Benim memurum
Benim memurum
‘Turfanda mı, yoksa turfa mı?’ Türk Edebiyatı’nın ilk siyasî romanı olarak biliniyor. Çıkardığı Mizan gazetesinden dolayı Mizancı namlı Mehmed Murad’ın -1860’lardan başlayarak yaklaşık yirmi yıllık bir zaman dilimini anlattığı- tek edebî eseri…
İçinde bulunduğu Jön Türk hareketini, onların geleceğe dair vaatlerini turfanda mı (yeni ortaya çıkan, ilerisi olan) yoksa turfa mı (değeri düşük olan) diye sorguluyor. Çöküşe gidişi gizlenemediği gibi yabancılarca da Moribond (hasta adam) diye anılan Osmanlı’nın kurum ve toplum olarak bozulmasının açık deşifresini ve bu durum için ‘çâreler, çözümler, teklifler, tenkitler’ sunuyor. Bürokrasideki aksaklıklar, büyüğünden küçüğüne hemen tüm memurları saran kayırma, hatırcılık, -Fuzulî’ye ‘selam verdük rüşvet değüldür deyü almadılar’ı söyleten- rüşvet, müsamahayı çoktan aşmış iltimas, yozlaştırma çabası(!) had safhada işlenen konular.
‘Bir çiçekle bahar gelmez’ diyenlere ‘her bahar bir çiçekle başlar’ mottosundan hareketle esaslı bir mücadelenin içine giren Mansur’un doğrucu Davut rolünde olduğu fazlaca didaktik, diğer yandan; kendisi de Düyûn-ı Umûmiye’de devlet çıkarlarını savunduğundan mülhem Mansur’un Mehmed Murad’ı çağrıştırdığı otobiyografik roman da denebilir. Kitaba, süslü olma çabasının salt düşünce aktarımına kurban gittiği ve diyaloglarının çoğu propaganda amacına hizmet ettiği için yazarın gazete ve dergilerde savunduğu düşüncelerin ambalajlanmış hâli de diyebiliriz. İğrenen kişiye ilacın çikolataya sarılıp verilmesi gibi, yazar da diğer türlerde sıkıcı gelebilecek/gelen fikirlerini olay örgüsü ile sarmalayıp aktarmak istemiş. (Kitap fuarında Şûle Yayınlarına gelip ‘İsmet Özel hep şiir mi yazar, romanı yok mu’ diyen vatandaş da, aslında çikolata kaplama istediğinin farkında değildi.)
Kitap, baştan sona iyiler ve kötülerin mücadelesinden ibaret. Hiç kimsenin iyiliği/kötülüğü sabit olmamakla beraber, iyiler tarafında Mansur Bey, Zehra Hanım, Nesrin Kalfa, Ahmed Şunûdi, Dr. Mehmet Bey ve kardeşi Fatma Hanım; kötüler tarafında ise Salih Efendi, Emin Paşa, İsmail Bey, Sabiha Hanım, Kâzım Bey, Müzeyyen Hanım, Emine Hanım, Râşid Efendi, seyis İbrahim ve tüm aymaz memurlar var. İyiler tarafından müstakim Mansur’u, kötüler tarafından nadim Salih Efendi ve müseccel müfsit Râşid’i mercek altına alarak yaşadıkları/yaptıkları olaylar üzerinden bir dönemin memurunu inceleyeceğiz.
İdeal insan: Mansur
İlk sahne; doğduğundan beri dışarıda olan ve
‘memleketin tezeğini bile amber gibi gören’ Mansur’un güverteden İstanbul
Boğazı’nı seyriyle başlıyor. Vatansever bir genç olan Mansur, Rumeli Hisarı’na
iç ferahlığıyla bakarken Robert Koleji ‘yüreğinde acı ve zihninde sersemlik’
meydana getiriyor.
İstanbul’a girdiklerinde saltanat kayığını, yabancıların ‘yaşasın padişah’ diye bağırmalarına karşılık Türk’e yakışan ‘saygı ve kendinden geçme hâli’ ile selamlıyor. Hilafet merkezinin limanına indiğinde, bir otelde kuruş yerine frank geçtiğini duyunca üzülüyor. Daha limandayken gümrük memurunun elini çenesine götürüp ‘yolluk’ isteme cesaretini -aşırı iyi niyetinden dolayı- anlamlandıramıyor.
Samimî arkadaşları arasında Büyük Sahra filozofu diye anıldığı Fransa’daki lise ve tıp eğitimini tamamladıktan sonra din ve devlet hizmeti için payitahta gelen Mansur, Cezayir’de yerleşmiş, kökleri Anadolu’ya varan büyük bir aileye mensup, kendini Osmanlı ve Türk bilen, annesi sayesinde bebekliğinden beri Türkçe konuşan biri… Cezayir’deki amcası Fransız boyunduruğunda, İstanbul’daki amcası (Salih Efendi) bozuk düzene ayak uydurmuş, Fransızların ‘baş belası’ dedikleri babası vefat etmiş, çokça bağlandığı validesi ise beraber payitahta gelme planları yaparken ömrü vefa etmeyip ölmüş.
Cezayir’de rahat edemeyen Mansur, Salih Efendi’nin
de aynı kafada olduğunu bilmeden, karşılaşacağı menfî olaylardan bîhaber ideal
Osmanlı’yı düşlüyor. Ülkenin bıraktığı ilk müspet izler Mansur’a, “Moribond’un
yenilmiş bir halt olduğu”nu söyletiyor. Fakat
her şeyin teorideki gibi muntazam olduğunu sanan Mansur, haddi hesabı olmayan
müthiş bozulmayı görüp acı tecrübelerle yaralandıkça, bunu kabullenip başlıyor
genel sorunları güne uygulayarak isyana ve tedavi üretmek için zihin ve
bedenini yormaya.
Mansur’a iş verilmesine gerek yok, zaten vicdanının sesini dinleyerek kafasında sürekli plan ve icraat ile meşgul. İş verildiğinde ise yapmakla beraber kendine iş vereni bile işe koşuyor. Bunu, hem hayat rehberi hem de hizmetinde yardımcı olması için okudukları ve yaşadıklarından aldığı notlar, plan ve programlardan oluşan on cildi aşkın defter ispatlıyor. Aile meşgalesinin hizmetini inkıtaa uğratacağı düşüncesiyle evlenmemesini de buna ekleyebiliriz.
Muayyen günler fakir hastaları meccanen tedavi edip ilaçlarını da kendisi karşılayan Mansur’un, birçok ünlü doktorun umut kestiği hastaları henüz İstanbul’da bilinmeyen yöntemlerle tedavi etmesi, devlet ricâli tarafından da tanınmasına vesile oluyor.
Hem yozlaşma hem uzlaşamama
Mansur, onca kişinin ayıplayacağı(!) bir kararla -aç
ve yoksul kalmak pahasına- amcasının yanına sığınmayıp kendi kendine yoğrularak
tecrübe sahibi olmak istiyor. Bu sebeple başvurduğu Tıbbiye mektebinde
işlerinin çabucak hâllolmasını
devletin işleyişindeki güzelliğe yoruyor. Bilmiyor ki, muhalif yüzüyle
karşılaşmayan amcası tarafından kayırıldığı için böyledir.
Mansur’un kendinden önce adının daireye gelmiş olması memurlarda kıskançlığa yol açmasına rağmen yine de -diplomasından ötürü- ‘keşke her kayırılan bunun gibi olsa’ demekten kendilerini alamıyorlar. Mahalle mektebine dahi gitmemiş, gözlerinde kararlılık ve güçlülük, davranışlarında iş yapma isteği olmamakla beraber, kıskançlık ve birbirlerini çekiştirmeyi huy edinen kimselerin hatır sebebiyle yüksek maaşla memurluk yaptığı bir yere böyle tahsilli birinin gelmesi az rastlanan bir durum.
Mansur, teorik-pratik açılardan diğerlerinden üstün olduğu için değil de amcasının hatırına başköşede bir yere oturtulmasından rahatsız oluyor. Boş oturmaktan sıkıldığını, rütbe ve masayı hak etmediğini her söylediğinde, karşıdaki kim olursa olsun, bunu ‘ince bir alçakgönüllülüğe’, şikâyet üst makama gidince de ‘budalalığa’ veriyor.
Kalemdeki ‘efendiler’in[i] her birini ayrı bir işle meşgul zanneden Mansur, kendine bir iş verilmediği için şaşkın vaziyette birkaç gün geçiriyor. Dairede boş boş oturduğu her gün, delicesine çalıştığı diğer günlere göre daha fazla yorulduğunu hissediyor.
Resmî makamlardaki laçkalığın tüyler ürperten derecede ayyuka çıkmış hâli: Bazı dairelerde fazla adamdan dolayı kalabalık olmasın diye sandalyeye oturabilmek için çeşitli nöbet usulleri icat edilmiş! Mansur, hasta olup yataklara düşmesin de ne olsun!
Resmî makama giren dilenci ve satıcılar ayrı bir rahatsızlık konusu. Kalemdekiler açlık veya iştahtan değil de can sıkıntısından/vakit geçirmek için koltuklarında muhallebi, sütlaç vs yerse, 3-4 kişi yettiği hâlde 30 kişinin çalıştığı(!) o daireye herkes elini kolunu sallayarak girer tabii. Durumu zaten bilen müdüre ‘resmî daire, imâret değil ki şunu bunu hoşnut etmek için gereksiz adamları yerleştirelim’ diye şikâyet etmek de netice vermez.
Mansur, yapmadığı hizmet karşılığında rütbe ve nişan almaktan tekrar şikâyet edince, onu yine tevazu ile itham edip aynen devam etmesi hususunda teşvik-i gayret yollu safsata kabilinden laf ediyorlar. Söyleminde ısrar edince de ‘bu işleri bilmemek’le, işin içinde biraz daha durunca aslında diğerlerine hak vereceğini söylüyorlar. Yolu bulmuşlar: Önce tevâzu, sonra bu işleri bilmezlik, ardından mükâfat teklifi, bu da kâr etmezse terbiyesizlik gibi ithamlarla sindirme faaliyeti…
Dairede maaşlara zam yapıldığında, gariban bir memura zam verilmiyor. Tabii Mansur’un sinirleri geriliyor ve zam verilmediği takdirde kendisinin de bir akçe maaş almayacağını söylüyor. Kıtıpiyoz takımı, bu hareketinden ötürü Mansur’un çıldırdığını zannediyor.
Dairede özel bir gün sebebiyle memurlar mümeyyizin eteğini öpmek için sıraya giriyor. Söylemeye gerek yok, Mansur hariç! Mümeyyiz, etek öpenlere sol eliyle ‘sen git, sıradaki gelsin’ diye işaret ediyor. Millete güya ihsanda bulunarak ‘kulluk’ yaptırıyor. İçten saygı ve edebin dışa yansıması olan ve fakat ‘benim memurum’da yalakalık ve dalkavukluk alâmeti olarak tezahür eden etek öpme geleneğine Mansur’un uymaması aymazların işine geliyor. Hiçbir iş yapmayıp sadece iyi el-etek öpenler, kendilerince Mansur karşısında pâye alıyorlar. Mansur’un ‘yüksek vekâletin alçak vekili’ mümeyyizi hakaretvâri sözlerle haşat edip yerinden kalkmaya mecbur ettikten sonra padişahı temsîlen boş koltuğa ihtiram göstermesi haftalarca konuşuluyor.
Müteşebbis yatırımcılar iş ruhsatı için dairelere gelince bir sürünceme macerasıdır başlıyor. Sümenin altı geniş ne de olsa! Kaleme gelen bir şapkalı (gayrimüslim) ‘bu gün git, yarın gel’le oyalanınca makama yakışmayan, fakat memura pek yakışan laflar söylüyor. Mansur’un uyarması üzerine, ‘ama rüşvet verseydim işlerim hâllolurdu’ diyor. Mansur da onu yaka paça dışarı atıyor. Başından beri kırmızı suratını kâğıtlara gömen amir ‘yapmamalıydınız’ diye ihtar edince bu sefer de onu, bakışlarıyla dövüyor. Tabii sonra işler yine aynı, kahrolan bizim Mansur oluyor. Bu olay da üst makamlara yalan yanlış aktarılıyor. Padişahı da böyle hain ve iş bilmez memurlar aldatıyor.
Mansur Avrupa’da eğitim gördüğünden her şeyi en azından oradaki gibi düzgün görmek istiyor. Efendilere(!) göre ise intizam bizim memlekette olmayacak bir şey. Mansur, ilk etapta işlerin doğru gitmesini sağlayamasa da, işgüzar amirlere hadlerini bildirmekten geri durmuyor. Güvence olarak kabul etmese de, arkasında amcası olduğu için amirler kız(ar)makla kalıyor!
‘Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin’e sımsıkı sarılan Mansur’a meclis reisinin söyledikleri: ‘Her şeyi kanuna uyduracağım diye boş yere uğraşanlar çabuk yorulup yine dediğimize gelirler. Daha çocuksun, önemli devlet işlerinin gizli taraflarına aklın ermez. Biraz bu işlerle uğraş, sen de görecek ve bize hak vereceksin.’
İşini hakkıyla yapan memurların merkezde bile zor bulunduğunu, taşrada ise zaten bulunmadığını söylüyorlar. Sanki gökten zembille inecek, yetiştirmedikten sonra nereden gelsin! Tüm engellere rağmen hakikatli memurlar yetişse nasıl muamele göreceği bellidir. Örnek: Mansur…
Öyle bir miskinlik çökmüş ki; meclis reisi ve padişahın emini bile ‘ben tek başıma ne yapabilirim a’ deyip topu -diğer bütün sünepeler gibi- sürekli taca atıyor. Kendisini cesurca uyaran Mansur’a da illa dersini vereceğim diye -sırf gurur ve kibrinden- bir sürü laf ediyor. Mansur’un muzır(!) takımından olduğuna kanaat getirince zamanı geldiğinde icabına bakılmak üzere mimletiyor.
Bu meclis reisinin dediği şu laf da Mansur’un kanını beynine sıçratıyor: ‘Beş yıldan beri dış borçların faizini vermek için yine dış borç alıyoruz.’ Faiz ödemek için borçlanan biri ya bir yerden karşılıksız yüklü bir para bekliyordur kurtuluş için ya da düpedüz intihara meyyaldir. ‘Sıkıntıların çaresini bulun’ diyen padişaha çözüm olarak sundukları bundan ibâret. Böyle müntehir planları üst makamlara tek çare diye sunup sonra ‘niye vicdan azabı duyayım ki’ diyebilen yüzsüzler! Sanki memuriyet zorla verilmiş!
Hem koltuklarına sıkıca yapışıyor hem de Mansur gibilerin her makul çözüm önerisine menfî birkaç mazeret sunup bir işi yapamamanın şu kadar kuralı kitabına alt yapı hazırlıyorlar. Sıkıntının giderilmesi adına teşebbüsten eser yok. ‘Kazancı yalnız benim olsaydı, rüşvet almak haddime miydi, üstlerimizden destek görmesek nasıl cesaret edelim bu işe’ diyen memurdan ne beklenir zaten!
Sonraki yıllarda Mansur, memleketin çeşitli yerlerinde okullar açmak ve vatan evlatlarını bu yolla eğiterek millete hadim insanlar yetiştirmek istiyor. Onun yaptığı, Cizvit papazları gibi başka milletlerin çocuklarını ifsada veya kendine çekmek değil üstelik ‘tek, kendi evladımız yetişsin, dışarıdan biri isterse onu da geri çevirmeyiz’ diyor. Gereksiz yere bir sürü adam kayırıp hazineyi hortumlayanlar, Mansur’un okul kurma teklifine para yok diye karşı çıkıyorlar. Üç ay önce verilen programdan henüz haber çıkmamışken, sonradan başvuran Amerikan İncil Derneği’nin okul isteği, elçilik memurunun kovalamasıyla onunkinden önce sonuçlanıyor.
Sadece ‘resmî binalara mahsus o acayip ve dolu çıplaklık’la boy gösteren daireler, kalemler değil bozuk olan. Oralar, bozulmaya yüz tutmuş toplumun aynası. Evde de sokakta da çığırından çıkmış hâller mevcut. Tabii Mansur pes etmiyor ve sonunda mayasında iyilik bulunanların hepsi onun dediğine/hakikate geliyorlar. Ama iş işten geçmiş oluyor.
İstanbul’a ilk geldiğinde milletin niye çökmeye yüz tuttuğunu anlayamayan ‘hizmet etmeyenin hayvandan farkı yoktur’ diyen Mansur, çöküşe sebep müthiş gerçeği şimdi şimdi öğreniyor: ‘Çalışmak isteyenlere hizmet meydanı kapatılmıştır.’
Salih Efendi
Salih Efendi, bozulmanın -sözümona- farkında,
kurtuluşu güya Afrika’dan başlayacak Arap menşeli ve Türk’ü dışlayan bir
harekette gören, debdebe ve şaşaa içinde şatafatlı hayatıyla yüksek meclislerde
memurluk (bürokrat) vazifesinde bir arada
kalmış.
İyi yapmakla yükümlü olduğu memurluk vazifesini yapmanın mümkün olmadığını söyleyip durup bu konuda en küçük bir umut kapısı aralamıyor. Sonra pişkin pişkin ‘bir tek ben mi yapmıyorum a; bak, herkes aynı’ diye kılıf uydurup maaş almaya devam ediyor.
Bir miras sebebiyle açtıkları davayı, ‘küçük şehirlerde istenildiği gibi kullanılabilecek memurlar daha çok bulunur’ diye telkinde bulunan Ermeni avukata bırakıp aracılara para yedirerek kendi öz kardeşine dalavere çeviren Salih Efendi ve -görevli olduğu kaleme ayda bir giden- oğlu, davadan gelen takviye güç sayesinde memurlukta da rütbe ve nişan alıyorlar. Ne de olsa güç, gücü çeker. Bu güçle kendilerine sadık uşaklar edinmek adına, altlarındaki her türlü yetenek ve gayretten mahrum kişilere, sırf babaları hatırına padişaha rağmen padişah adına ödül veriyorlar. Kaht-ı ricâl had safhada olduğundan kayırılmak için Şeyh namlı Salih Efendi’nin konağına gelenlerin haddi hesabı yok.
Her sahte fikir sahibi, fikrinin kabulü için kendisinin yeterince dinlenmediğini iddia eder. Hâlbuki yıllarca da konuşsa aynı şeyleri tekrarlar durur. Salih Efendi de şeyhliğine(!) yakışmayacak bir edepsizlikle Mansur’a aynı şeyi teklif ediyor: ‘Siz bizim dairedeki memurlarla biraz daha sık görüşürseniz bu düşüncelerden vazgeçersiniz.’ ‘Bizim memlekette en rahat yapılan iş olan gereksiz konuşmak’la işlerin hâllolacağını sanıyor.
Kadınların yanında utangaç olan Mansur’un kızarmasını vicdan temizliğine vererek zekâ ve dürüstlüğünü, çaktırmadan kendi pis işlerinde kullanmanın hesabını yapıyor.
Komşu ağaçtan bahçesine düşen yirmi armudu ‘haramdır’ diye iade eden Salih Efendi, devlet zararına olan işlere bile bile imza atıyor. Yirmi haram armudu yemedi ya, memleketi yese gam yemez!
Ceddi ve emanet kanıyla fazlaca övünen Salih Efendi’nin, kardeşinin yanından gelen birine sorduğu ilk soru onun rütbe, nişan, makam ve mevkie düşkünlüğünü de gösterir: ‘Kardeşim ne yapıyor, hâlâ general olamadı mı?’
Cezayir’de Fransa’ya karşı devletten, ordudan habersiz, ucu sonu belli olmayan bir halk ayaklanmasına öncülük etsin diye hatır-gönülle kendi adamını kaymakam tayin ettiriyor. Cezayir halkının huzur ve rahatını anlamsız bir keyif için feda etmekten çekinmiyor. Amaç; Cezayir önderliğinde, Türksüz birlik… Birliğin kurulmasını sağlayacak vasıtaların başında kuru kavganın değil, bilginin geldiğini savunduğu için kendilerine uymayan Mansur’u vatansever olmamakla, dahası iyice Fransız ve farmason olmakla itham ediyorlar.
Salih Efendi, -kendi düşük karakterinden dolayı- Râşid yüzünden başına gelen onca felaketten sonra doğru yolu buluyor.
Râşid Efendi(!)
Bu Raşid Efendi -efendiliği batsın- akıllara
ziyan biri. Tıknaz, zayıf, çarpık, köse, sinsi… Tipolojide hilekârlığa, fitne
ve fesada işaret ne kadar kötü sıfat varsa Raşit’in mayasında mevcut.
Kendine göre adam seçmede pek mahir olan Râşid, birçok cinayeti ve suçuna şahit olduğu, bir de idamına iki gün kala hapisten kaçırdığı seyis İbrahim’i, -tüm bunlarla şantaj yaparak- yeni suçlara itiyor. Genelev sermayesi biriyle, huylarını değiştirmediği hâlde, kötü işlerinde kullanmak için evleniyor.
Toparlayabilirsek
Üsküdar’a gideriken’de kâtiplere düzülen methiyeler; o dönemin aklı
beş karış havada kızlarınca sırtını devlete dayamış, hayatını güvenceye almak
adına, belki de farkında olmadan süper emici sünger gibi sülükleşmiş memurlara
gösterilen iltifatı anlamamıza yardımcı olur. Özelde, sivilde beş para etmez
adam(sı)lar, hatır gönül sebebiyle bir koltuk sahibi olunca kendi
mesabesindekilerce taltif ediliyorlar. Tanpınar’ın Huzur’unda bir tacirin;
‘devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların saadeti’nden bahsedip
kendi işinin belirsizliğinden yakınması da aynı saikledir. Yine Huzur’da İhsan’ın
ağzından -günümüz eğitiminin bolca kâtip yetiştiren sistemini özetleyen
ifadelerle- şöyle yakınılır: ‘Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle
karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat
hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu
gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı âdet edindik. Bu
çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak,
bir kısım yarı münevver hayatı kaplayacak… O zaman ne olacak? Kriz… Hâlbuki
maarifi, istihsalin yardımcısı yapabilir ve dâhili eşanjı artırabiliriz. Bütün
mesele burada…’
Not: Turfanda mı, Yoksa Turfa mı; Mehmed Murad, Bordo-Siyah
(Klasik Yayınlar)/ İstanbul
[i] Tevfik Fikret’ in; ‘yiyin efendiler yiyin, bu han- ı iştiha sizin/ doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin’ derken kastettiği kişiler işte bunlar.
Yorumlar
Yorum Gönder