Benim memurum- güncel
Çocuğa kimlik
çıkarmak için nüfus müdürlüğüne gittim. Olaylar orada gelişti, sicil
muhafızlığına kalkışıyor, kayıt altına alıyorum.
Elli dakika sıra
bekledim. Bu çok nitelikli bekleme faaliyetimin ortalarında yeni evlenmiş genç
bir çift geldi. Doğrudan şefe gidip ‘böyle böyle’ deyip arkada başka bir işle
uğraşan ve kimlik çıkarmaya yetkisi olmadığını sonradan öğrendiğim birine işini
hâllettirdi. Şef imza attı, işlem bitti, stajyer kız, neyle uğraştığını çok
merak ettiğim bilgisayarın başından ağır ve bıkkın hareketlerle kalkmayı
başardı. Neyse alıp başlarını gittiler, biraz eğilip bükülme ve çokça
teşekkürden sonra.
Elli dakikanın
sonlarına yaklaşmıştım. Zira elimdeki kâğıt öyle diyordu. Makine vermişti
neticede, yanlış olamazdı ya. Dipteki memurun oralarda bir olay patlak verdi. Masanın
karşısında sıra bekleyen vatandaş, üst daireden getirdiği selâmla işini
hâlletmek için sırayı önemsemeden atladı milletin önüne. Fotoğrafların ebadı
uymadığı için, çektirip gelmesini ve sıra numarası almadan yine kendini
bulmasını söyledi memur. Kenarda oturanlardan biri, ‘madem böyle oluyor’ kendi
işini de arada hâlletmesini istedi. Memur tutuştu tabiî. Beyefendi öyle değildi
de böyleydi de, yanlış anladınız da, falan da filan. Bu tür itirazlara karşı
hazırlıklı birine benzemiyordu. Yere düşen kâğıtları almaya çalışması, ellerini
kenetleyerek konuşması sıkılmış (sıkışmış) bir durumda kaldığını gösteriyordu.
Yan masadaki arkadaşı duruma müdahale etmese kasılıp kalacaktı besbelli. Madem
bu tür hakkını savunan kişileri başından savacak refleksi gösteremiyorsun, o zaman
işlerini düzgün yap, kimseye minnetin olmasın. He, reflekslerin, tartışma
kabiliyetin var diye de adam kayıracak hâlin yok elbette!
‘Afakî konuşuyorsun, bak, afakî konuşuyorsun!’ diye söze
girdi yan masadaki ‘durum kurtarıcısı’. Böyle diye diye, adamı, bence pek de
zengin olmayan lügat hafızasında bu kelimenin anlamını bulabilmek için zihninin
dehlizlerine yollarken bir yandan da bir sonraki ve sonradan kuracağı cümleler
için vakit kazanıyordu. Bunu o kadar doğallıkla yapıyordu ki, gözlemci olarak
orada bulunan ben hariç kimse fark etmedi.
İtiraz
eden kişiye bunun yanında elli kere ‘Ama bak işlem yapmadı işte.’ dendi. Oysa
işlem, fotoğraflar çok büyük geldiği için yapılmamıştı. Malzeme tam olsaydı
gayet güzel yapılacaktı. Ve işi yap(a)mayan memur yollarken tanıdıklarını, ‘Hazırlayıp
gelin, numara almadan beni bulun.’ diye ayrıca bir iltimas daha yapmıştı. Benim
işim de tam bu lâfazanın masasındaydı. Ben de lafa karıştım ve bu ‘arkadan iş
görme’ vukuatını kenardan hatırlattım tekrar, ne dese beğenirsiniz: ‘Ama sen
şimdi bizi zan altında bırakıyorsun, niye o zaman söylemedin.’ Aynı aymazlığa
devam etti. Adam işlem yapmaya niyet etmiş, eyleme geçmiş, şartlar olgunlaşmadığından
sonuç alamamış hâlâ ‘Ama yapmadım ki.’ diye kendini aklamaya çalışıyor; öteki
de ‘Ama senin dediğin zaman aşımına uğradı.’ diyor. Komediye bak. Al birini vur
ötekine. Bozacının şahidi şıracı… Parmak yüzükten geçerken gibi, illâ tam ve
net olarak göreceğiz demek ki.
Sıra
bana geldiğinde önüne vardım ve ben bir şey demeden konuyu tekrar açma ihtiyacı
duydu. Hiç bir şey demeden bekledim, kıpır kıpırdı önceki sözlerini
tamamlayabilmek için. Çünkü haksızdılar ve olaya şahitlik eden herkes oradan
ayrılmadan tatmin edilmeliydiler, muhtemel ve müstakbel şikâyetleri önlemek
için. ‘Ben işime bakarım, vatandaşın işlemini yaparım, geçer giderim.’ dedi. O zaman
beş dakika önce niye arkadaşını koruma refleksi gösterdin? Sen bu dairenin
fedaisi misin? Ama senin gibi tıynete sahip biri olmazsa zaten orada, o şekilde
hâl ve tavırlar sergileyerek kim barınabilir ki?
Şef
koltuğuna dört beş ayrı kişinin oturduğunu ve bunların pervasızca birbirlerinin
yerine imza attıklarına şahit oldum. Hatta bizim çocuğun kimliğinde, müdür
kısmında kadın adı olduğunu, sonradan, cilt kaplama aşamasında gördüm. Oysa
oraya imzayı atan bir kadın değildi.
Torpile
müdahale eden kişinin aslında kendisi için torpil istediğini söyleyerek ve bu
yolla onu kötüleyerek kendi hareketini gizledi memur. Sen kendi adamına torpil
yapmasaydın o adamın torpil damarı harekete geçer miydi? Sen herkese âdil davransaydın
kim niye senden torpil istesin ki? Benim olmayan torpil, tutanın elinde
patlasın anlayışı da sakat.
O
dairede kimliği halka karşı kutsallaştırıyorlar. Ama kendileri yetkisiz imza
atıp pul mesabesinde gördüklerini ortaya koyuyorlar.
Orada
olan tek şey; organize olmuş kötülüğün birleşememiş iyiliği iğfaliydi.
Sıra
beklerken yanıma 3 çocuğuyla bir kadın oturdu. Ameliyat olacak çocuğunun kimliği
kaybolmuş ve hâliyle hastane işlem yapmadığı için yenisini çıkarmaya gelmişler.
O anlattı: ‘6 kişi 1300 lira (2015 yılında) ile geçinemiyoruz.’ dediğinde, ‘Millet
eskiden darlık zamanlarında çorbaya kuru ekmeği katık ederek idare ediyormuş,
hâline şükret.’ demiş sosyal yardımlaşma görevlisi.
Bunları
yazmaktan kastım Mizancı Murad’ın Mansur’undan beri Oğuz Atay’ın da yerlere
vurduğu, günümüzde de hiç azalmayıp aksine artan zihniyet meselesine bir mim
koymaktır.
Bir
5-6 dakika sürdü hararetli tartışma. Adam gitti, biz biraz daha devam ettik
falan. Adalet, hak, hakkaniyet, adam kayırma kavramlarının çokça geçtiği
tartışma sonrası sıram gelince vardım memurun önüne dedim ki: Bizim çocuğun adı Âdil olacak. Adam bir
baktı yüzüme, ciddi miyim, diye. Sandı ki, o kargaşada kızıp da söyledim. Baktı
ki şaka etmiyorum, yazıverdi. Bana da kontrol ettirdi. Bu ismi insanlık tarihi
kadar eski, her dönemde cari olacağı için seçmiştim oysa. Bu lanetlenmiş çağda
yaşamam da etkili oldu elbette. O gün yaşanan hadiseler ise içimden şu zalim
şüpheyi kaldırmakla kalmayıp, bir de beni oraya aldırdı iyi mi!
Ah
be ablam, diyemedin mi, ‘Gel kardeş, bak sende 4 çocuk da yoktur, gel biz
maaşları değişelim de sen geçin 1300 lira ile.’ Neymiş, asgarî ücret almıyorsan,
fakir değilmişsin. Yuh be kardeşim. Hem alt limitten bir fazla çocuğu da olmuş
bak. ‘Nasıl bakacağım o kadar çocuğa?’ dediyse, suçlu mu oldu şimdi. Bilemedim.
Ben
işlem yaptırırken bir vatandaş ‘Beni de muhtara gönderdiniz, ama bak yine gittim
sıra aldım tekrar bekliyorum.’ dedi. Memur, adam hakkında, ‘Sen şuradaydın da
şöyle bir kişiyle geldin de şunu şunu dedin de.’ vs. öyle bir detaya girdi ki,
adam bu boş bilgi bombardımanı karşısında ‘hı hı’ diyerek kafayı sallamaktan
kafayı buldu. Zaten bir işin başındaki kötü niyetli kişilerin en büyük marifeti
manipülasyon ve (dez)enformasyon ile sürekli gündemi kendi lehine değiştirmek
değil midir? ‘Kral çıplak’ dediğin zaman, gözünün içine baka baka seni öyle bir
soyuyor ki, ‘Ulan benmişim ya çıplak.’ diyorsun en sonunda. Kendi aleyhine bile
olsa size derdinizi anlatmanızda yardımcı olması gereken/beklenenler, hem lafı
ağzınıza tıkayıp hem de sizi suçlu durumuna düşürüyorlar.
Ben
o torpil mağduru adamın kolundan tutup “Bak abicim şu herif sana ‘ama işlem
yapmadı ki’ dedi ya, gel biz hemen buradan çıkalım.” deyip bahçede yürürken bu
tip rezaletin her türlüsüne söve söve başka bir ilçede başka bir memura
yaptırabilirdik işimizi. Ama o rezaletin içinde kalarak belki de pis kokulara
burnumu tıkayarak şahitliğe devam etmemi tek bir gerekçeyle açıklayabilirim. O
da bu metni kaleme almak. Beni ancak yergi affettirebilir.
Sürekli
yeni silahlar üreten küresel emperyalistlere karşı daha tesirli silahlar
üretmek elimizde bile olsa bunu yaparsak sonunda dünyayı havaya uçururuz. Ne
yapmalı peki? Onların tesirli silahlarını devre dışı bırakan, daha düşük
maliyetli, kullanışlı aksi sistemler geliştirmeli. Tartışmada sürekli sesini
yükselten memur gibi biz de onunla aynı tavrı takınsak sonunda mutlaka kavga
çıkar. Ne yapmalı peki? O memuru farklı zamanlarda takip edip davranışlarını
şikâyet edip hakkında dava açmalı. Yoksa adam başka türlü hatalı olduğuna
yanlış yaptığına mümkün değil inanmıyor.
Memura;
‘Bak şu haksızlığı yaptın.’ diyorum. ‘Bunu tespit etmek ve söylemek senin
yetkin değil.’ diyor. Bunun üzerine daha ona ne söylenir ki!
Diğer
daireden inen memurun boş bıraktığı masasında işine kim bakıyor, onun orada
olması gerekip de olmadığı dakikalarda hangi beli bükük ihtiyar sıra bekliyor
çaresiz. Nüfus memuru hastanede bir işini halletmeye gitmiş, işe bak ki
hastanedeki de postaneye gitmiş 5 dakikalığına. Postane müdürü gelen bir
misafirini pastaneye götürmüş. Müdür ya, olur o kadar. İşe bak ki özel sektör
olmasına rağmen pastanenin işçileri de o gün grevdelermiş. Greve katılanlardan
biri arada kaçamak yapıp okula çocuğunun durumunu sormaya gitmiş. Artık biliyorsunuz,
öğretmen yeni aldığı, ilk göz ağrısı ev için tapu dairesindeymiş o sıralar. Aa,
bak sen, tapucu arkadaş da kısa bir iş için nüfus idaresine gitmesin mi! Yandı
gülüm keten helva. İşin ilginci, tüm bu gidip gelmeler, kaçamaklar falan öyle
bir çakışmış ki herkes burnundan soluyarak dakikalarca bekledikleri kapılardan işlerini
hâlledemeden yerlerine geri dönmüşler. Bunlardan üçü kavşaktaki trafik
ışıklarına dikkat etmedikleri için, öfke kaynaklı dalgınlıktan ötürü girmişler
mi burun buruna. Görece kazasız belâsız iş yerlerine dönenler, havada değişik
bir karartı görmüşler. Kin, nefret ve öfke ile solunmuş onlarca nefesten arda
kalan kaçak mazot dumanı gibi bir şey. Koltuklarına oturup sıradaki işleriyle
ilgilenecekleri yerde, bir de sakinleşmek için sigara, çay, tuvalet molası
vermişler. Ee, hak ettiler ama… O gün akşam olmak bilmemiş. Saatlerce ona azar,
buna küfür derken akşamı dar etmişler. Şunu da merak etmiyor değilim: Mesai
saatinde görev yerinden ayrıldığında başına bir şey geldiğinde kanunen ne hüküm
veriliyor?
‘Ben
de memurum bu işleri az buçuk bilirim.’ deyince, hemen yakınlık kurmaya çalışıp
‘Şimdi hocam bak, aslında şöyle de böyle de…’ gibi laflarla iyice kafa
ütülüyor.
Bir
devlet görevlisi, yaptığı bariz bir haksızlık karşısında mukavemet edecek
birine karşı kendini savunamayacaksa o zaman en baştan haksızlık edip bu
sürtüşmeye girdiğinde işler trajikomik bir hâl alıyor. Ama paşalar gibi kendini
savunabiliyorsa lâfebeliğiyle, mugalâtayla, demagojiyle çok güzel
kurtarabiliyor kendini. Sen başka bir dairedeki memurun yakın uzak
akrabalarının işlerini hâlletmezsen, senin de onun dairesinde işin çıktığında,
o da seninkini görmezden gelir. Hadi senin şahsî işin olsa gam yemezsin de bir
yakının senden bunu rica ettiğinde yaptıramazsan madara olursun ahali arasında.
‘O kadar senedir oradasın, ayda yılda bir işimiz düştü, onu da hâlledemedin,
tuf sana.’ derler adama.
Yorumlar
Yorum Gönder