Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1

 

1.     Belirsizlik Mevsimi

Dalında uzmanlaşamamış kuş

‘Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok,
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.’
(İsmet Özel, Mataramda Tuzlu Su)

Hukuk okuyup kendime hâkim olmak, ekonomi okuyup başkasının parasını saymak veya hendese tahsil edip boyumun ölçüsünü görmek istemediğimden, öğretmenlik okuyup çocukların başına çorap olacaktım. Ama önce atanmam gerekiyordu.

14 Aralık’ta tercihleri sonlandırmış, iki gündür sonuçları bekliyorduk.10’da açıklanacaktı. Avareler, aylaklar, bohemler ve flanörlerce iyi zaman geçirmenin önündeki engel olarak görülen dakikliğin çok umurlarında olduğunu sanmıyorum, ama saniye sekmedi. Muhtemelen başak biri vardı sistemin başında. Bakanın konuşması birçok kanaldan canlı yayınlandı. Genel vaziyetten, istatistiklerden bahsetti, sonra temsilen o meşhur kırmızı düğmeye bastı. Salonda avaz avazçığlıklar, eller ağızda yaşlar çenede birbirlerine sarılmalar, telefonla müjde vermeler kameralara yansıdı.Kalkıp bilgisayarın başına oturdum. Siteyiaçmayı beş on kez denedim. Olmayınca olmuyor; oflayarakkapattım. Açıklama saatinde yapılmıştı, ama altyapı kaldırmadı. Yaklaşık on altı senecik binbir zorlukla okuyup atanabilmek için zorlu sınava giren yüz binlerce kişi arasından sıralamaya girebilen benim gibi 35.175 kişi, yakınlarıyla birlikte ekran karşısında, parmak uçları tuşlarda, kimlik numaralarını abanmak için klavye başında bekliyordu. İlk 9.820 arasına girip giremediğini öğrenmek için herkes aynı anda yüklenince sistem kilitlendi tabii. Meraktan çatlatan belirsizlik ne kadar yüksek olursa olsun, bıkkınlıkla kalktım, attım kendimi dışarı.

Çevrede küçük çaplı birkaç şantiye buldum, biletsizdi seyir, geleneğe uyup izledim biraz. Sektör dışından fikirler yürüttüm dillendirmeden: Büyüdükçe neye benzeyecek acaba, şunu niye böyle yaparlar ki, her yer beton oldu, bu arabalar ne kadar da yüksek, şunun kaslara bak be, yarı albino ama bu güneşte iyi idare ediyor. Bu fikirlerle birlikte ayaklarımı da yürütüp köşedekibankta ufaktan oyalandım. Mola saati olsaydı işçilerle de laflardım, monologla kaldım. Beton arabası etrafa saçıyordu ifrazatını, herkes fazlasıyla meşguldü, bezi düşmüş bebeğin evde kakasını yaparak koşturmasını kimse istemezdi. Dağların oyuklarından koparılıp tozlaştırılan çimentonun, nehirlerin bağrından kazınan kumlarla girdiği kimyasal reaksiyon sonucu ortaya çıkan bu modern mucize harcın, donmadan önce alması gereken şekillerin kusursuzluğuna uğraşıyorlardı.

Elimde akıllı telefon ve onun elinde de internet olmadığından zırt pırt bakamıyorum da.Yaklaşık iki saat oyalanıp tekrar girdim sisteme. Yavaş da olsa açıldı. Tıkanmayacağı belliydi artık. Oluyordu galiba, işin şakası kalmamıştı. Numarayı yazınca görecektim sonucu. Biraz daha bekleyip sakinleşmeye ve birkaç öğretiyi hatırlamaya çalıştım; nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver, eğil, doğrul, bir sağa, bir sola, tamam mı, tamam, o zaman şimdi kendine gel… Evet, hazırsın. Hafiften tören havası oluşmalıydı madem, kimliğimi de çıkarıp oradan tek tek bakarak yazdım on bir haneyi. İşi uzattıkça uzatıyordum; müstakbel akıbetime yaklaşırken,zamanı genişletmem duruma alışmamı sağlıyordu. Buz gibi denize birden atlamak işime gelmiyordu. Tek bir tık’la önümde açılacak sayfanın hayatımı değiştirebileceğinin farkındaydım. Öyle miydim acaba, safça bakıyordum belki de. Ekranda fırıldak gibi dönen yuvarlak, feleğin çemberiymiş de farkında değilmişim. Girip girmemek elimde değildi artık.0’larla 1’ler ışık hızıyla münasebete girmiş ve harekât tamamlanmıştı;sadece ne idüğü ve nasılını öğrenecektim,o kadar.

***

Daha önce de muhatap olmuştum bu sayfayla, o zaman dört kelimeden ibaret olan kırmızı yazı pek somurtkandı: Herhangi bir kuruma yerleştirilemediniz.Bu kısacık notu görünce insan daha ilk kelimeden anlıyor zaten olmadığını ve fazla uzatmıyor bakışlarını. Belki sonra sebepleri ve kaç kıl payıyla kaçırdığına bakmak için biraz daha oyalanıp kapatıyor ekranı. Üzülme, millete dert anlatma ve yeni planlar yapma işi sonraya kalıyor, birkaç saat donuk donuk etrafa bakmadan yeni bir şey yapılamıyor. Daima beklemediklerine tesadüf edenlerin hayretliliğini kuşanarak, okunanların başka anlamlarını yüzeylerindenşerhetmek istiyormuş gibi bütün dikkatiyle duvarlara, onların birdenbire donuklaşan ve anlamsızlığa gark olan gözeneklerine bakmakla yetiniyor.İllaki kâbuslara gebe,unutturucu ve uyuşturucubirkaç uykunun araya girip geceler boyunca ortalığı sakinleştirmesi gerekiyor tabii. Duyulduğunda yadsınıp, bir gün sonrasında sıradanlaşan her şey gibi, buna da alışıyor. Kısa not, kesin konuşmak oluyor; öldürmek gibi, yutkunmakla hazmedilemiyor. Poliyannacılık yapıp iyi tarafından bakınca, en kötü ihtimal, rutininiz bozulmamış oluyor. Sabah uyanınca ilk şaşkınlığı atabilmek için boş gözlerle bir on beş dakika kadar etrafı inceleyip vehimleri bertaraf edip olanı değiştiremeyeceğinizi anladıktan sonrakaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Ama uzun not öyle değil. Büyük harflerle desteklenmiş,bu, herkesçe müspet sayılan yazıyı gördüğünde daha çok geriliyor insan.Bir adamın şehrin öteki ucundan koşarak gelip yepyeni bir şeyler anlatmak istediğini belli eden ifadelerine dikkatinizi çekiyor. Artık hak sahibisiniz. Sonrasında ne olacağıyla ilgili herhangi bir tahmininiz olması ne mümkün. Nuru sönmeye yüz tutmuş kanlı gözleriniz, kazımaktan yorulmuş tırnaklarınıza ve orta parmağın kalem tutmaktan şişmiş iç kısmına gidiyor. Havadan gelen parayla bulvarlarda topuk değil de, masa başında kafa patlatıp dirsek çürüttüğünüz geliyor aklınıza. Aklınızın gitmemesi için acı gerçeklikten sıyrılıp tatlı olması muhtemel gerçeğe dönüyorsunuz. (F1)

Eylüldeki menfî ikaza muhatap olmamın sebebi tercihlerimi dar çerçevede tutmamdı. Herkesin talep ettiği, Türkiye’nin en cazip on şehri arasındaki Kocaeli ve Bursa’yla sınırlı kalınca, puan yetmedi hâliyle. Bir de ilk atamada il bazında torbaya açamıyorduk listeyi, ülke çapında yapmalıydık istiyorsak. Asgarî sayıda tercih yaptıktan sonra, isteklerinizden birinin çıkmaması hâlinde sistemin sizi koskoca ülkede müsait bulduğu bir okula yerleştirmesi büyük piyangoydu, riski çoktu. Böyle olunca ihtimaller o kadar daralıyor ki; herhangi bir okulu tercih edeceksiniz de, sizden yüksek puanlı herhangi başka biri orayı tercih etmeyecek de, öyle size kalacak kadro. 35.175 kişi birbirinden habersiz, dijital ortamda merkezî atamayla tercih yaptığından böyle bir şey imkânsız elbette. Nâmümkünü mümkün kılmak mümkündür, ama ona da bizim kolumuz uzanmaz. Onun için kesin atanmak isteyen ve ‘Bayrağın dalgalandığı her yerde görev yaparım,’ diyenler bu son maddeyi de işaretler. Ki en ücra yerlere sınıf öğretmenleri olarak biz gideriz. Çünkü liseler en fazla ilçe merkezinde, ortaokullar kasabalarda olabilir. Okul öncesi de mezralarda olmaz genelde. Ama ilkokul dediğiniz birim, on öğrencinin toplaştığı her yerde açılır. Yirmi tercihin hepsini doldurmuş ve meşhur 21. maddeyi de işaretleyip kapatmıştım iki gün önce.Böylece yedi bölge dört iklim içerisinde, bilgisayarın on binlerce girdiden sonra insafına kalmış münhal bir yere gitmeyi kabul etmiş oldum. Gergin bekleyişe geçmiştim. İşte, bu sefer bakıştığımız yazıların hikâyesi kısaca buydu.

Eylülde bir kısım aday atandığından sıranın bize geldiğini düşünmüş ve puanımın ortalarda olması dolayısıyla tercihlerimden birine atanacağımı ummuştum. 21’e kalabileceğim ihtimalini aklıma getirmek istemiyordum. Bir bilinmeze yelken açıyordunuz çünkü. Öte yandan iş bilmeyerek tercih yaptığımdan bunun olması muhakkakmış. Puanımın yeteceği ve daha önce gidip geldiğim veya arkadaşlarımın olduğu illeri tercih edebilirdim. Ama ya hep ya hiç demiştim. Demiştim demesine de Hakkâri’ye, Şırnak’a, Ağrı’ya falan gitmek; ülkenin tâ öbür ucundaki en uzak köşesinde çalışmak, aklımın ucundan da köşesinden de geçmemişti.Ama ‘Uzak nedir/ Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için/ Gidecek yer ne kadar uzak olabilir.’ Ben o zamana kadar Hakkâri’yi ‘gerisi yok gari’ esprisinden, “hak arıyorsan Hakkâri’ye gideceksin, hem orada haklardan KDV de alınmıyormuş,” terslemesinden ve ortaokulda Türkçe öğretmenimiz Hasan Şanlı’nın ikinci adı da olan şehirleri saydırdıktan ve bizi biraz zorladıktan sonra “Hakkâri’nin ikinci adı da Çölemerik’tir,” açıklamasından anımsıyordum sadece.Bilgim diyebilmekle ‘diye bilmek’ arasındaki fark kadar büyüktü. Bilemiyorum, belki de Hakkâri harakiriydi. Küçükken de Şırnak’ın yurtdışında olduğunu sanıyordum. İsmi garip geliyordu. Dayımın Bosna Savaşına gitmesi ve o sıralarda başka bir akrabamızın da Şırnak’ta askerlik yapması buna sebep olmuş olabilir. Elbistan, Horasan gibi ilçe isimleri de başka yerlere götürüyordu beni. Yalova’dan ötesini bilmeyen aydınlar güruhundan mıydım? Şimdi burada konu uzamasın diye bahsini kısa tuttuğum bu yanlış anlamalarla geçmişti küçüklüğüm. Doğup büyüdüğüm yerde de, fakültede de birçok arkadaşım olmuştu Hakkâri civarından. En samimi arkadaşlarımdan biri Ağrılıydı. Şırnaklı bir arkadaşıma da anlatmıştım mesela küçükken düşündüklerimi. Üniversitedeyken trenle tek başıma birkaç yere uğrayıp Malatya’ya kadar gidip döndüğüm on günlük bir seyahatim olmuştu; uzun süre yalnız yaşayan insanlara has tutukluk mimiklerime hâkimiyet kuramadan, yalnızlığı alışkanlık hâline getirebileceğim terminal döneme erişemeden dönmüştüm.Hâsılı, ön gezi yapmamız gerektiğine dair önsezimiz yoktu.

Anlayacağınız, somut bir şekilde hiç kafa yormamıştım. Bendeki de akıl, kulağımın üstüne yatmış ne zannediyordum ki, tercihleri yaptıktan sonra yetkili birileri gelip son kez teyit alacak, muhtemel birkaç senaryo üzerinde ‘Bak, emin misin?’ deyip bir daha düşünmemi isteyecek, beğenmezsem geri mi çekilecektim? Elbette hayır, tercih sistemi katı kurallarla işliyordu, kimseyle yerinizi değiştirmeniz mümkün değildi ve nokta atışı doğrudan okula çıkan atamanız yapıldıktan sonra beğenmeyip göreve gitmediğiniz takdirde iki yıl daha tercih yapamıyordunuz. Bu sırada aldığınız puanın süresi de doluyor ve yeniden sınava girmeniz gerekiyordu.Bunun ne demek olduğunu bilen bilir. Aylarca her gün yaklaşık on saatlik çalışma ve sonunda yine olmaması gibi bir sonuçla tekrar karşılaşılabilir. Sene içerisinde başınıza türlü hâller gelebilir; çok iyi hazırlanırsınız, bu sefer sınav iyi geçmez; soruları bilirsiniz, kaydırma yapmışsınızdır. Her şey, ama her şey olabilir. Liseden sonra ÖSS sonuçları geldiğinde de masamdaki kitaplara bakmış ve en az bir kol boyu uzunluğundaki bu yekûnla bir daha aşk ile boğuşamayacağım deyip puanımın yettiği yerleri tercih etmiştim. Dört senede ben değişmediğime göre şimdi de aynı şekilde davranmıştım. ‘Zaten ben hep böyleyimdir; önce hareketi yapar, sonra anlarım.’

Göreve başladıktan sonra onlarca kişinin dilekçesini görmüştüm valilikte, vazgeçip gelmeyen. Bana da çok sordular gidip gitmeyeceğimi. Ama ben, yetiştiğim çevre ve kendi muhakememle gitmemek gibi bir seçeneğim olmayacağını en baştan beri kararlaştırmıştım. 21’i işaretlemiştim, ötesi var mıydı? Gelişigüzel tercihle atandıkları bu yerden, gelmeden gidenleri ya da çalışıp unutanların olağan davranışlarının aksine; milyonlarca kere tuşlarla bedelleşecek ve cedelleşecektim.Keşfi istikbal maksadıyla tefe’ül için kitabın herhangi bir sayfasını açtım ve yazan neyse ona teslim oldum. Şehirler falından nasibime Hakkâri çıktı. Hedef tayin etmemiştim, okumu boşluğa savurdum, vurduğum yeri sahiplendim. Ne demişler; beklenmedik diye bir şey yoktur, kötü planlama vardır. Ya da neydi; haddinin yanında yeteneklerinin de sınırlarını bilebilmek bu hayattaki önemli şeylerden biridir.

Bu, öyle bir kademeden bir üsttekine geçiş gibi değildi ki, artık bütün okullar bitmiş, diploma alınmış, sınava girilmiş, hak kazanılmış, görev tevdi edilmişti. Askeriyeden gelen celp mektubundaki tarih, mezuniyet tarihimle aynıydı; herkes üzerime geliyordu. Bundan sonra seçimler daralıyor, geçimler başlıyordu. Yirmi dört yıldır ekmek elden su gölden yaşamanın sınırına gelmiştim. Aileme ve belki de müstakbel eşime ve çocuklarıma karşı sorumluluklarım katlanarak artacaktı. ‘Artık kendi hayatımı kurmam gerektiğini iliklerime kadar hissediyorum, yirmili yaşlarda olmanın en kötü yanı budur,’ diyordum. Bu iş olmuştu bir kere ve başka seçeneğim mi vardı sanki? Gitmeyeceğimi düşünenlerin aklından ne geçtiğini az buçuk tahmin edebiliyorum: Hiçbir şey. ‘Karpuz taşıyan bir kamyon gibi aceleciyim’, ‘adres almış kömür kamyonu’ gibi menzilime varmam gerekiyordu.

***

Ekrandaki yazıyı gördükten sonra olan biteni algılamam işte bu kadar uzun sürdü. Daha önce hiç bilmediğim, gündemimde olmayan ve onlardan da ilginci saf bir umutla ‘Çıka çıka bana mı çıkacak!’ diye önemsemediğim, şans vermediğim yerlerden biri olarak Hakkâri yazısını gördüğümde,uzaktan bakan gözlerime ve ekranın üzerinde gezdirdiğim ellerime inanamadım. Hakkâri de beni görüyor muydu acaba? Parmaklarım, kendinden bile şüphe eden septikler gibi insiyakî hareketlerle sistemi yenileyip bu sefer daha dikkatle kimlik numaramı tekrar yazdı. Beş dakikada F5 müptelası olmuştum. Ne oluyordu? Var mıydı böylesi? Mümkün mü değiştirmek? Yok elbette. Ben ki o kadar seneden sonra yabana atılamayacak biri olduğumu düşünüyordum, korkutucu bir kesinlikle hep aynıydı, değişiklik yoktu: Atandığınız kurum: Kura ile HAKKÂRİ MERKEZ/ Taşbaşı Köyü İlköğretim Okulu. (F2)

Hayatımda yepyeni sayfalar açacak olan sayfayı öylece bıraktım, arkama yaslanıp gözlerimi ekrana diktim, uzun uzun inceledim. Gördüklerim gerçekse ölsün, hayalse değişik formlarda canlansın diye kalp masajı mahiyetinde gözlerimi açıp kapadım. İş olsun diye başka sitelerde gezindim. Tekrar açtım, tekrar kapattım. Yok, yok oğlu yok, değişmiyordu. Esasen tercih ettiğim okulların özelliklerini bilmiyordum, ama yine de benim tercihimdi onlar. İçlerinden birinin adıyla karşılaşabilmek için sayfayı taradım, taradım, taradım. Aldıkları minimum puanların arasında gezindim,bakışlarımı pek yoğunlaştıramasam da. 1 puan ne demekti, çapraz sorgulamayla hesap etmeye çalışıyordum; bir yandan kaçırdığım üç beş soruya yanıyor, diğer yandan tercih cellâdı olarak kıydığım benliğime hayıflanıyordum. O konuyu nasıl da anlayamamıştım,son iki şık arasında kalıp destekle salladığım kaç soru tutmamıştı; arkadaşları niye aramamıştım, biraz daha niçin soruşturmamıştım. Farenin topuyla sayfayı aşağı yukarı savurdum, belki bir sihirle harfler karışır da bu şaka sona ererdi. Olmuyor, olmuyor, olmuyordu. İnsanın müdahale edebileceği şeyler ne kadar da azdı. Ortalama puan aralığından bir tık üste çıkamamıştım, kalabalık güruhun içinde kısmetime razı olacaktım. Ağır bir kabullenişle son kez kalktım ve benim için artık bambaşka anlamlara bürünen eşyaya, şehre, dünyaya daha bir dikkatle baktım. Her şey artık ‘gibi’ görünüyordu. Bazen büyük bir çıkmazla karşılaşırız, bu açmaz çoğu zaman kendimizizdir. Olmaz hamleyle kale almaya çabalarız, ama nafiledir.

Bir olayın veya eylemin başlayabilmesi için gereken mutlak denge bozukluğunun az çok durulmasını bekliyordum. Ya da o durmayacaktı zaten, ayak uydurmalıydım. İlacım zamandı.Düz bir çizgide yürümeyi asla başaramıyor, vakaları meydana getiren zıtlıkların dengesizlik durumunda birbirleriyle kaynaşmasını umuyordum. Nereden bilebilirdim, zaman bize günümüzden başka bir şey göstermezmiş. Onu da görebilirsek tabii. Ölürsek görecek bir şey yoktur ya, ölümden beter denen ne varsa hepsini bir bir tattırırmış.

Ailemle sabah haberleşmiştik. Sistemin ne zaman açılacağı belli olmadığı için onlar da aramamıştı bir daha, haber bekliyorlardı.İyi yanından bakmaya çalışıyordum: Devlete sırtını dayamak böyle bir şey miydi, kapak atmak bu muydu?Yok ya, tesellim bu kadar yüzeysel olmamalıydı. Bir işe başlayacak olmak, sadece bu değil, bambaşka bilinmeyenlerle dolu olaylar zincirine dâhil olmak da ayrı garip bir heyecan veriyordu öte yandan. Gençliğimi 30’lu yaşlarıma dek uzatmaya niyetim yoktu, atanıp değer üreten, para kazanan ve sisteme entegre, iş güç sahibi bir sap olarak baltamı arıyordum. İşsizliğin kendine özgü meşguliyetlerine alışmak istemeyenler için en iyi dökümler devlet kapısındaydı.

İlkin, bir yalnızlığın avuçlarında ve avucumda bir yanlışlıklababamı aradım. Önce iyi haber: Atamam yapılmış. Sonra beklenmedik olan: Tercih dışı yerleştirilmişim. Şehrin ismini duyduktan sonra köyün ne önemi vardı ki. Bunları, başka birkaç cümleyle birlikte bütün bunları, yavaş yavaş, sindire sindire ama içime sindiremeyesindiremeye söyledim. Kararsız bir anne gibi evladını zarara sürükleyen hırçın ve asabi rüzgârla doğru köşeyi tahmin etmiş, ama yine de golü önleyememiştim. Kendimin ve hayatımın ikinci hatasını yapmıştım. Aklımı ve kalbimi ayrı köşelere gönderen forvetin topu, bari direkte patlasaydı ya. Biraz durakladıktan sonra, ‘Hayırlısı olsun,’ dedi. Sonraları bunu babamla hiç konuşmadık; hayat boyu konuşmadığımız birçok şey gibi. O da beklemiyordu, ne deseydi yani şimdi. Elinden gelse gelse telefonu yere düşürmek gelirdi. Ne korku, ne çekince; sorun, ağzımdan çıkanların herkesçe bilinmez oluşu. Ailemizden hiç kimse o taraflara gitmemişti daha önce. Büyük dayım Ağrı’da askerlik yapmıştı o kadar. He bir de babamın kamyoncu amcaoğlu birkaç kere yük götürmüşMardin taraflarına. Çok hızlı olmasa da haber yayıldı. Çoğu kimsenin ilk tepkisi, tepkisizlikti.


Nereye bakıyorum, orası yok ki

Biraz araştırma yapmak için ismini tarattığımda fazla zahmet çekmedim. İkinci müjde işmar ediyordu. Daha bir önceki gün köyde büyük kavgalar olmuş ve silahlı çatışmada bir kişi ölmüş, sonrasında tedbir amaçlı ondan fazla hane köyden ayrılmıştı.[1] Uydudan baktığımda da taşlık kayalıktan başkası gözükmüyordu. Kafamda bir mezra olarak canlandırmıştım. Evler araziye uyum sağladığı için görünmüyordu bence. Fizikçi EnricoFermi’nin ‘kâinat bunca büyükse nerede bu diğer canlılar’ diye sorması gibi; bu kadar dağ varsa nerede benim köyüm? Meğer harita yanıltmış, Zap Vadisinden yukarıda köyün eski yerleşim yerini göstermişti. Oysa köy Zap’ın kenarına ineli on beş sene olmuş. Google’ın altlarda inadına hatırlattığı, başımı vuracağım başka Taşbaşılara bakayım dedim. Konya, Muğla, Balıkesir göz kırpıyordu, gönüllüce teslim ettim kafamı hepsine teker teker.

Nasıl yapılır, ne edilir, hiçbir fikrim yoktu. Neden yanımda değilsiniz, gelsenize, teselli sadedinde birkaç kelâm etsenize. Kapattım bilgisayarı falan, gittim eve. Anneme, dedemlere haber verdim yüz yüze. Milletin üzümlerini afiyetle yedikleri salkım çöplerini gözüme gözüme sokarak verdikleri gitmemem yönündeki telkinleriyle şaşırmaya devam ediyordum. Elimde değildi gitmemek, ayaklarımdaydı, onlar da laf dinlemezlerdi. Peki, öyleyse ne yapayım diye sormadım hiçbirine. Veremeyecekleri cevap için mahcup olmalarını istemiyordum. Evvelki sene sınava hazırlanırken Gölcük’te dört ay ücretli öğretmenlik yapmıştım. Yevmiyeli Kutsallık başlıklı yazı bile yazmıştım gazetedeki köşe başında. Modern kölelik düzeninin bacasız sanayisinde tüm sorumlulukların altına girdiğiniz hâlde kendi küçük birtakım masrafınız dışında ailenize ancak ufak bir miktar ayırabiliyordunuz, o kadar. İş aynı, ödeme üçte bir, kaykılarak yarım yatan sigorta ve dipsiz bir belirsizlik… Sadece o değil, yaşım ilerliyor ve artık dolayımsız başlamak istiyordum önümde ne varsa. ‘Gülmeyi bilmiyorsan dükkân açma’ diyen filozofun aksine, biber saçmasa da asık suratımla memuriyetten başka bir iş yapamayacağımı düşünüyordum. Ayrıca yeni başlangıçlar, değişik yerlerde ikamet etmek hoşuma gidiyordu. İmkânları zorlayarak az gezmemiştik üniversitede, hem bu sefer üstüne para da vereceklerdi.

İki haftam vardı teslimiyet ve temsiliyet için. Birkaç gün iyice alıştırdım kendimi, kabullenişin külçe gibi ağırlığı hafiflemiş gibi oldu ve arayışlar başladı. İlk etapta evrakımı hazırlamalıydım, gerisi bildik(?) seyahat detayları. Ama bir farkla, ilk defa uçağa binecektim, havaalanına bile gitmemiştim hiç. Yıllar önce, bindiğim otobüs Atatürk Havalimanının etrafından dolaşmıştı, o kadar. Daha önce ailemizde sadece büyük ağabeyim Kıbrıs’tan askerlik dönüşü uçağa binmişti, ikinci ben olacaktım. Hemen bilet almamız gerektiğini söylediler, önceden alırsak uygun olurmuş. Acenteleri dolaştık, konuştuk, hesap yaptık. Poseidon’dan olma, Medusa’dan doğma eşkin uçan atla gitmeye karar verdim. Olağanüstü iddiaların olağanüstü ispatlar gerektirmesi gibi, olağanüstü şartlarla karşılaşınca çözümler de sıradışı olmalıydı: ‘Mevsimi yolculuklara ve aşka çağıran kuşlar’ gibi gökyüzünde salınan uçaklardan bahsediyorum. Akşam arkadaşla görüştüğümüzde elinde bir zarf vardı. Bileti almış benim yerime. Lan dedim, ne kadar da heveslisiniz. 70 liraydı ilk biletim. Görevli detayları anlatmıştı uçuşla ilgili, fosforlu kalemin işaretlediği ibareler yapıyı tamamlıyor, çatıyı örüyordu. Bir yandan kafamda bu işi de pişiriyordum. Valiz aldım en büyüğünden, adı Hakkâri ya, doldurduk kalın kalın üst başı, yünlü çorapları. Salonda günlerce ağzı açık yemlenmeyi bekledi. Babaannem 2,5 litrelik Akpınar suyu bile koydu. İnsanının huyuna çeşmesinin suyuna alışana kadar karıştırıp içecekmişim. İbn-i Haldun’un şöyle bir sözü var: ‘Geçmiş, geleceğe ve bugüne; suyun suya benzemesi gibi benzer.’ Burada bizi ilgilendiren kısım ‘suyun suya benzemesi.’ Şehir sularındaki o değişik ve fakat her şehir suyunda aynı olan koku var mıydı, iyi miydi acaba sular?Ama öte yandan göreve gittikleri ülkelere deve yükü kırbalarla sevdikleri kaynak sularından götüren sefirlerden bahsetmişlerdi bir konuşmada. Refik Halit Karay’ın öyküsündeki, gurbette ateşli hastalığa tutulduğunda İstanbul sularını sayıklayan kadın vardı hatırımda. Su önemliydi. Aslan yattığı yerden belli oluyorduysa, su da aktığı yerden belli olurdu. Oraya da yatak denmiyor muydu zaten?

Sağlık raporu almalıydım. Heyete girmek iyi olur diye devlet hastanesine gittim. Şöyle elleriyle gözleriyle, türlü âletleriyle her bir şeyime baksınlardı, ne olur ne olmaz. Oysa sağlık ocağından alınan da yetiyormuş. İlk kez yaptığınız ve cahilliğinizden ötürü fazlaca önemsediğiniz işlerde eliniz açık olur, gereksiz yere uçak parası kadar ödeme yapmıştım. 7-8 doktor gezdim. Sanırım kan tahlili de yapılmıştı. Bu tip heyet raporlarını bilirsiniz. Gidersiniz; dosyayla sorguyu bir arada tamamlayabilmek için yüzünüze bile bakmadan uzaktan, yazıları gibi bozuk yarım bir ağızla anlaşılmaz kelimeler fısıldarlar. Umarsızca olmasını umduğunuz ama kötü neticesinden çekindiğiniz için sabırla cevap verirsiniz. On yıl çürüttüğü dirseklerinin hakkını verircesine imzalayıp mühür kaşe basarlar, ücretini ödeyip ayrılırsınız hastaneden. Raporda bu karalamalardan başka, her şeyden önemli bir bölümvardı. “Türkiye’nin her yerinde, her türlü iklim ve hava koşulunda görev yapabilir.” Üstünkörü muamelelerden sonra bunu nasıl kayıt altına alabiliyorlardı, cesarete bak. Neydi bu, evrenin askerleri miydik biz? Yeni transfer olan futbolculara yaptıkları gibi vücudumuza bir dolu alıcı takıp bantta koştursaydınız da bari. Tekrar tekrar okudukça daha bir öğretmen oluyordum. On öğrenci olsun yeter, birleştirilmiş sınıf diye bir şey var sonuçta. Bunun için ayrıca ders almıştık, hocanın köylerde göreve giden eski öğrencilerinden derlediği fotoğraflar eşliğinde birçok anıları da dinlemiştik. İşte şimdi teoriye ara vererek sahaya inecektim (pardon çıkacaktım),şimdi ben biriktirecektim daha fazlasını, sarı saman kâğıdına benzeyen hayatımın tozlu defterinde.  Hakkâri’de o zaman havaalanı olmadığından, önce Van’a gidecektim. Oradan minibüslerle ulaşılıyormuş. Forumlardan araştırdım bunları da. 200 kilometreymiş yol, 3-3,5 saate alınıyormuş.

Veda ziyaretlerini tamamlıyordum. Sakın köyde kalmamamı, merkeze yerleşip her gün yol tepmemi, çok ama çok dikkatli olmamı, kadrolu mu gittiğimi, aman kadrolu olsun da gerisini boş vermemi, hadi yine iyi olduğumu, ne kadar aylık alacağımı, ücretliye göre farkın ne olduğunu tek tek konuştuk. Size ikisini yazdım, ama konuşmalarda geçen sakın’lar, aman’laronlarcaydı. Genelde alandan çok verenin işine yaraması gereken öğütleri sabırla potamda eritiyor, giderayak kalp kırmamaya çalışıyordum. Kiminle konuştuysam genel sorular dışında pek faydası olmadı. Hükmüm verilmiş, kalemim kırılmış, alacakaranlık serin bir sonbahar sabahı ıslak ve loş avluda heyet önünde titrememeye çalışırken mucize bekleyen idam mahkûmu gibiydim gözlerinde. Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmez; ama bakışlar amirim, her türlü anlamı ihtiva eder, okumasını bilene. Ya da görünenin bakışa göre değişmesi gibi biz çıkarırız istediğimiz anlamları, içindeki mazrufu dışına sızdıran zarftan. Şaşkınlığımı kısmen üzerimden attığımı sandığım ilk günlerden başlamak üzere, kuyruğu dik tutmakla birlikte özel bir irtibat noktası arıyordum yana yakıla. Asker veya polis olsam daha kolay olurdu sanki. Öğretmenlikte kurum olarak böyle bir karşılama, yer gösterme uygulaması yoktu zinhar. İnternetten edinebildiğim numaralarla görüşerek bilgilenmeye çalışıyordum, ama umduğumu bulamıyordum. Hakkâri’nin ayrı bir konumu var; Vanlılar ve Şırnaklılar dâhil kimsenin düğünü cenazesi özel işi olmadan pek gittiği yer değil. Yanlış anlaşılmasın, çeperde olduğu için böyle söylüyorum. Bu bakımdan hep Hakkârililer dışarı gider. Arayışlar ve arayışlar içindeyken, biletimi kesen arkadaş bir irtibat numarası buldu. Müsait olursa seve seve karşılayabilirmiş. İnsan bu tip durumlarda ikilem istemiyor, her şey net olsun diye üsteliyor. Haddimiz olmayarak adamı sıkıştırıyoruz: Sen olmasan da başkası gelir değil mi? Kuyuya inmeden, daha önce orada ‘boğulmuş olanlar’la görüşmenizde yarar vardır. Taşbaşı’ya giderken çok aradım ‘boğulmuş’ birini. Ama bilirsiniz boğulmuş kişiler asla konuşamaz.

Taş yerinden hareket ediyordu, bakalım ağırlığında ne gibi bir değişiklik olacaktı. Hazırlık sürecinde sürpriz bir telefon gelseydi, mesela Hakkâri yerine görece daha cazip bir yere atandığım söylenseydi ne hissederdim? Çok düşünmeden cevap veriyorum: Muhtemelen yine Hakkâri’ye giderdim. Bunu asabiye koğuşundaki memleket sevdalılarının toplumsal şartlandırılmışlıklarla ve içtimai tazyikle yoğrulan şehirlilik duygularını gıdıklamak için söylemiyorum, sadece yapım böyle. En baştan başka bir yer olsaydı, orası için de aynı şeyleri söylerdim. Kaçınılmaz olan sonu üslup ve zarafetle kabullenmeyi az çok bilirim.


Tutamak, dayanak

Uçuştan önceki gün dedemle Karamürsel’in Cuma pazarına gittik. Başka işleri de vardı. Saatini baktırdı, sadece kendisinin sığabildiği daracık kulübedeki ustaya. Dönüşte almaya gittiğimizde, usta, saatin insan enerjisiyle çalıştığını, hareketsizlikten dolayı mekanizmanın ara ara durabileceğini söyledi. Vezir Usta sormadan da bilirdi aslında bunu, benim durumumla dalgınlaşmıştı anlaşılan. Ustanın sözleri (mızrakları) her giriştiği işte ‘ürijinel’ ‘bir nümero’ olmaya çabalayan dedemi sarstı, yeşil gözlerinden okudum. Onun gibi adamlara böyle şeyler denmezdi. Her kelime, yaşamadığı birer yıl almıştı ömründen.

Dalgınlığımızı sağından solundan kalkık kaldırım taşlarıyla atarken araba alışverişi yaptığı sigortacıya uğradık. Adamın Vanlı olduğunu biliyormuş, ama faydalı olabileceğini aklına getirebilmesi ve bâb-ı tenevvürden geçebilmesi için yüz yüze gelmeleri gerekiyormuş. Evraka… Talih kuşu sigortacıymış. Anlattı da anlattı. Aşiretleri Başkale ve Hakkâri’de söz sahibiymiş. Oradaki bir kışlanın adı dedelerinden birine atfedilmiş. Abicim sen neymişsin yahu, her şey tamam, ne yapacağını biliyorsun. Hemen aradı akrabasını. Konuştukça yüzü gülmeye, bizim tüm hücrelerimiz yenilenmeye, deri koltuğun gıcırtıları melodiye dönüşmeye başladı. Saatçi kulübesinden hâlliceydi ya, o dar ofis genişledi de genişledi, tıpkı gönlüm gibi. İsimleri numaraları yazdığı kâğıdı alıp çıktık. Teşekkürler, nemle dolan gözlerdeki donan bakışlar, eğilen başlar, irtibatta kalalımlar… Dedemin keyfine diyecek yoktu. Saatçiyi de unuttu, ihtiyarlığı da. Sonradan sormadım, ama mahallede detaylarıyla herkese çokça anlattığına eminim. Yapar böyle şeyler, aksatmaz. Benim her metinde hatırlamayıp salladığım ayrıntılar gibi, kesin o da eklemiştir birkaç heyecanlandıran detay. Bunu da yapar.


[1]


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!