Kayıtlar

Eylül, 2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ulaşlı by The Sea (İyilik kısa sürer)

Ulaşlı by The Sea Sarsıcı bir yazı 4.0 İyilik kısa sürer İnsanlar hiç durmadan çabaladılar. Ansızın üstlerine binen ağır yükü omuzlamaya çalışırken ne yaptıklarını bildiklerini pek sanmıyorum. Herkes meşrebince, mesleğince işlerin ucundan tutuyordu işte. Tekmili birden milyonlarca sene beklemeye gerek duymadan evrim geçirmeye başlamış, birçok kişinin kullanmadıkları, körelmemiş, saklı bambaşka meziyetleri mecburiyetten uyanmaya başlamıştı. Silah üstünlüğüyle ezip geçmekte kararlı ordular karşısında adam çokluğu, korku, ürkeklik ve samimiyetle karşı koymaya çalışacaktık. Onlar canlarını ortaya koyarken biz çocuklardan ardımızı yere koyup -bütün kötülük ondan gelmemiş gibi ürküten yere yine mecburen emanet ediliyorduk- oturmamız bekleniyordu, tonu tehdide varan sıkı tembihlerle raptedilerek. Anayolun kenarında birbirimize sığınarak kümeleşmiştik, sabah olsun da işler elbet yoluna girer umuduyla. Karşıdaki yol üstü kamyoncu lokantasının parkında hem ısı ve ışık veren, ondan da önemlisi gü...

Hakkâri diasporası

  Hakkâri diasporası   ‘Dostlarının eşiğine varınca başlıyor senin diasporan’ İsmet Özel   Ağustos 2018’de Yıldız Ramazanoğlu’nun Gerçek ve Büyü Arasında Sinema kitabını okurken, Mayıs 2013’te Hakkâri’ye geldiğini gördüm. Hayret, nasıl kaçırmıştım. Birçok sempozyum, panel, konferans izleme imkânı bulmuştum. Nerede ne ilân görsem fotoğrafını çekip notumu alıyor, köyde değilsek mutlaka gidiyordum. Cezmi Ersöz söyleşisine de merkeze varır varmaz sonunda katılabilmiştim mesela. Ama çoğu hafta içi gündüz vakitlerinde olduğundan fırsatım olmuyordu genelde. Muhtemelen bunu da böyle ıskalamıştım. Kitap hakkında tivit atmıştım, sonrasında DM’den sürdürdüğümüz konuşmada bunu kendisine hatırlattığımda, o aralar Hakkâri hakkında yazdığını söylemişti. ‘Keşke oralarda görüşebilseydik, köyüne gelebilseydim’ diye de eklemişti. Sonra esas cümleler geliyordu. Hakkâri’yi konuşmak üzere buluşmayı teklif ediyordu. Memnuniyetle kabul ettim. Aylar ayları kovaladı, başka sebepler aray...

Kalorifer

  Kalorifer Kışın çöplüğün hizasında, yol kıyısında Zap’ın üstünde bir birikme daha olur. Bunlar kaloriferle ısınan binaların ömür törpüleyen kömür külleridir. Kazan dairelerinde çuvallarla biriktirilir, kamyonetlerle getirilip yan yana üst üste dizilir. O kadar çok olur ki, yüzlerce m. boyunca uzanır rengârenk çuvallar. Neden Zap’a atmazlar bilmiyorum, zahmetli olduğundan galiba. Kalabalık iyice haddi aşınca, mevsim sonunda belediye kepçeyle, akışı kuvvetlenen suya ittirir. On binlerce çuval kül, Zap’ın zaten boz (gri değil kahverengi) bulanık suyunu iyice bulandırır. Çuvallar içlerini boşalttıktan sonra müsait bir dönemeçte kenardaki dallara çalılara takılı kalıp parçalanmaya devam eder. Bahar bitip yaz geldiğinde sular azalır ve hercümerçte iyice yorulan ve yoğrulan parçalar, Zap’a çaput bağlanmış görüntüsüyle yeniden gün yüzüne çıkar, geride kalabilen endamlarını utana sıkıla arz ederler.   Belediye ve valilik bu işe çare bulamadı yıllarca. Tabelalar, cezalar, uyarılar kâr...

Elektrikler kaç(ak)tı

  Elektrikler kaç(ak)tı Kaçak elektrik meselesi memleketin kanayan yaralarından biridir, hiçbir dikişin tutamayacağı, hiçbir yara bandının kapatmaya muvaffak olamayacağı. Hakkâri’yi konuşurken es geçmemiz mümkün değildir. Sebepleri üzerinde durarak, belki de hoplayarak verileri öyle değerlendirmek gerekir. Öncelikle şunu belirtelim, kaçak elektrik her şehirde kullanılıyor. Ağrı’dan aşağı ve Şanlıurfa’dan sağa doğru üçgende kalan illerde % 50’nin üzerindedir oran. Bu illerden çokça göç alan şehirlerdeyse kullanım oranları % 10’u geçmiyor. Bölge halkının çok az göç ettiği şehirlerde de bu oran aşağı yukarı aynı, hatta bazen 4-5 puan fazla çıkıyor. [1] İstanbul’un iki yakası arasında bile % 3’lük fark var. Şimdi bu sathi ve genel bilgiler ışığında görülüyor ki, kuralların yaygın işletilebildiği yerler elektrik konusunda da sınıfı geçebiliyor. Metro-otobüs-minibüs analojisiyle de açıklayabiliriz. Aynı insanlar otobüste farklı, metroda farklı davranıyor, minibüsteyse bambaşka kimlikl...

Çöp

  Çöp [1] Köyde çöpler ve leşler dereye ya da Zap Suyu’na atılır doğrudan. Cerahat savuşturulmuştur, sonrasına bakılmaz. Merkezdeyse bu çok kolay ve kullanışlı imkân ve çöp tenekeleri olmadığından belli noktalarda yığarlar. Biz, evin orada derenin üstünü kapatan yolun kıyısına bırakırdık çöpleri. Dağ gibi olurdu bazen ve bir kısmı doğal olarak dereye düşerdi. Belediye çalışanları iki günde bir gelmeye çalışır, küreklerle elleriyle bunları çöp arabasına atarlardı. Ama iyi ki çöp arabası vardı hani, normal kamyonla da toplayabilirlerdi. [2]   Şehir merkezinde (mesela valilik bahçesinde) serbest dolaşan inekler görürsünüz ılık ve sıcak mevsimlerde. Her türlü kaba pisliğin (mesela bebek bezleri) olduğu çöplerden beslenirler. Diğer bölgelere göre cılız ve fakat kıllı bu inekler uzun aylar boyunca şehir merkezini istila eder, üçer beşer gruplar hâlinde mesken tutarlar çöplükleri. Çoğu zaman ağızlarında sallanan boklu bezleri, iğrenç görünümlü poşetleri görür, içimiz kalkarak g...

Kıyas kabul etmek

  Kıyas kabul etmek Sene sonu seminerlerinde olsun, başka vesilelerle olsun, eskiden Doğuda çalışmış öğretmenlerle karşılaşırdım. Görev yerimi söylediğimde konu otomatik olarak onların görev yıllarına da geliyordu. 90’lar; Türkiye’nin terörle başının hayli sıkıntıda olduğu dönem. Ben yolda mayın patlıyor dediğimde, karşımdaki belinde tabancayla gezdiğini söyleyip eli yükseltiyordu. Ben açıktan kart sürerek yol kesmeler oluyor dediğimde, o öğretmenevinin koridorunu dolduran ağır silahları gerektiğinde kullanmak üzere talimat aldıklarını belirtip klarkı çakıyordu. Ben masamda tehdit mektubu buldum deyince, o dağa kaldırıldığını ve birkaç gün sonra bırakıldığını titreyen gözkapaklarıyla yeniden hatırlıyordu. Ben her gün 90 km. yol tepiyoruz dediğimde, altı ay köyden çıkamadığını anımsatıp yeniden yalnızlaşıyordu. Artık bu gibi öğretmenlerle karşılaştığımda, bir şeyler sorulduğunda, sakınımlı cevaplarla onun anlatmaya başlamasını bekliyordum. Çünkü ne söylesem her zaman perdeyi üstel...

Nem yok nem, don çok don

  Nem yok nem, don çok don Hakkâri’nin sıcağı da soğuğu da kupkurudur. İlk geldiğimde şaşırmıştım buna. Saatlerce dışarıda dolaşıp ellerimde ağır sayılabilecek poşetlerle uzunca yürümeme rağmen, sırtımda hafif nemden başka ıslaklık oluşmuyordu. Terletmeyen sıcağın yakıcı etkisinden korunmak için keçe örtülere bürünüyordu kadın erkek yaşlılar. Yerel kıyafetleri bilirsiniz. Altta şalvar olur, üstte gömlek ve yelek. Şelli şepik denir. Ortada da tampon olarak tamamlayıcı kuşak bulunur. Tül gibi ince kuşak, beş altı metre uzanır açıldığında. Bazen kendi sarar, özel günlerdeyse evden birine tutturur döne döne yanına giderek orantılı şekilde beline dolar. Ayakta dikilirken ellerini içine sokup ondan destekle öyle güzel durulur ki, amele oturması gibi rahattır, tadına doyum olmaz.* Başlık olarak da poşu dolanır kafaya. Kadınların elbiseleri de cicili bicili, allı pulludur. İşin tuhaf tarafı erkeklerin kumaşları Irak’tan gelir, kadınlarınki Dubai’den. Oraya da Hindistan’dan geliyor herhâl...

Analoji

  Analoji Bu sert iklimin çetin şartlarında seyrederken, müthiş zorlu bu yolculuktan kalması arzulanan bir hatıra hatırına bir şeyleri benzetmek yoluyla anlatarak tatlı bir iki paragraf inşa etmek muradındaydım. Bu saikle merak ve hayret dolu bakışlarla dışarısını süzüyordum. Zihnimi, muhayyilemi bu mecrada zorlarken, minibüsün VIP addedilen (şoför arkası) koltuğunda zaruret icabı oturan iki çocuklu aileye hani zamandır gözüm takılıyordu. Büyük oğlan, babasının kucağında, kardeşinin huysuzluğuna eklenmek suretiyle ucu dayağa azara dayanan muzurluklar çıkarmamak zoruyla uyuyordu. Küçük de, meşakkati katmerleştirmemesi maksadıyla -tüm direnmelere rağmen- annesi tarafından uykunun derin dehlizlerine itiliyordu.  Aradığımı, yitiğimi bulmuştum. Annesi çocuğunu yayık ayranı zannetmişti. Benzetme budur dedi. Önce çocuğa ve sonra ailesine sabır temenni ederek, zaten izlenmesi zorlaşan manzaradan başımı çevirip gecenin karanlığında koltuğa yasladım. Sanat eserlerinin uzun doğum sancı...

Güneşe göç

  Güneşe göç Memur kesimin birçoğu, hatırı sayılır bir kısmı dışarıdan geldiği için herkes belli aralıklarla taşınma ve yolculuk içinde bulur kendini. Verilen karar neticesinde alınan uçak biletiyle hazırlıklar başlar. Ya tatildir ya da izinler ayarlanır. Gün yaklaştıkça valizler, çantalar açılır, içleri döşenir. Genelde uçakladır yolculuklar. Orada da yük sınırı vardır; bagajda 15, kabinde 8 kg. Bir kişi için genelde çok azdır. Fazladan ücret ödeyerek yanına alınabilir, ama bu sefer de taşıma zahmeti olacaktır. Kargocular burada devreye girer. Uçuştan en az birkaç gün önceden, taşınamayacak çantalar verilir kargoya, eve gidince de yolu gözlenir. Uzun süreler için makul sayılsa da, 10-15 günlük gidişlerde pek mantıklı değildir. Özellikle yaz tatili arifesinde kargo bürosuna gidildiğinde ‘Yeryüzü boşalmış habersiz miyiz?/ Güneşe göç var da kalan biz miyiz?’ dizeleri dökülür dudaklardan. Girişler, iç kısımlar, kaldırımlar, kamyonlar, çalışanların elleri doludur, dopdoludur, ağzına ...