Bunu bana yapmayacaktın!

Bunu bana yapmayacaktın!
Aşşa mağalleden çok sevdiim bi ağbimizin, çok sevdiim bi sözü vardır:
‘Yannış yapalsan, yannış yapalla.’


Yapılması gerekip yapılmayanların çanımıza tıkadığı otlar kadar, yapılmaması gerekip yapılanların canımıza çıktığı kaçak katlar da âşikâr. İdarenin iradeden yoksunluğuyla oran orantıdan habersiz oluşu çorba edilince, ihtirasın bedeline borderline’da katlanırsın. Fasit dairende otuz beş kişiye talimat verebilirsin, ama hiçbiriyle tek kelime konuşamayabilirsin de. Ya da o büyük gücün yüzünden odana tıkılı ve homurdanarak geçebilir saatlerin, kafanda tilkiliklerle. Kimseyle yalın ve dürüst olamazsın. Tebessümlerin ardına gizlenen ve hesaplar peşinde takla atan kasıtlı cümleleri avlamakla uğraştırırsın o tertemiz ve kıvrımsız beynini. Yorulursun, gereksiz ve yoktan yere. Bunu kendine neden yapıyorsun demeyeceğim sana, çünkü sen safi kötüsün, ne hâlin varsa gör. Ama bunu bana yapmayacaktın olum, yapmamalıydın! Sen şimdi naneyi yimedin mi!
***
Kadromuz, kepenkleri açamayacak kadar az. Bir yandan yapısal sorunları çözmeye çalışırken öte yandan da çabucak gelmesi gerekip imzadan gelmeyenleri bekliyoruz. Merkezden ne kadar basit ve demini almış gözüküyor çeperdeki hengâme. İnşaatın bittiği günlerde hep birlikte baştan aşağı binayı temizlerken aniden koca maydanozun gelmesiyle başlıyor, olaylar olaylar.
Aksın manzara: O kadar özenmişler ki üstlerine, umduklarıyla buldukları hiç uyuşmadı. Duvar dibine dizilmişler, elbiselerine bulaşan toz toprak için birbirlerine yardım ediyorlar. Çalışmasını hayranlıkla izlediğimiz Gurgin, çekpası her zamanki gergin ve kontrolsüz gücüyle sanki hedef gözeterek savuruyor. Başlarına gelecekten habersiz, cızırtt sesini duyan, işini meşgalesini bırakıp elleriyle siper alıyor. Yüzlerindeki her kas, endişe ve şaşkınlık mimikleri halay çeksin diye tam kadro olay yerine akın ediyor. Tablo gibi olay… Sıçrayan pis suyla, hepsi çamaşır kazanına düşmüş gibi yeniden damla damla kirleniyorlar. Yeni ve yine bir kriz… Tam onların ağlamaklı çehrelerine bakarken dışarıdan sesleniyor biri. Dereyi içime sindirip sıvadığım paçalar çoraplara yedirilmiş, kravat düğmelerin arasına kıstırılmış, manşetler sıvalı, etekler fora çıkıyorum kapıya. Ama aslında agoraya mı çıkmışım, yoksa çayıra mı? Bodoslamadan kayalıklara girmiş savaş gemisiyle karşılaşıyorum. Kartondan bir pehlivan, dışı değil de içi yağlı vücuduyla güreş tutacakmış benimle, kantarda iki kat kilo fazlası çıktığı hâlde.
Gözümün ve sarışınlığımın güneşe alışması bu sefer çok aceleye gelmek zorunda, kamaşmaya vakit yok. Kaidesi zemin bile olsa, anıtsal işgalci heykelleri gibi mütekebbir pozlarıyla göklerde takılan ve ışık topunun tam ortasına yerleşen kocaman başla o an yüzleşiyorum. Kabul edeyim, basamaklara mıhlanıyorum. Loş ortamdan ışığa çıkınca gelen aydınlanma bu olmamalıydı. Neyse ki elimi falan uzatma gafletine düşmüyorum, yoksa sonrasında kolumdan olacağım kesin. Taviz tavizi, garez marizi doğurur. Kuyruğu dik tutmalıyım, burası benim mekânım!
Şimdi zamanı dondurun ve bende kalın. Yedi dil bileceksin, yedi dilde durup dinlenmeden dümdüz söveceksin. Ama insan en güzel anadilinde küfreder, Türkçe'de de kalalım. Asla çopurlaşmayacağı ve avurtlarının çökmeyeceği besbelli besili tombul yanaklarının sıhhat fışkıran etine yapıştırdığı karanlığın ardından budala ve buldog bakışı çok çarpıcı. Başımıza ekşiyip tebelleş olmaya ve ensemizde pişireceği bozalarla keyif çatmaya baştan niyetli. Pimpirikli müsamere çocuğunun Mısır kralları gibi şişkin ağzı da eklemleniyor sahneye. Eblehlik garantili sarkık alt dudağıyla, koca bir bıyığa evsahipliği yapabilecek genişlikteki üst dudak sadece konuşurken kavuşuyor; aralarından hayırlı cümleler çıkmayacak. Bu da benim kötü tarafım, görür görmez her şeyi anlıyorum, birkaç saniye yetiyor.
Vasat düşüncesi, haysiyetini rehin veren yarı açık dişlerinde biraz tısladıktan sonra iyice silinen Oblomov’a bakıyorum sanki. Suratında hafif tertip serseri bir kuş gibi kovulmaya elverişli kılıkta üç beş gerzekçe fikir kırıntısı seçebilir acıyarak bakanlar. Dudaklarıyla takım oluşturacak numaradan dümenden çatık kaşların altında, tahminimce ve tasdikimce kurbağalama şişen avel avel pörtlek, baygın ve hiçbir yere bakmadığını bildiğim kenafir gözlerini göremiyorum. İçlerine yerleşen intikam dolu çiviler öylesine bir kaparozculukla vahşice parlıyor ki, nasıl olup da kara camların çatlamadığına şaşıyorum.
Savaşta düşmanının gözlerini göremedikleri için bunca insanlıktan çıkıp birbirine kıyabiliyorlar. Sense gelmiş burada, namlu gibi gardiyan gözlerinle mızrak gibi kirpiklerini saplamaya çalışıyorsun. Bir anlık olsa affedebilirim, ama öyle değil, muhatabını ezmek üzere, tas kafayla alabroş arasında tıraşlanmış kelleye montelenmiş yüzüne usulünce oturmuş kibrin mânâsını anlamamak için akıldan noksan olmak gerekir. Düşündüklerini bakışla hissettirmeyi geçtim; hissettiklerimizden bağımsız olarak bir enerjisi de olan kelimelerle dile de getiriyorsun. Acımaktan eser kalmamış soğuk gözlerinde sinsi olarak da yorumlanabilecek esrarengiz bir bakışla ve eczası bulunmayan ezadan hoşlanan ciddi bir tonla ses topuzu hâlinde fırlatıyorsun her birini; ‘bu ne kılık!’ Küçümsemeyle çiğnediğin harfleri, gülsen macun reklâmlarına namzet sıkı sivri dişlerin ve murçla şekillendirilmişe benzeyen ve tamire muhtaç asık suratındaki botokslar arasından tükürüyorsun.
Şişkinlikten tekerlekleşen suratını komple titreten ve gözlerini kıstıran hırsıyla son derece ciddi. Ben bir tane ünlem koydum, ama siz sayısını çoğaltabilirsiniz. Tekelinde tutmaya çalıştığı iktidarı somutlaştırmasıyla, bak sen, hiç de şakası yok. İçime doğan ve anında kabaran gülme arzusunu tatmin etmekle bir politika hatası yapacağımı bile isteye, kahkahayı koyvermeyi ne çok arzuluyorum; puhahahaha, bu hâl ne lan, annen hiç mi terbiye vermedi sana! İnsan, muhatabının, kendini bıraktığı zorundalıklara göre davranıyor bazen; sal gitsin di mi, ne kasıyorum ki. ‘Küçük dükkâncı mantığının egemen olduğu, hırslı, gözü dönmüş ve her şeye el koyan’ yapısıyla, ciddi olmayı abus çehresindeki sahtekâr ve kaçak tezgâhtan biber saçmakla karıştırdığının farkında olmayan Yeryüzünün Lanetlileri’inden biriyle çetin imtihandayız. İtimat telkin eden tebessümüyle müşfik davranması gerekirken, önümüze dan diye dikilen dandik ve kötü bir mizah gibi; tepeden inmeci, yani jakoben.
Hamleyi cılız da olsa kırıtmadan karşılayabilmek için dudaklarımı alaycı bir biçimde incecik kıvırıyorum; nasıl yani maydanozum, hormonlum, kamış saplım, de bakalım senin ağzın neler der, bu nice hâldir sizin köyün irfanı.
Çakmak çakmak bakışları karşısında neyse ki yanıcı ve parlayıcı madde değilim. Şaşkın ve dahası iradesiz sandığı duruşumu ve istifimi bozmamaya gayret ederek, misafirsiz davete tiksintiyle icabet ediyorum. Dudağımda bir gülümsemeyle yaklaşmıyorum banka personeline. Sen bunun böyle gözüktüğüne bakma, bir o kadar da içeride var. Köpürmeye başlayacağı çok belli olan meymenetsiz münakaşalarda aşağılamak için gösterdiğim bu kayıtsızlıkla önemsemediğimi ihsas ettirmek, önemsememekten daha etkilidir; biliyor ve el artırıyorum. Etkileniyor da, ama çemkirmeyi de sürdürüyor: ‘Üstünü başını toparla!’ Bindiği küplere zarar veren sirkeli öfkesi kendini kaybettiriyor, oturmayı da beceremiyor. Dili susup mağarasına çekiliyor çekilmesine, ama velfecr okuyan gözlerinin yuvalarına dönmeyip hezeyanlı helezonlarla içten içe sayıkladığına ve saydırdığına eminim. Plansız programsız bir dolu saçmalık neticesinde binayla birlikte kayan şakülümüz, önüne çıkanı kanırtmaya ahdetmiş kör ve paslı jilet tarafından kesilen raconlarla acımasızca doğranıyor. Oysa biz, mumla arayıp da bulamadığımız beden işçisinin görevlerini yüksünmeden -niyeyse- yapıyoruz. Üstelik merkezden her zaman geç gelmeyi âdet edinen siparişleri beklemeden, herkesin öz maaşından gönüllüce kattığı paralarla aldığımız malzemelerle. Buna imece deniyor, sen bilmezsin şimdi, ailen öğretirken şemsiyeni açmış olabilirsin; bencil seni. İlk altı yaş baba dayağını bu pakette pek önermiyoruz, ama ilk altı ay anne sütü zekâ ve vicdan gelişimi açısından önemli. Ne yaparsın; basmışlar hormonu, basmışlar hormonu!
Acı kinlerle bile bitmeyecek bu münasebetsizliği, insanlardan kaçma temrin ve tecrübelerime sığınarak çarçabuk savuşturmayı diliyorum. Olmayacak temenni; kararsız hırçınlığımı küskünlük ve kösnüllükle teksir değil tehir etmem gerekiyor zannımca. Kabarık ve yüksek koltuklarının avantajını, Ajan Smith gözlüklerini çıkarmayarak artırıp muhafaza ediyor, hem bu arada ifade fakiri suratını saklamış da oluyor. Kara camların arkasındaki buyurgan bakışlı gözlerin dikleştirdiği, ama asla dinlemeyen kulaklar tırmalanıyor. Dur he dur, bana mı bakıyor o, yoksa başkasına mı kaydırdı fırıldak gözlerini? Bilemiyorum, kurnaz ve hastalıklı bakmaklardan neşet ettiklerine emin olduğum mermilerin kevgire çevirdiği benim ama. Makarasının tesirini kullanarak üstenci ve üsteleyen bakışlar atıyor olsa da görmediği, ama gömmeye niyetlendiği kesin. Gözlerinin dibine kan ve kin oturduğundan eminim. İçimi zaten göremeyecek olsa da, en azından büyüyen gözbebeklerimin Van kedisi misali rengârenkliğinin farkına varmalı. Aman benimki de laf; onca rahat ve oynak derisinden mabadını kaldırıp zahmet edip de geldiği onlarca kilometrelik yolun sonunda bu terbiyesizliği hoş karşılayacak değil ya! Marsık suratını acemice tamamlayan bet bet, alık alık ve süzük sinsi bakışlarıyla ne görse yanlış anlar zaten. Tempralaşmış ardıyla, helezonları kesik Tofaş gibi sarsılıyor. Sınır nöbeti tuttuğumuz bu yerde, herif gelmiş yoktan yere kendini kasıp sinir nöbeti geçiriyor. Kara gözlüklerinin ardındaki kara gözlerini karartmış, illa yiyeceğim seni diyor. Şişşt, beri bak hele, seninle hesaplaşacak kadar küçülmeyeceğim. Sana yüz görümlüğü olarak bir bakış atacağım, yalnız bir an, kemiğini çatırdatacak.
Önemli saydığı şeylerden söz açacağı zamanlardaki tavrını takınmış. Bense aksine, saklayamadığım gözlerimle bakmadığım hâlde zerrelerine kadar görebiliyorum. Güneşte küçülmesi gereken, ama önümde heyula gibi dikilen kapkara zifiri karanlık karşısında tehlikeyi daha net görebilmek için büyüdükçe büyüyen gözbebeklerim de iş göremiyor. Az ötede bir varlık, bir şey duruyor, primitif bir bünye, evet, var, bunu yadsıyamayız, ama niteliği nedir çözemiyorum. Homo Habilus’tan Homo Erectus’a sanki o an geçiş yapmış mesnetsiz bir ara form galiba. Hayır, hacmiyle uzay boşluğunu meşgul etmesi yetmezmiş gibi kitlesiyle toprağı yoruyor ve oksijen tüketiyor. Terliksi hayvanla amip arasında tek hücreli bir yaşam formu kıvamında… Taşı taşla taşlayan taş kafalılar gibi, öfkeden çok küstahlıkla itham eden kine meyyal hayaliyle taş üstünde taş, su üstünde baş bırakmıyor. Bakın, yanlış anlaşılmasın, ben de normalde nezaketten kırılan biri değilimdir ama kötü işler peşinde koşanların dinlendirici ve hatta huzurlu saydıkları tehlikeli mesleklerine imrenmiş gibi, harbiden ayıp ediyor. Yalan söylerken yakalanmadığı için söylediklerini kabulleneceğimizi sananlarla aynı ipte cambazlık ediyor ve herkesin sürekli kendisine bakmasını istiyor. Bu kadar yüksek rakımdayken, o kadar aşağılarda niçin dolaşıyor ki! Dağlara yeni çıktıysa, beynindeki oksijen azlığından, sanrılar halüsinasyonlar görüyor olabilir.
Anlaşılamayacak derecede karmaşık duygular içinde güya göz gözeyken, aslında fondaki tepelerle selâmlaşıyorum. En yüksek ve gökle birleşmiş hissini veren şahikalardaki çınlamalardan medet umuyor, ittifak çağrısıyla koşarak uzaklaşan anlayışlarından destek bekliyorum. Bu ortamlardan soyutlanmak, o ortamlarda somutlanmak muradındayım. Nehirler tanrısı Okeanos da çığlığıma kulak vermeli. Bir husumet bin hısımlıktan diri tutar insanı; tavrımı takınıyorum, zorlaştırma denemeleri töhmet altında yükleniyor eğreti bünyeye. Bir anda ne yapacağını bilemeyenlerin herhangi bir hareketi hareketsizliğe tercih etmeleri gibi kararsızlığa sevk olunuyorum. Birdenbire verilecek cevap bulamamaktan gelen acziyetle, aksine karar vermiş bir insanın menfî duruşu ve sükûtu içinde susuyorum. Gadre uğrayanların, şaşkınlıktan kuruyan pınarları bende de kaynamayı bırakıyor; dilim damağım kuruyor, susuyorum. Önce hak sonra el vereceği yerde, kalkmış önce haşlayıp sonra haklamaya çalışıyor. Kustuklarıyla önce dikkatimizi ve sonra beynimizi dağıtıyor. Vadinin fenomenlerinden biri olan sıcaklık terselmesiyle, yüksek basıncın tepelerden alçalarak devridaimle bu kasvete namzet havayı dağıtması an meselesi.
Etrafta kim ve ne varsa salma salıyorum. Geceleyin birer siluetten ibaretken renk vermeyen dağlar, yetişin yedi tonunuzla. Eğer yaşananlar aldatmacaysa hemen yer sarsılıp titremeli, su kabarıp taşmalı; endamını sergilemeli yarenler. Taşlar kayalar hep servis aracımıza değil ya, biraz da buraya ve şimdi, şu anda akmalı. Birinin acilen müdahale etmesini gerektiren o sessizliği zırhlanıyorum kısacık. Omurgasında insansı bir korkunun soğukluğunu hisseden yarı tanrı Pers Kralına son hamleyi yapmaya hazırlanan Spartalı Leonidas gibiyim.
Temizliğin teri saç diplerimden yola çıkıp ilerlemeye çalıştığı cangılda sıkı çalılıklarla boğuşuyor. Yer çekiminin cazip çağrısına rağmen denk geldiği çukurluklarda engebelerde kasislerde kavislerde oyalanmak, duraksamak, konaklamak zorunda kalıyor. Onun da güneşe sırtını vermiş bronz teninin, hafiften parlatan tere bulanması gerekmiyor mu? Gerekmez tabii, klimalı aracından henüz indi. Terimin sivil itaatsiz ve başkaldıran kokusu, beyefendinin ağzını burnunu kırıp amigdalasındaki korku reseptörlerini ele ve harekete geçirmek üzere huruca kalkacak birazdan. Gerekli gereksiz her işe sokmaktan haz duyduğu ve ağdalı olmasına rağmen yine de kıl aldırmadığı burnunun yağ gibi otobana dönüşen yüzeyleri pek bir yardımcı oluyor neyse ki.
Güce boyun eğecek gücüm olmaz genelde. Çok çaba, feda ve feragat gerekir. Bu da muarızına değer verdiğini gösterir. Oysa ben ona değer değil, ancak semer verirdim. Öyle diyorum, ama birinci beynim düşünme melekesini askıya alayazmışken, ikinci beynim olan bağırsaklarımda uçuşması gereken kelebekler yerlerini ağzı ateşli ejderhalara devrediyor. Sen pasif agresif kartını oynarsan, e ben de obsesif kompulsif depresif tarafımı çıkarıp vurayım bari masaya.
Pamuklu beşiklerde yetiştiğinden olsa gerek, sende olmayan ve bendekileri de görmediğin çok açık: Genç yaşıma rağmen şakaklarımda beyazlaşan saçlarımın, ricat borusuyla yukarıda cepheyi geri çekerek açtığı alnıma şu anda eklenen ve yeni yerinde çakılı kadrosunu oluşturan yatay ve titrek bir çizgi bu. Kaşlarımın arasındaki hüzün üçgeniyle birleşince ortaya pi sayısı çıkıyor. Alnımı karışlamak istiyor, müsaade etmiyorum; ama kırışlamayı başarıyor, engel olamıyorum. Yüzümdeki öfke boncukları da dizildikleri ipte yerlerini alıyor.
Ulan zaten suyun sabunun içinde temiz temiz ısmarlama yaşadığımız bu hayatta sizi bana sayıyla mı veriyorlar? Aciz kaldığından oyukta tükendiği için ilerleyemeyen damlaya arkadan takviye gelince, dikleşen kılların da yönlendirmesiyle bu sefer çaprazda hareketleniyorlar ekipçe. Çevreyolundan geçtiği hâlde yine de yakıyor gözümü tuzlu su. Köşeli alnımın kenarlarına yayılan kaşlarımın aksilik belirtisi açık uçlarından kolayca yol bulup rol çalıyor. Bir miktar zayiat verip takviyeyi tüketiyor. Favorilerimi takiple, sinekler için kayak pistine dönüşen matruş yanağımda serinlemeye geçiyor. Küçük bir üşüme nöbeti yalıyor bedenimi. Hepsi heyecandan titreşen kalbe yardıma gittiği için kanı çekilmiş derimin.

Köy ortamının bayıltıcı durgunluğunda volüm artıran derenin uğultusu kulağımda yankılanıyor. Hadi bu da rabarbaya teslim etmemeye çalıştığım kulaklarıma külçe gibi küpe olsun; ‘Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.’ Bütün bunları yaparken, kibre karşı intöleransım olduğunu bilmiyor tabii, ya da göz ardı ediyor. Göğsümden engelli koşuyla inen boncuklar, muhtemel linç vakasında öğrendikleri yoldan mutat olduğu üzere belime geliyor. Kim bilir nereden bulaşan lekeler elimde, parlaklığı kalmamış tozlu kaplarının içinde sıkışan ayaklarım ve uçlara doğru daralan kalıpta rahatlayabilmek için birbirlerini ittiren ıslak parmaklarım açık çekle SOS veriyor. Nesnel değerlendirme saplantılı bu nobranlık karşısında koşulların lehimize olgunlaşmasını bekliyorum. He he, aynen, çok beklerim.
Alt edemediğini halt etmek için kuru sıkı sallayan zavallıya karşı, hem nemli hem de 38 kalibrelik birer namlu olan delici ve delice bakan gözlerimden başka silahım yok. Hiçbiri fotoselli olmayan bin demir kapıyla hesaplaşmaktan çürüyen omzum, bin çeşit güneşle ovulmuş gaddar ellerimden medet bulamıyor. Düşünmek için kimseye muhtaç değilim, ama o inanmak için lâzım gelen kalabalıktan sıyrılıp tek kalmayı göze alamaz düşüklükte. Sefih topluluğunca daha çok takdir edilip cılkının çıkması için palavrasının anonimleşmesini görene kadar yaşamasını diliyorum.
Hem kaçmasın hem de işe yarasın diye ayakları bilekten değil de parmaklarından kesilen Kunta Kinte, urganlarla sıkıca bağlandığı ağaçtan hüzün ve özgüvenle göz kırpıyor, bu sıkıcılıkta işlerin asla düzelmeyeceğini fısıldıyor. O ise bilenmiş kelimeler ağzından dökülmüş ve duruşu hâlâ değişmemişken nasıl oluyor da her şey son derece olağanmış gibi davranmaya devam edebiliyor ki. Sanki karşısında kısa pantolon giydirip yemeğini mutfakta yemeye zorlayarak ve zorbalayarak hakaret edebileceği köleleri var, peh. Aklımın ucundan atlılar kanatlılar ve ehliyet liyakat adamcılık kelimeleri geçiyorken, lütfettiğimiz avansın dibini sıyırmak için bu ne acele. Pusulasını şaşırmış insan müsveddesi kifayetsiz muhterisin, bir ihtimal görevi suiistimal edeceğimize dair kuruntusunu açık eden kıyafetsiz kelimeleri mide bulandırıyor. Açık cenk devam ediyor. Delillerin karartılması endişesiyle etrafı mitralyöz gibi kolaçanla sondajlıyor. Bir müfreze adedince kızgın hafiye gözleriyle fıldır fıldır bakınca ancak yakalanabilecek detaylar peşinde.
Başkasının yerine göz dikmeden ve bileğinin hakkıyla çalışarak bir yerlere gelmişsin, ama senin üstüne torpille çıkıp çullanan kıytırık birinden azar işitiyorsun. Tespit yerinde, evet. Vasat insandan nasihat dinlemek ve dahası azar işitmek zorunda bırakan fazla tevazudan derhal kurtulmalıyım. Kundakları kundaklayan vahşi, gel bakalım, al gardını; aduukeett, aparrrkatt!
Rütbesinden beklenmeyecek heyecanlarla, bir insana ait olamayacak kadar gerilmiş ve hiçbir çizgisi kımıldamayan ve iyice motomotlaşmış yüzüyle birlikte dudaklarının da gevşeyip tam bir çıkıntı fiyaskosu hâlindeki göbeğini hoplata hoplata ‘şaka’ demeli. Evet, özellikle sahibinden ayrı bir isme layık olan göbekten bekliyorum bunu, ‘her şey şaka.’ Olanlar ve fakat bitmeyenler yetmezmiş gibi, insanlarla geçinmekten yana sıkıntı yaşayanların hiçbir şeye benzemeyen kaba ve vülger oportünistliğiyle mecburî sükûnetimin masasına çıkmış, tepindikçe tepiniyor. Anlamsız boş bakışları, askıya alınmış kaşlarının altında gereksiz ünlemli soru işaretlerine dönüşmüş, mimik oynamayan yüz hatlarını balmumuyla sıvanmışçasına geriyor. Hudut cephesinde bubilerle donattığım ve çapraz ateşle tasarruflu ettiğim lafların tamamını söyletecek illa. Hayatı kolaylaştıran uyumla tedarik ettiğimiz ataklarda altına girdiğimiz toplar gövdemizi ezsin diye, doğmamış umutları doymamış yağlarla tıkıyor.
Bir doğru etmeyen sürüsüyle yanlışı kuşanıyor, baş ağrısını baş keserek tedavi etmeye çalışıyor. E o zaman bizim de bu totaliter pıtrağı, havale ettiğimiz iğneli beşiklerden hâllice enkazında, başındaki bin türlü sakil lanetle baş başa bırakmaktan başka çaremiz kalmıyor: Tamam kestik, yemek ve istirahat arası. Masumiyet karinesi taze bitti, bu gelen mahkûmiyet kabinesi ve hiç acımaları yok, ayvayı yedin!
Siz şimdi belki de sonrasını falan merak ediyorsanız, yasak yere park etmişsiniz demektir. Kolları sıvayıp kavga edemeyince ya da uçurumlara karşı yırtılana kadar bağıramayınca, böyle uzaktan sövüp sayıyoruz işte.
Ne demişti Forrest Gump; ‘Daha ileri gitmeyeceksek bu noktaya kadar niye geldik?’ Bir süredir etimle kemiğimle, dişimle tırnağımla, topumla tüfeğimle birinden nefret etmemiştim, iyi geldi, terapi gibi.
***
O sırada başka bir şehrin, başka bir köyünde:
“Sen de yapmışsındır. Her sene başında okulun genel temizliğini biz öğretmenler yapardık. O sene tuvalet temizliği de müdürle bir arkadaşa kalmıştı. Müdür dediğim de, benden 4 yaş büyük… Ellerine 3-4 poşet geçirip deliğe daldırmışlar. Ben onların yalancısıyım, koca koca bloklar hâlinde dışkıları çıkardık dediler. Bunlar hep susuzluktan ama… Sınıfların içine kadar gelen, teneffüslerde 6 m2’lik öğretmenler odasında duya duya oturduğumuz o kokuyu unutmak mümkün mü? Hatta şöyle de bir anım var. Annem gelmişti benim yanıma. Okula getirdim onu. Doğal olarak öğretmenler odasında misafir ettik. Kurduğu ilk cümle, ‘Oğlum siz nasıl yaşıyorsunuz burada?’ olmuştu. Yataklarımıza kadar gelen haşeratın kafasına sıktığımız ilaçları, sandalyenin demir ayaklarının içine giren fareleri içine kapalı şemsiye sokarak itlaf ettiğimizi ve soba borusunun gider boşluğuna düşen güzelim güvercinlerin dayanılmazlaşan kokularını nasıl anlatabilirdim ki anneme.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1