Kayıtlar

Haziran, 2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Seni seçtim makine!

  Seni seçtim makine! zahidergun@hotmail.com   Sonsuzluk ve Bir Gün-Eternity and a Day (Theodoros Angelopulos, 1998) filminde belediye otobüsünün arka makam koltuğunda oturan biletçi muavin, küçük bir mikrofon marifetiyle yapıyor anonsları. Ne var bunda? Hiç. İşi ilginç kılan, küçücük bir otobüste bunu yapıyor olması.   Bizde ise ‘inecek var mı, ilerleyelim beyler, ücret ödemeyen, para üstü almayan var mı’ gibi anonslar malûm olduğu üzere bağırarak, çıplak sesle yapılır. Demek Yunanistan’la bile aynı değiliz bu konularda.   Batılı makineyi konuşturur, biz kendimiz konuşmayı severiz. Müşteriyle yüz-göz veya direkt muhatap olmama, samimiyet kurup muhtemel iltiması engelleme çabası; ya da ne bileyim, bunlardan başka, Batılı düşünme biçimi adına daha anlaşılır bir mazeretle açıklanabilir. Neticede kendi bilecekleri iş. İşleri makineye havale etmeleri muhabbetin ölmesindendir. Otobüste metroda çok kitap okunmasını bu muhabbet yokluğuyla açıklayanlar var. Ba...

Tenzilat!

  Tenzilat! zahidergun@hotmail.com   Komşuda pişer, bize de düşer: Savaş.   Güneyde savaş, ortalama ömürde yirmi yıl tenzilat .   Vapur iskelesinde, Arap harfleriyle yazar bir de; tenzilat.   2014’te saati 80 liradan, besili atların çektiği süslü faytonlara binecek, besili geçiciler. Cephede kardeşinin bulamadığı zahire, burada pirzola geçer boğazından.   Büyükada’da, evet. Kışın ortasında, en pahalısından meselâ, topu beş liradan yalanan dondurma, kimin hangi ateşini söndürür, hiç? Topu 10 bin dolardan mermiler yer çocuklar! Etkiyi kıyaslasın, en İsviçreli, hatta özisviçreli bilim adamları, iki topun farklı vücutlarda yaptığı!   İsviçre’de zam gelenlerin listesi: bilim adamı, guguklu saat, yıllık gelir, çikolata ve ortalama ömür bir de. Bir banker genç yaşta ölürse dengeler bozulabilir. Kâr marji(naldir) neticede. Oysa her mazlum, anlaşmaya uyup, kendinden beklenen performansı gösterip, vakti zamanı gelince ölmeli arkadaş! Paşa, ...

Kaymak tabaka

Kaymak tabaka Mustafa Zahid Ergün zahidergun@hotmail.com   İki çeşit kurbağa deneyi var bildiğim. Biri; içinde bulunduğu su birden ısıtılınca kaçtığı hâlde, yavaş yavaş ısı tılınca kaçmayıp kaynar suda önce rehavete düşüp sonra haşlanan kurbağayı anlatır.   Diğeri; süt kovasının içine bırakılan iki ayrı kurbağayı merkeze alır. Bunda da kurbağalardan biri ‘zaten kurtuluş yok’ diye teslim olup kendini ölümün serin/derin dehlizlerine bırakıyor. Öbürü çıkabilmek için sürekli çırpınıyor. Çırpınıyor, çırpınıyor... Bir süre sonra bir bakıyor ki ayaklarının hızlı hareketi sonucu süt sathında kaymak birikmeye başlamış.   Bu kaymak tabakası, itici bir teşvik olarak kurbağaya can ve nefes takviyesi yapıyor. Bilirsiniz, tüm işler inanmakta biter, yani inanmakla başlar.   Hikâyenin sonunda kurbağa, üstüne basıp sıçrayacak kadar kalınlaşan kaymağa basarak kovadan çıkmayı başarır, esaret biter.   Kurbağa, kalınlaşan kaymağı özgürlüğü için bir araç olara...

Damlalar, halı, anten, biraz da soba: Kendi aramızda kapitalizm piramidi

  Damlalar, halı, anten, biraz da soba: Kendi aramızda kapitalizm piramidi zahidergun@hotmail.com   Geleneksel Bahar Temizliği dolayısıyla başlattığımız seferberliğin son aşamalarındayız. Sobayı kaldırdık ya, gerisi kolay. Balkon da rahatladı, bundan sonra pislik üreten bir şey kalmadı. Sobanın külüne kurban oluyoruz genelde, ama uğraştırıyor be. Kaloriferli evde çöp diye nitelendirilen bir dolu şeyi yüksünmeden yutar soba. Nostaljisini yapmıyorum burada -o kısmen başka bir yazıdaydı- ısıtmanın yanında ikincil vazifeleri de çok önemlidir bu arkadaşın. 'Sobanın ayrımsız adaleti' de vardır mesela. Daha neler neler.   Bir haftadır peyderpey devam ediyoruz baharı karşılamaya. Tüller güneşlikler alttan başlayan gayet düzenli bir koyulaşmayla tavanı da isletmişler. Onları makine hâlletti, halılar bana kaldı. Sonuncusunu da bugün yıkadım banyoda. Balkona asarken üst kattakilerin çamaşırlarından su damladığını fark ettim. Bir iki derken, çoğaldı. Baktım, böyle olmayacak...

İstif(r)a

  İstif(r)a zahidergun@hotmail.com   Büyük büyük önüne değil, parça pinçik edip tâ içine kadar koyduğum, hafriyat ve münakalatta emeği geçen diğer üç sindirim organının desteğiyle kendisine pek de iş bırakmadığım hâlde yine yaptı yapacağını bizimki.   Dudaklar dâhil tekmil ağız boşluğu (malum, kadim kuraldır; sindirim ağızda başlar); konuşmak ve nefes almak faaliyeti de içinde olmakla beraber triatlomu tamamlayıp yutkunmayı da yapan hançere; nev-i şahsına münhasır peristaltik hareketiyle yemek borusu…   Tüm bu sây û gayreti görmeyip şuncacık asidi, jileti bile erittiğine dair rivayetler anlatılan o müthiş özsuyundan bir küçük miktarı çok görüp kendi rahatı için geride kalanlara ikinci bir eza vermekten çekinmeyen, karın boşluğunun hafif sol tarafındaki; şu malum o rahat etmediğinde sistemin kilitlendiği, dolduğunda da ekşi titremelerle yine düzeni bozmaya namzet kap.   Sen, sana bunca külfetli organizasyonla gelenleri bir sonraki kademeye aktar...

Ucuz lafın ‘yani’si

Ucuz lafın ‘yani’si zahidergun@hotmail.com   Bu yazıda, çıkarılması gereken bir ders yok! Yani kimse üzerine alınmasın. Aslında herkesin her şeyde kusuru mevcutken suçu birilerinin üzerine yıkmak olmaz. Sözüm meclisten dışarı, bir yerde meclisin tâ içine, aslında orada kim varsa; onların hepsine yani. O zaman herkes işkillensin bu durumdan. Tabii, sadece isteyen de alınabilir, alınmak edilgen bir eylem olmasına rağmen.   Bir şey var anlatacağım. Her şeyin yerini tutabilen bir şey. ‘Yani, bu kadar da olmaz kardeşim,’ dedirten bir sığınak. Nasıl bir hafıza bu, yani nasıl beceriyor her şeyi açıklamayı?   Siz bakmayın üstünkörü geçenlere, aslında soğan zarından ince bir mevzudur bu. Yani kılıçtan keskin -o yüzden keser-, kıldan ince -dokunmazsan anlayamazsın-. Değeni keser, değmeyen zaten göremiyordur da. Zaten gerekli/gereksiz herkes dokunduğu için ağlamaktan incelmiş bu kadar. Yani pek kimse bilmiyor mevzuu, diğer yandan herkesin ağzında pelesenk.   Herkes neden bu ka...

Kelimeler, kelimelerimiz

  Keimeler, kelimelerimiz zahidergun@hotmail.com   I. İnsan büyük gördüğü, ehemmiyet verdiği şeyler hakkında pek sorgulama yapmaz. Olduğu gibi kabul etmeye meyyaldir, çünkü güçsüzdür.   Sözgelimi, Sarar diye bir marka var. Bu ismin şirket açısından hangi anlama geldiği konusunda bir fikrim yok. Ama yıllardır mağaza vitrinlerinde, yol kenarlarında, televizyonlarda gördüğümüz hâlde bu kelimenin ‘sarmak’ fiilinden türetilen bir sıfat-fiil olduğunu düşünmemiştim. Çünkü o büyük bir markaydı ve zihnimiz onu bir kalıp olarak algılayıp bir köşesine yerleştirmişti. (Bu arada zihnimizin bir köşesine yerleştirme işini yine zihnimiz mi yapıyor? Hem müdür, hem depo sorumlusu, hem de depo olan bir varlıktan söz ediyoruz o hâlde.) Bu kalıp olarak algılama işini yabancı kelimelerde yapmamız normal gibi. O dile aşina olduktan sonra onu da sorgularız gerçi ve ‘Aa, bu muymuş.’ deriz.   Diğer misal de konfeksiyondan olsun. Kiğılı da elbette kendi sınıfında büyük bir marka. Ama kaç kişi...

Yalnış anladım

   Yalnış anladım zahidergun@hotmail.com ‘İnsanoğlu nisyan ile maluldür.’ denmiş. Unutmak bazen bulunmaz bir nimet. İnsanın, ‘keşke unutsaydı’ dediğimiz birçok meselesi vardır. Bir de unutmaktan daha kötüsü; yanlış anlama denen, o, kavgaların baş müsebbibi, ortalık karıştırıcı tellaldan çektiklerimiz var. Yetişkinler için kavga, savaş sebebi olan yanlış anlamalar; deliler veya çocukların ağzından sadır olunca tatlı tebessümlere sebep olabiliyor.   Çocukken, hemen her şeyi somut algıladığım dönemden kalma bazı şeyler:   Elektriğin makasla kesildiğini, yetkililerin bu kadar masrafa girerek devleti niye zarara soktuklarını düşünecek kadar somut düşünüyordum. Suyun kesilmesini de söyleyeceğim, meraklı bakışlarla süzmeyin hemen. Onu da bıçak marifetiyle yapıyorlar zannediyordum. Ama kafama takılan bir şey vardı. Onlar yapınca oluyordu da, ben yapınca niçin olmuyordu? Özel miydi makas ve bıçakları? Oysa dedemden iyi bıçak, makas bileyen yoktu köyümüzde ve onunkilerle de iş...

Lüzumunda gelmeyen

 Lüzumunda gelmeyen zahidergun@hotmail.com Aklıma bir imaj düştü. Onu yazıp “işte hayatım bu şekilde geçiyor” diye artistik bir cümle kurmaya niyetlenmiştim. O anda kaydetmeyi ihmal ettim, kafamdan silindi gitti. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Han Duvarları’na belki de kömür parçalarıyla yazmış yoklukta, benim ne mazeretim vardı, hiç, hep tembellik. Dağ bayır gezdiği bir gün yorgunluktan kendini yarı kuru ağacın altına bırakan, en çok tâbi olduğumuz kanunu zihninde yerli yerine oturtabilmek için düşündüğü sırada kafasına elma düşünce en yakınındaki kayıt cihazına; dünya tarihine geçeceğinden haberi olmayan şaşkın çobanın epizodik anıları daha sonra erişmek için kaydettiği temporal lobundaki hipokampuse nakşeden Newton kardeşim vardır mesela. Murdar kurnada bakır tasın yüzdüğünü görünce, zatürreeyi önemsemeden peştamalıyla çarşılarda, Anadolu Rock güftelerine girmeyi hak edecek şekilde ıslak ıslak kendini rüzgâra veren Arşimedciğim, kardeşim bir sakin ol, ayıp değil mi o yaşta. “Evraka ...

Mahir köstebek

 Mahir köstebek zahidergun@hotmail.com Milenko Yergoviç’in Saraybosna Marlborosu’ndaki Uyanış öyküsünde geçen Neretva için çevirmenin notu olarak şu cümle var: “Bosna Hersek ve Hırvatistan sınırları içerisinde kalan bir nehir.” Bu cümle bir akarsuyu anlattığım bir yazı (Yeni Başlayanlar İçin Zap Vadisi) için elbette güzel bir alıntı adayı. Ama konudan epey saparak belirtmek istediğim bir mesele daha var. Zap’ın yatağının genişlediği, ancak bu sebeple biraz sakinleyebildiği geniş virajlardan birine gelmiş varsayarak cesaret buldum. Yoksa fırsat bırakmıyor. Yazan kişinin o yönünü kesinlikle düşünmediğini düşündüğüm güzel kırpmalara vesile cümleler beni benden alıyor. Elimde avucumda ne varsa bırakıp bağlamdan kopup kesintinin beni götürdüğü yere salınıyorum. Mesela şu an gecenin 4’ü ve ben kitabı bir kenara koymuş, yeni başlayan öykünün yeni yeni kendini gösteren bütün unsurlarıyla birlikte konusunu da unutmuş vaziyette işte bunları yazıyorum, ara sıra yanımdaki kâseden aşırdığım çav...

Mazruf mühim de, zarf değil mi?

 Mazruf mühim de, zarf değil mi? Yedi evrensel mimik varmış. Sükûnetten gittikçe uzaklaşan yeryüzü sakinlerinin yedi ortak hareketi diye, böyle tasnif buyurmuş kişisel gelişim ve vücut dili uzmanları: Mutluluk, üzüntü, öfke, korku, küçümseme, tiksinme, şaşırma… Acaba global rüzgârlar bu kadar esmez ve sekülerliği hortlatmazken de en ücra köşedeki insanla büyük topluluklarda yaşayanın tek ortak yanı sadece bu mimikler miydi?   Bunların ortak duyguları ifade etmesinde herkes hemfikir gibi… Ama el, kol hareketlerinin de farklı kültürlerde değişik mânâlara geldiğini biliyoruz. İnsanı yalnız bıraksanız; karakter, eğitim, beslenme ve iklimin onun üzerindeki saf etkisi görülebilir. Cemiyetle temas da diğerlerinden az olmamakla beraber, insan hâli üzerinde hayli iz bırakıyor. Farkı belirleyen makasın ucu da bu farklı temaslarla açılmış oluyor.   Vücut dili hususunda bir dolu kitap mevcut piyasada. Arzu eden, tafsilatlı malumat için her şeye fiyat biçen kerli ferli çekici vücut di...

Çoğönemli bir mesele

  Çoğönemli bir mesele   Valilik katında eskilerin fotoğraflarına bakayım diye kırmızı halıya basıvermişim “yanlışlıkla”. Ayakkabımda da nasıl bir toz varsa -ve halı ne kadar temizmiş ki-, bütün benliğiyle izini bırakmış, “Ben buradayım, emanetçim de şu şahıstır,” diyor.   Önceki gün de aynı avarelik sebebiyle yine karşılaşmıştım bu tavırla. Havaalanında vip kapısının önünde dolaşıyordum, misafirlerimin yerle temas etmesini beklerken. Dolaşılır mı hiç orada, “nazikçe” uyarıldım hemencecik. Ânında biri bitti öteden. Ergenlerin özenip de normal kulaklıkla denediği, o esrarlı, acil ve pek özel muhaberat vasıtasını, kulağına arkadan gelen bukleli kabloyu görünce fark ettim. Muhatabına “birader” demekten çekindi herhâlde, “Kardeşim, bu alanda bulunman yasak, dışarı!” diye seslendi ve kaşlarından gözüktüğü kadarıyla kızgın olduğunu anlatan bir bakış attı, güneş gözlüğü marifetiyle sakladığı gözlerinden. Eliyle de tersinden hareketi çekince, kâle almaz tavırlar ve yavaş ...