Bir zabıt-ı ahvâl: Ahmet Murat
Bir zabıt-ı ahvâl: Ahmet Murat
Ahmet Murat… 1971’li değil, 1931’li. Karamanlı değil, Grozni’de doğmuş. Şair değil, dermatolog. Soyadı Özel değil, Murat. Şu değil bu, şöyle değil böyle…
Şair Ahmet Murat ile karıştırmayalım diye. Kendimden biliyorum, ben de bu isim benzerliği vesilesiyle tanıdım kendisini. 2009’da misafirler arasında şair Ahmet Murat’ın da olacağı bir toplantıya katılacaktım. Teessüf ki kendisinden bihaberdim o zamanlar. Şiirine âşina olmak amacıyla kitaplarını temin için internetten sipariş verdim. Gelenler arasında bir anı kitabı da vardı ve ilk cümlesinde Ahmet Murat’ın 1931’de Grozni’de doğduğu yazıyordu. Oysa benim tanımak istediğim Ahmet Murat, en azından orta yaşlarda ve Karamanlıydı. Ziyanı yok, fazla kitap yer kaplamaz. Almıştım bir kere, okuyacaktım. Okudum, iyi de oldu. İkinci Ahmet Murat’ı da “cehalet sonucu” gıyâben tanımış oldum. Bir “zabıt-ı ahval”le daha eski İstanbul’a yolculuk yapmış olduk böylece. Sokak Sesleri ile Nusret Özcan’ın elinden tutup Eyüp’te dolaştıktan iki yıl sonra, Kayıt Dışı Anılar eşliğinde de Ahmet Murat’la Beşiktaş’ta seyrettik. İki kitap için çok kısa bir kıyas yapacak olursak; birinin Fatih’i temsilen Eyüp’ü, diğerinin Harbiye’yi temsilen Beşiktaş’ı anlattığını söyleyebiliriz. Renkli bir Anadolu mahallesini anlattığından olsa gerek Sokak Sesleri daha bir bizden gibi. Bu kitapta ise sanki Dostoyevski romanlarından çıkmış bir Rus ailesinin yaşamı var. Rusya’dan gelmeleri de zihnimde böyle bir izlenim bırakmış olabilir.
Madem öyle bir zan oluştu, Rusya’dan devam edelim. Aslen Artvinli bir babadan olma, Karslı bir anneden doğma ağabey ve kız kardeş arasında ikinci çocuk olarak Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de dünyaya gelmiş. Rusya’da adı Yuri imiş. Anne babası -birçok kişinin öldüğü- tıka basa trenle yolculuk yaparak göç etmişler oralara. Sonra 1938’de İkinci Dünya Savaşı patlak verince eski tip bir yolcu gemisiyle Rusya’dan Türkiye’ye göçmüşler.
Kendilerini “tutucu bir çevrede sosyal ilişkilere açık bir aile” olarak tanımlıyor. Anlaşıldığı kadarıyla babası maharetli, eldekine razı olmayan, sürekli kovalayan, yenilikçi, usta yapılı bir adam; annesi hem ev işlerini çekip çeviren hem de işyerlerinde aile bütçesine katkıda bulunan, atılgan bir kadın. Babası için, esnaf damarından mütevellit, gelir gelmez kendi işinin başına geçmesi ve büyüterek devam etmesi gösterilebilir. Annesini ise aktardığı şu olay anlatır: Türkiye’ye geldiklerinde kaymakamın yanında babasını “Hey Rus!” diye çağıran bir polise annesinin “Ne demek Rus! Rusya’da ‘hey Türk’ diye çağırdılar, memleketimize geldik, ‘hey Rus’ olduk.” diye çıkışması sonucu babacan kaymakam işgüzar polisi bozmuş, anasının gönlünü almış.
Rusya’daki âdet ve hususiyetlerden birkaçı hem ilginç hem de bizle irtibatlı olduğu için önemli olsa gerek. Mesela: Rusya’da dondurma külâhta değil, kâğıt helva arasında; karpuz da dilimlenmek suretiyle kabuğundan tutup ısırılarak yenirmiş. Rusya’da çay içilmeyecekse bardak ters çevrilir, kaşık da üstüne konurmuş. Bizim batıda düz bardak üstüne kaşık konur, doğuda ise -kıtlama usûlünden dolayı kaşık olmadığı için- bardak yan yatırılır. Ruslar işi garantiye alıyor demek ki.
Koyu bir sohbet esnasında fokurdayan semaverden en az 3-5 fincan çay içmek âdettenmiş. Sırası gelmişken Funda Özsoy Erdoğan’ın Türk Edebiyatı Dergisi’nin 450. Sayısında (Nisan-2011) bir alıntı yapalım: “Sert ve sarı renkteki kelle şekerleri ağza alınarak çayın öyle içildiği kıtlama usûlü bize Rusya’dan gelmedir. Hem şu soğuk su ile ılık hâle getirilerek yapılan çok açık ‘paşa çayı’mız var ya, daha ziyade çay içmeye hevesli çocuklara içirilen, işte o da Rusya’da çok açık hazırlanan ve adına ‘offizersky çay’ (subay çayı) denilen çayın kültürümüze uyarlanmış hâlidir. Aslında semaverin anavatanı da Rusya’dır. Rusçada ‘sama’ (kendi) ve ‘varit’ (kaynamak) kelimelerinden oluşturulmuş ‘kendi kendine kaynatan’ anlamında bir kelime.”
Kitaptaki olaylar, elbette kronolojik bir sıra takip etmemekle birlikte, göçten sonra yoğun olarak Beşiktaş’ta geçiyor ve çocukluk yıllarından fakülte sonuna kadar geçen zaman dilimini (30’ların sonu, 40 ve 50’ler, 60’ların başı) kapsıyor. Çeşitli bilim konferansları vesilesiyle gittiği uzak ülkeleri de, çocukluğunda hafiyecilik oynadığı mekânları da (harp zamanı kazılan sığınak, Barbaros parkından kaldırılan oduncuların yeri, İnönü’nün evinin olduğu yerde yapılmak istenen ve yarıda kalan cami inşaatının temelindeki taşlık) öğreniyoruz. Baştaki akıcı ve detaylı “Beşiktaş anatomisi”ni okurken oradaki tüm yapıları yıkıp anlatıldığı gibi bir mimarî çalışma yapsak, eski Beşiktaş’ı tahayyül edebiliriz. Böylece altları dükkân, hemen hepsi iki katlı evlerin sahipleriyle bir ünsiyet bile kurabiliriz. Çünkü ilerleyen sayfalarda geçen olaylardaki kişiler hep buralarda ikamet ediyor.
Gençlerin hayalleri, yaşlıların ise hatıraları daha çoktur. Stephen Hawking gibi 70 yaşında bile şöyle diyorsanız, asla hayal ve hedeflerinizden vazgeçmezsiniz: “Ölmek için acelem yok, öncelikle yapmak istediğim çok şey var.” Fakat toprağın altındaki tanıdıklarınız üstündekilerden fazla olmaya başlayınca, artık hatıra yazmaya başlasanız iyi edersiniz. Anı kitabı yazarları hâliyle 60’lı 70’li yaşlarda oldukları için, onların gençlere göre hassas duygularına halel getirip getirmediğimizden emin olamıyoruz. Kitapta bahsi geçen insanların birçoğu vefat etmiş olduğundan yazarın onlar hakkında söylenen sözlere karşı sorumluluğu daha çok artıyor. “Eksildikçe, damaklarda buruk bir tat bırakan eskiler” saygıyla anılmayı hak ediyorlar.
Elbette bu kişiler, olaylar çoklukla sadece bu kitapta kayıtlı. Biz ne kadar kaydedilmiş desek de yazarın kitabına uygun gördüğü başlık “isimsiz kahramanlar”ı da çağrıştırıyor. Gayriresmî tarihe “kayıt dışı” ve şanları bize ulaşamamış büyüklere “isimsiz kahraman” denmesi aynı sitemden mülhemdir. “Resmî tarih bilmese de, bilen bilsin.” havası var. Özellikle yakın tarihimizi resmî belgeler kadar böyle sübjektif kitaplar yoluyla da “zabıt-ı ahval”lerimizden takip etmemizin elzem olduğunu düşünüyorum.
Ahmet Murat, hayatında -direkt hayatî- bazı dönemeçlerden geçmiş. Annesi babası tıka basa vagonlarla, ölümüne yolculuk yapmaya zorlanmış. Hayatında bir kere at yarışına gitmiş, onda da ortalık karışmış, tribünler yakılmış. İstanbul’a yeni geldikleri zamanlarda üç kardeş sokakta anne babalarını beklerken bir çocuk hırsızı tarafından kaçırılmaktan son anda kurtulmuş. Bu tür aksaklıklar kazasız atlatılamadığında hatıraların içine daha fazla acı katılıyor tabiî.
Kitaptaki anılar birçok başlıkla bölünmüş olsa da, her konuya hemen her başlık altında değişik veçhelerden yaklaşması hoş bir okumaya fırsat verirken zor bir çözümlemeye de kapı aralıyor. Zor olsa da yazarın üslûbunu akıcı kılan sebep; belli bir konuya saplanmaması, meseleler arasında ulama yöntemiyle bir sayfada belki 8-10 konudan bahsetmesidir. Bu yazıdaki bölümler de -başlıklar benim inisiyatifim olmakla beraber- kitabın muhtelif sayfalarından derlenmiştir.
İnsan ister istemez, “Yoksa bu hatıralar, detaylar, ileride gün yüzüne çıkmış küçük küçük notlar mı?” diye soruyor. Herkesin harcı olmayan bu kadar ayrıntıyı hatırlaması Evliya Çelebi’deki abartıyı andırıyor. Bunun yanında söylemem gereken bir şey var: Notlardan çok Hüsrev Hatemi’nin de gençlere tavsiyesi “zabıt-ı ahval”liğin, ayrıntılara inmede kolaylık sağladığını görüyoruz. (Hatemi’nin Ömür Süvarisikitabına başka yazılarda değinmek lâzım. Ondan da alıntı yapmaya kalksak yazının altından kalkamayız.) Bunu yazar şu şekilde açıklıyor: “İnsan yaşlandıkça yeni olayları ne kadar unutuyorsa, eski anılar bir o kadar öne çıkıyor.” Kitabın notlardan oluşmadığını, isimlerin, sayıların spontane ve o dönemden kalma olduğunu söylüyor. İşte bazı detaylar: Numaralarıyla beraber sınıf arkadaşları; hammaddeleri ve ince detay şekilleriyle ev eşyaları; lakaplarıyla, fizikî ve ruhî özellikleriyle birçok futbolcu veya meşhur kişi; üç boyutuyla harp zamanında kazılan sığınak ve fiyatlarıyla birçok malzeme.
Eski Beşiktaş’ın hüviyeti
Bazen insana, bazen olaya, bazen de mekâna yakınlaşarak bir dönemin zabıtlarına şahitliğimizde bize kolaylık sağlayan bu notlardan eski Beşiktaş’a dair bir iki anekdot.
Ihlamur Kasrı’ndan Mecidiyeköy’e kadar kırlık olan alanda bir iki salaş teneke evden ibaret bir köy varmış. Maçka’dan Dolmabahçe’ye inen Bayıldım yokuşu, o zamanlar, pek geçilmeyen toprak bir patikadan ibaretmiş.
Çöpleri mavnalarla Hayırsızada açıklarında Marmara’ya dökülen İstanbul’un nüfusunun 1 milyon bile olmadığı yıllar. Beşiktaş ise herkesin birbirini tanıdığı, kanaatkâr insanların yaşadığı mütevâzı bir kasaba hüviyetinde, evleri kâgir, dükkânları salaş bir köydür. Bahsi geçen salaş dükkâncıkları hayal etmekte fazla zorlanmıyorum. Çünkü on dokuz mevsim (2009-2014) yaşadığım Hakkâri’nin göbeğinde -peyderpey yıkılsa da- onlardan bolca vardı.
Şimdilerde çevresindeki evlerin üst katlarından “deniz görme parası” da alınan Abbasağa parkındaki devasa ağaçlar o zaman birer fidanmış. Fidanlar ağaç olur da yollar durduğu yerde durur mu? Üst üste atılan asfaltlar sebebiyle dükkân tezgâhları neredeyse yol hizasına geldi.
Harp zamanı lisedeyken İnönü Stadyumunun inşaatı karşısındaki çayırda sütçü beygirini otlatırlarmış. Barbaros heykeli ve Yıldız parkı gibi, ilk beş yıldızlı otel olan Hilton’a da o yıllarda kavuşmuşuz.
Rusya’da tramvay biletçileri ve vatmanlar kadınken, Beşiktaş’ta çalışan kadın sayısı iki elin parmaklarını geçmezmiş. Bunun sebebi sosyal hayatın ve yönetim şeklinin farklı olmasıdır. Evde yapacak bir sürü işi olan kadın dışarıda nasıl çalışsın. Başka duyarlılık veya teknolojik mahrumiyet diğer sebepler olarak sayılabilir.
Mustafa Süzer’in gökdeleninin bulunduğu sahada alt alta iki kır kahvesi mevcutmuş. Gökdelen ve kır kahvesi yan yana. Tam da gelişme havasında bir şehri anlatıyor. Gerçi şimdilerde plazalarla naylon evleri tel çitlerin ayırdığını göz önüne alırsak 70 senede ne kadar geliştiğimizi varın siz düşünün!
Amerikanlaşma
O zamanlar Missouri Zırhlısı’nın ülkemizi “ziyareti” sebebiyle valilik talimatıyla Karaköy’de bir kısım evler boyanmış. (Atatürk Olimpiyat Stadyumundaki ilk maçlarda da bunun stat etrafındaki evlerin görünen kısımlarında da olsa uygulanması, aklı evvel birinin o dönem günü kurtaran formülü hatırlamasıyla yapılmış olsa gerek.) Japonların, teslim anlaşmasını imzaladığı bu geminin ülkemizde sevinçle karşılanması, herhâlde büyükelçimizin 16 aylık naaşını ve Anıtkabir’e dikilecek bayrak direğini getirme lütfüne karşılık şaşkınlık ve aşağılık psikolojisinin bir tezahürüdür. Tam da -sözde- demokrasiye adım attığımız ve Amerikan hayranlığının iyiden iyiye gün yüzüne çıkmaya başladığı yıllar.
Sinemalarda taksitli satış reklâmlarının başlaması, Ruslarla aramız bozulduktan sonra Rus salatasının Amerikan salatası adını alması, Ruslara ayı denmesi, Amerikan kütüphanesi açılması, Rum bir berberin sosyal değişime ayak uydurarak dükkânını sandviç büfesine çevirmesi, Missouri’nin ziyareti sonrası ayaküstü birahanelerin revaç bulması gibi örnekler bunlardan bazılarıdır. “Galip zalim de olsa kural koyma hakkına sahiptir.” düstur-u kepazesinin bilinçaltı ve üstündeki etkilerinden kaynaklanmaktadır tüm bunlar. Düşünsenize, giyilen donlar bile Amerikan bezinden dikilmeye başlanmış. Sonra -söylendiğine göre askerî üs izni karşılığı- gelen Marshall yardımları ve kötü süt tozu ile bisküviler de bizi montaj sanayiine mahkûm eden keskin bir başlangıcın somut habercisidir.
İlerlemeciler
Ülkemizde daha toplu iğne dahi yapılamadığı (!) dönemlerde çarıktan, ayakkabı havası verilmiş lastiğe geçiş, medeniyet yarışında kazandığımız bir merhale olarak algılanmış. Yer yokluğundan da olsa beyaz eşyaların göz önünde bulunması, gelenlere karşı şuuraltında bir nebze kasılma vesilesi teşkil edermiş.
“Şevket teyyare ile Rizeyedur.” cümlesi, o dönemde hayli kısıtlı olan uçak seferlerine dâhil olmanın kişi için nasıl bir pâye olduğunu anlatmaya yetiyor. Kontrol ve ikmal sebebiyle kısa mesafelerde bile birkaç kere aktarma yapıldığı yıllarda o dönemin kalburüstü zevâtından Nuri Demirağ’ın teyyare fabrikasının Beşiktaş’ta olması, oralılar için uçağa binme işini daha kolay hâle getirmiş olsa gerek.
“Apartman kültürü henüz yok, insanlar genelde iki katlı olan evlerde otururdu.” Şimdilerde sınıf atlama sembolü olan müstakil villa/köşk yerinde yetmiş sene önce apartmanlar varmış.
Alaturka evlerde kahve ikramı yapılırken, alafranga evlerde misafire likör ikram etmek modernleşmenin gereği gibi algılanırmış. Hüsrev Hatemi Cafcaf’ın Yaz-2011 sayısında şöyle der: “O yıllarda Nişantaşı, Beyoğlu veya Taksim’de yaşamış olanlar, çoktan beri misafire bisküi ikram etmeyi ayıp sayarak kek veya pasta ikram ederlerdi.”
Şair Ahmet Telli de çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış yazılarından oluşan Buradayım Sözümde kitabında o dönemlere tekabül eden hatıralarından bazılarını anlatır. 50’li 60’lı yılların Ankara’sından bahseder biraz. İnönü ile ansızın bir karşılaşmalarını, kendisine gülümsediğini ve o dönemde halk nezdinde İnönücülüğün ilericilik sayıldığını söyler. Kızılay’a giremeyen halk da böyle mi düşünüyordu, yoksa dalkavuklara özgü bir şey miydi bu? Ankara’nın o yıllara ait gece fotoğrafının olmamasının izahını herhâlde yoksulluk ve teknolojik yetersizlikle açıklayabiliriz. Siyasete el atarsak -belki- İkinci Adamın köylüleri Kızılay’a sokmamasıyla ilişkilendirebiliriz dolaylı olarak.
Sinema
Ahmet Murat, sektör olarak da takipçisi olduğu sinemaya hayli mesai harcamış. Sadece seyir için değil sinema salonu, bir buluşma yeri aynı zamanda. Ele para geçince gidilecek yegâne adres. Bu uğurda küçük işçilikler bile yapılırmış. Pazardan dönen kadınların yükünü taşıyarak ve sinema önünde satış yapan fındıkçılara çotanak -çenek- ayıklayarak yardım edip kazandıkları parayı, çok sevdikleri ve bazen aynı filme 7 defa gittikleri sinema salonlarına yatırırlarmış. (Sadık Battal’ın da aynı saikle bir filme 17 defa gittiğini biliyoruz, Asıl Film Şimdi Başlıyor kitabından.) Bu -belki de dönem açısından zorunlu- sinema sevdasındaki ifratı anlamak, hak vermek lâzım. Şimdi torunu internette günde 3-4 saat geçiriyorsa, Ahmet Murat’ın da şaşırmaması lâzım gelir.
50’li yılların ilk yarısında sinemada Avare-Awaara (Raj Kapoor, 1951) filminin etkisi halk tabanında öyle yayılmış ki, her köşeden birbirine “Avaramu!” diyen sesler yankılanır olmuş.
Şu önemli tespitler dikkate şayan: Milletçe ıstırap çekmekten zevk duyduğumuzdan, konuların çarşaf çarşaf ağlanacak olayları içermesi, marazî bir tatmin sağlardı. Arada bir gösterilen yerli filmlerde oynayanlar genelde tiyatro sanatkârları olurdu. Şimdi de sinemadan dizi filmlere geçiş yaptı tiyatrocular. Televizyonun gelişmesi, her evde bedava 20-30 kanalda her gün birkaç filmin oynatılması, sinema sanayiini baltalayan birinci faktör olmuştur.
Ahmet Telli, mezkûr kitabında “Sinema salonu önündeki dondurmacı ve keten helvacıların tezgâhları unutulur mu hiç.” diye hayıflanır. O da hızlı bir sinema takipçisi olarak “Ne çok yalnızdık sinemalar olmasa” demiş bir şiirinde. Yazlık sinemalarda dünyayı tanıyan bir nesildendir o da.
Kovboy filmi izlendiği günün akşamı, herkes filmi biliyor olmasına rağmen, tekrar tekrar birbirlerine hareketli ve efektli bir şekilde anlatırlarmış. Hızlı sinema furyasına ancak babaları yetişen 90’lar kuşağı olarak bizler, çarşamba sabahları yemin töreninde Mahallenin Muhtarları’nı (1992-2002)[1], cumartesi günleri de Süper Baba’da (1993-1997) ne olup bittiğini mahallede konuşurduk.
6-7 Eylül olayları
O zamanlar masumâne kız arkadaşla açık hava, bol güneşten başka gidilecek tek yer sinemalar olduğu için yazar, 6-7 Eylül olaylarının başlangıcında da sinemada olduğundan ancak dışarı çıkınca görüyor hengâmeyi. (Ben de Gezi olaylarıyla ilgili ilk çatışma görüntülerini ve açıklamaları İran’da otele girdiğimizde elimizde valizler, soru dolu gözlerle bize bakan görevliyi görmeden şaşkın bir vaziyette odaklandığım ekranda görmüştüm. 15 Temmuz gecesi de telefonu interneti kapatmış, bir kitap tashihiyle uğraşırken komşuların telaşla duyurmasıyla köprünün kapanmasından yaklaşık iki saat sonra haberimiz olmuştu olaylardan.)
O dönemde görevli bir polisin anlattığına göre organize gelen grup hakkında şu gözlemlerde bulunuyor: “Nereden geldikleri belli olmayan, o zamana kadar Beyoğlu’nda görmeye alışmadığımız karanlık yüzlü, nefret bakışlı, aşağılanmışlığın kompleksini kusma imkânı bulmuş bir grup.”
Ekspres’in “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı.” manşeti üzerine yetkili merciler, Rumlara ders olsun diye, başlayan olaylara zamanında el atmamış.[2]
Atatürk’ün cenazesini tam 15 sene müzede bekletenlerle Selanik’teki evinin bahçesine bomba atıldı diye galeyana gelenler aynı kişiler olmamalı değil mi? Gece bomba atılmış, öğlen radyoyla, akşam da yıldırım baskılarla (tek bir gazete 290 bin adet) halkı çabucak yönlendirmek için yapılan faaliyet insanın aklına “medya denetimi”ni getirmiyor değil.
Kıtlık, fakirlik
Buzdolabı olmadığından yiyecekler buzcudan alınan buz ile soğutulurmuş. Lokantaların vitrin camları, görüş seviyesine kadar, yağlı boya ile -olmayan imrenmesin diye- boyatılırmış. (Aslolan paylaşmak olması gerekirken…) Şekerin fiyatı 27 kuruşlardan birden 5 liraya çıkınca, çay, kuru üzümle içilmeye başlandığı gibi, helvaların yerini de “bulama” kalıpları almış. Gazeteye sarılarak verilen bulamadan gazetenin pis ve etrafa yağ bulaştırmasından dolayı kimsenin şikâyet edecek durumu yokmuş. Onlar, amcasının getirdiği kurşun kalem, silgi veya bir portakala sevinip cilalar gibi saatlerce avuçlarken, televizyonda gördükleri meyve sepetine neden kimsenin dokunmamasına acayip hayret ederlermiş.
Misina olmadığı için, atı ürkütmeden kuyruktan ustaca çekilen birkaç telin birleştirilmesiyle şartlara göre işe yarar bir olta yapılabiliyormuş. Bir balonun etrafına pamuk sarıp üzerine bez dikilerek yapılan ve oyunun en güzel anlarında sert bir müdahaleyle patlayıveren topun yanında meşin top sahibi olmak mahalle takımında yer almanın garantisiymiş.
Yatılacağı sırada sobadan alınan korlar -pikniklerde ızgara yapmak için kullanılanla karıştırılmaması gereken ev tipi- mangala yerleştirilir ve yatak odalarına konurmuş. 60’lı yıllara kadar kalorifer sadece -mektepler hariç- resmî binalarda varmış. 90’larda okul hadememiz İbrahim ağabeyin sabah biz yerleşirken tek başına bütün sınıfları dolaşıp, on küsur sobayı tutuşturup, gün içerisinde de devamlılığını sağlayıp, akşam temizlik ve ertesi güne hazırlaması ne kadar meşakkatliydi kim bilir.
Harp zamanı işçiye bir, yetişkine yarım, çocuğa ise çeyrek ekmek karne usûlüyle verilmeye başlanmış. Francala ekmek, avamın tüketeceği bir şey değilmiş.
Ekmek gibi, genelde evlerde kullanılan kok kömürü de karneyle her haneye 500 kg. verilirmiş. 50’li yıllarda mutfaklarda ekseri -tek dezavantajı istenilen ölümlere refakat etmesi olan- havagazı kullanılırmış. O da tahditli verilirmiş. Üretilen miktar şehrin artan nüfusuna ayak uyduramayınca, musluklardan havagazının gazından çok havasının gelmesi, vatandaşa “havanı alırsın” denmesinin milâdıymış.
40’lı yıllarda bazı semtlerde sokaklar, görevliler tarafından yakılıp söndürülen gaz lambalarıyla aydınlatılırmış.
Muhallebi
Muhallebicilere süt verdikleri için her akşam tepe bayır aşarak ne kadar süt istediklerini sorarlarmış ağabeyi Ali ile. Telefonla sormak nerde… Dükkânın ihtiyacı olan tavuğu getirirken tramvaya canlı tavuk ile binmek yasak olduğundan arka sahanlıkta kolu dışarıda, tavuğu ayaklarından tutarak taşırmış.
Muhallebicilikte İstiklâl Caddesi ulaşılmak istenen son merhaleymiş. Saray Muhallebicisinin ortağı Kadir Topbaş’ın amcası Hasan Topbaş, Keremoğlu Muhallebicisi olarak işlettiği binayı McDonald’s’a kiralamış.
Kendi dükkânlarında çalışanlar bazen memleket yemekleri yapıp hep beraber kaşık sallarlarmış. Bunlardan kavut haşılı, bizim de aşina olduğumuz bir yemek olarak çocukluk günlerimden hatırası olan bir yiyecektir. Unun tavada kavrulması ve su ile bulamaç hâline getirilmesinden oluşan bir haşılmış. Yuvarlak bir bulamaç şeklinde toplanır, göbek kısmı çukurlaştırılır ve buraya kızgın yağ dökülür, bir bulamaçtan bir yağdan alınarak yenirmiş. İçi bayılanların şekerli su içmelerini de okuyunca, komşumuz Rıza amcanın kavut haşılı -biz papa derdik- yedikten sonra büyükçe bir tas ile kana kana şekerli su içmesini şimdi daha iyi anımsıyorum. “Van’daki bir kahvaltı salonunda” buğdayın kavrulmasıyla oluşan bulamacın üstüne bal dökülerek hazırlanan haşılı ılık bir şekilde masada görünce ismini sorduğumuzda aldığımız cevap bizi sevindirdi: “Kavut.” Tabiî Vanlılara göre kavut, Van’ın yöresel yemeği olduğu gibi, Karadenizlilerin böyle bir şey iddia ettiklerini duymamakla beraber, onlar adına şimdi ben iddia edebilirim.
Millî Koruma Kanunu nedeniyle kiralar dondurulduğundan kiralanacak yerden çıkan kiracı hava parası talep ediyormuş. Babası da muhallebici dükkânı kurmak amacıyla 27.000 lira hava parasını denkleştirebilmek için simsardan 10.000 lira almak zorunda kalmış.
70’li yıllardan sonra muhallebicilik gerilemiş, yerini giderek kebap kültürüne devretmiş. Bu gerilemede piyasa şartları, ekonomik koşullar kadar alışkanlıkların değişmesinin de rolü vardır. Bu kültür elbette “şehrin yeni sakinleri”yle beraber gelmiştir. Şener Şen Muhsin Bey olarak aynı yıllarda (1981) Ali Nazik’i nazikçe haşlamamış mıydı: “Bütün şehri kebap kokuttunuz.”
Spor (Güreş ve futbol)
Hâliyle futbol, güreşe göre kitapta da hayli fazla yer alıyor. Futbol maçları mahallî lig çerçevesinde oynanırmış. Maç öncesi sabaha kadar stat kapısının açılmasını beklerlermiş. İstanbul’un üç büyükleri daima başa oynar ve birbirlerine karşı aldıkları sonuçlar şampiyonu belirlermiş. Büyük takımın küçük takıma gol atması sonrası “deli danalar gibi aşırı sevinç gösterileri” söz konusu değilmiş.
Radyo ve televizyondan haber alma imkânı kısıtlıyken, nereden bildiklerini bilmediği, ismini güzel kurtarış yapanlara taktıkları Zamora[3] diye bir kaleciden bahsediyor. Her mahallede değişik şöhretlerin efsaneleşmesi bizim nesille başlamamış demek ki. Ayrıca Fransa ve İtalya, millî maçlara hep B takımları ile gelir, bizi yenip giderlermiş.
Bugün futbolun veya diğer spor nevinden uğraşların gölgesinde de olsa güreşe olan yoğun ilginin sebebinin ata sporumuz olmasının yanında, 1948 Londra olimpiyatlarında alınan parlak sonuçlar olduğunu öğreniyoruz. Olimpiyatlardan sonra ciddi bir çalışma ortamı sağlanması için lise talebelerine tatil aylarında bir iki hafta askerî kamp zorunluluğu getirilmiş.
Sporcuların, futbolcuların mütevâzı hayatları olduğu ve arta kalan zamanlarında mahalle kahvelerinde göründükleri, antrenmanlarını halkın gündelik rast gelebileceği yerlerde yaptıkları, bir boksörün sonraları elektrik ve havagazı sayaçlarının kontrolünü yaptığı yıllar.
O zamanlar
Kitapta “o zamanlar”ın çokluğu vesilesiyle “bu zamanlar”la sıkı bir mukayese imkânı bulabiliyoruz. “O zamanlar”dan önemli ve ilgi çekici ayrıntılar:
Karartma günlerinde muhtemel bir hava saldırısına karşı şehri koruyacak olan birliğin cephanesi bir gece patlamış ve etrafa saçılan mermileri toplamak çocuklar için eğlenceli bir uğraş olmuş.
O zamanlar Ahmet Haşim’in kendine ait iskemlesinde Orhan Veli’yi beklediği Degüstasyon birahanesine kim bilir başka hangi kalburüstü edebiyatçılar devam ediyordu? Sonraları Çankaya’ya terfi eden Semra Özal’ın bir zamanlar İstanbul milletvekili Ziya Karamürsel’in “köşkünün müştemilatında” oturduğunu öğreniyoruz.
İnönü Stadı yapılırken oradaki gazhane kaldırılmış. Küçük Çiftlik Parkındaki ikinci gazhane de yıllar sonra sökülmüş.[4]
Yazar, gerek ekonomik sebepler gerek üçkâğıtçılıktan dolayı birçok şeyin o dönemlerde de bozulmaya başladığından bahsediyor. Bir Asur Kitabesi’nde bile “Bu son günlerde dünyamız bozuluyor, her tarafta rüşvet ve yozlaşma, herkes kitap yazmak istiyor ve öyle görülüyor ki, dünyanın sonu yaklaşıyor.” dendiğine göre, şimdilerde “çakma”sı olmayan bir şey göstermek mümkün mü acaba!
Çeşitli sokak satıcıları ve esnaftan bazıları şunlardır: bozacı, demirci, deve sırtında mangal kömürü satıcıları, helvacı, kömürcü, leblebici, macuncu, nalbant, oduncu, simitçi, sucu (saka), şamtatlıcı, pamuk helvacı, turşucu, yoğurtçu…
Para ve gereç istemeyen ucuz oyunları şöyle sıralayabiliriz: çelik çomak, mile, topaç, uçurtma…
Yetiştikleri yer ile anılan mahsulleri de eksik bırakmayalım: Alibeyköy mısırı, Arnavutköy çileği, Çengelköy salatalığı, Yedikule marulu… Şimdiki Kanlıca yoğurdunun o dönemde nam salmış Silivri yoğurduna kıyasla kendine pek bir tat vermediğini söylüyor. O zamanlar Bostancı ve Yeşilköy taraflarına yazlığa gidilirmiş. Şimdi ne bostan kaldı, ne yeşillik!
Millî Mücadele sonrası yüksek devlet memurları İstanbul’dan biraz uzaklaşmak, kafa dinlemek için izin istediklerinde, işlerin yoğunluğundan gitmeleri mümkün olamıyormuş. Bir çözüm olarak İstanbul’a en yakın sayfiye yeri olan Yalova’yı İstanbul’a bağlamışlar. Böylece hem tatil yapma imkânı bulunmuş, hem de il dışına çıkılmamış. Tabiî Yalova’ya gidenler hep üst düzey bürokratlar olunca da “Kim sever Yalova kaymakamını!” diye bir espri çıkmış ortaya. (Ahmet Nesin’in 28 Ekim 2020 tarihli Youtube videosundan.) “Yalova’ya kaymakam olacağına Ulaşlı’ya damat ol.” da denir mesela.
Şimdilerde bütün ihtiyaç maddeleri sanayi hâline gelip paketlendiğinden, o zamanki gibi kese kâğıdına girip tartılma muamelesinden kurtulmuştur!
Arabaların tangırdamasının mazereti, Avrupa yollarına göre yapılmış olmasında aranırmış. Devrim Arabaları (Tolga Örnek, 2008) filminde arabayı tasarlarken mühendislerin “memleketin yollarının gece hayli karanlık olması”nı göz önünde bulundurmaları da o tarihlere rastlar. 1964’te Almanya’da “arabalarda kemer olmadığı”nı da ekleyelim.
Gazanfer Bilge’nin “yatar koltuklu otobüsleri” reklâm ettiğini yılları Ahmet Telli yazıyor. “Gazanfer Bilge otobüslerini anımsarım Rüzgârlı’dan. CHP’nin biraz altındaydı. Saat başı İstanbul seferlerini ilk başlatan odur herhâlde. Evden kaçışlarımın birinde yedi buçuk lira verip İstanbul’a gitmiştim.” Ahmet Murat da Ankara’ya doğru seğirtseydi muhtemelen tek imkân Gazanfer Bilge olurdu.
Konfeksiyon, mahallede dikilen elbiselerden daha pahalıymış. Eskiyen kumaşlar ters yüz edilip tekrar kullanılırmış. Yırtılan elbiseleri onaran örücüler varmış. Her perakende ticaret kolunda olduğu gibi konfeksiyon da terziliği bitirmiş. Ahmet Murat’la yaşıt olan dedemin, diğer yoksullukların yanında gömlek yakalarını ters yüz ederek çok giydiklerini dinleyince ben de bir gömleğimi 2011’de aynı şekilde kullanmıştım. Dışarıdan hiç anlaşılmadığı gibi rahatsız edici herhangi başka bir tarafı da yoktu.[5]
Yazın çocukların ayakkabı giymemesi, bir masraf kapısının daha kapanması demekmiş.[6] Biz de çıplak ayakla giyildiğinde şılap şılap diye ses çıkaran, düşük bütçeli kara lastiği (cızlavet, Gislaved) çok giydik 90’larda.
İbretlik bir olay: O zamanlar fırınlarda biriken çuvalları daha çok Acemler toplarmış. Börekçi Ali fırına çuval almak için gelen Acemleri ayrı ayrı bodruma indirip kafalarına sert bir cisimle vurarak öldürmek suretiyle paralarını almak istemiş. Cesetleri yakmak için fırına attığından etrafa koku yayılınca yakalanmış ve idama mahkûm edilmiş. “Şimdilerde” diye başlayıp çok şey yazıp sildim. Mevzuları herkes biliyor.
Yazar, kitabının başında maziye hürmeten “o zamanlar” kullanımda olan kelimeleri değiştirmediğini söylüyor. Bugün kullanmadığımız, duyduğumuzda sevindiğimiz birçok kelime, meslekî ve bazı argo tabirler, Rusya’dan gelme kelimeler kitaba tabiî bir şekilde serpilmiş hâliyle. O kadar çoklar ki, insan, 70 sene öncesinde çocukların bile kullandığı hâlde şimdi anlayamadığı bir kelime görünce üzülmeden, kızmadan edemiyor.[7]
Ahmet Murat, tıp doktoru olması sebebiyle fakülte ve hastane hayatı ve meslek gezilerinden de çokça bahsediyor aslında. Ama bunlar başka bir yazının konusu, ben burada oralara pek değinmedim. Sadece şunu aktarayım: Kongrelerde batıya gittikçe bilim, doğuya gittikçe eğlence ön plana çıkarmış. Türkiye’de ise bu husus tam dengedeymiş.
Son söz: Yazarın 50 senelik bir dilimi hızlıca anlattığı, “hızlandırılmış yaşamöyküsü” dediği son bölümün özellikle son iki sayfası, ahir ömründe birinin derin bir ıstırap neticesinde “ciğerden kaleme kan çekmek suretiyle kâğıda kazıdığı” dünkü kıtlık, bugünkü bolluk arası mukayeselerden oluşan hayıflanmalar silsilesinin okuyucu tarafından sakin ve yavaş bir şekilde tekrar tekrar okunmasını ısrarla tavsiye ediyorum.
· Kayıt Dışı Anılar; Ahmet Murat, YKY, 2007, 1. Baskı
[1] Bu kitap için detaylara baktığımda gördüm, Mahallenin Muhtarları’nın 2002’ye kadar yayında olduğunu. Bu benim için hayret verici bir bilgi oldu. Ben onun da Süper Baba gibi birkaç sene sürdüğünü düşünmüşümdür hep konusu açıldığında. Bizimkiler’in 16 sene yayınlandığı hep konuşulur. Çocuk oyuncuların yetişkinliğe evrildikleri bir setten bahsediyoruz. On yıl da, on altı yıl gibi uzun bir süre diziler için.
[2] O zaman “harp yıllarının ve yokluğun kavruk nesli”nden olan kendi devrelerinin (56’lılar) tıbbiyede önünü açan 27 Mayıs Darbesi’nde DP’nin gerginliği yumuşatacak herhangi bir girişimde bulunmadığını da aktarıyor. Bunun gibi 1 Mart 1958 tarihli Üsküdar Vapuru faciasında da DP iktidarının öncesinde tedbirsizlikten, sonrasında gevşeklikten dolayı suçlu olduğunu araştırmacı Atilla Oral’ın geniş hacimli Üsküdar Faciası kitabından öğreniyoruz.
[3] Ricardo Zamora Martínez: 21 Ocak 1901’de Barselona’da doğdu. 8 Eylül 1978’de aynı yerde öldü. İspanyol-Katalan kaleci ve teknik direktör. Espanyol, FC Barcelona ve Real Madrid formalarını giydi. Bu takımların formasıyla 6 kez Copa del Rey, 3 kez de La Liga şampiyonluğu yaşadı. 1934 FIFA Dünya Kupası'nda İspanya millî futbol takımının formasını giydi.
[4] 2008’de Kadıköy’deki Hasanpaşa İETT garajının arka tarafında bir öğrenci evinde 6 ay ikamet ettim. İçini görebildiğimiz gazhane artığı binalar da yazarın anlattığına benzer tam hafiyecilik mekânıdır.
[5] Sezer Sezin ve Münir Özkul’un başrollerini paylaştığı, Münir Özkul’un ilk kez jönprömiye olduğu Kalbimin Şarkısı (Lütfi Ömer Akad, 1956) filminde de Perihan Münir’e “pijamasının yakasını değiştirdiği”ni söyler.
[6] Şimdilerde de, başka bir dolu olumsuzluğunun yanında, Korona sebebiyle evde kalan çocuklar için aynı şeyi söyleyebiliriz elbiseler yönünden. Küçük gelmesine yapacak bir şey yok, çocuklar kirlenmiyor dedik de büyümüyor demedik ya.
[7] Amfizem(li hindi), anamnez, avara kasnak, Barkın, Beklan, bıçkın, bungalov, ceride, çakşır, çapaçul, çenek, çimmek, çiriş, didon, duhuliye, frijider (marka olmasına rağmen buzdolabının o zamanki adı), getr, gusto, hafiye, haf, hafta sekiz gün dokuz, halaskâr, hâli (sahipsiz), haşıl, hışır, hidrosefal toraman, ıskarmoz, iaşe, ibate, ifrazat, iskele babası, ispermeçet mumu, istiab, kâ(r)gir, kaide (insanın arkası manasında), kamineto, kapitone, karpit, katalitik, kavaf, kavas, kavut, kıtıpiyoz, kifaf, kliantel, koster, kurander, kuymak, lahuz, lakaydi, lambo, logore, mahdut, mani(k), mavna, mayi, memnu, meşrutiyet zamparası, muşta, mükeyyifat, mümarese, münakalat, müskirat, müştehî, nedbe, nekre, okazyon, örücü, pandazotu, pektoroleki (keçi sesi), potpuri, promenat, röprezant, sadme, salaş, samüs, santrafor (merkez muhacim), santrhaf, sayz (beden), serazat, Serkisof, sıkla (altına kaçıran), sıraca, siklamen, siklus, snop, sulkus, sübye, şivester, şuavari (ışık gibi), taharri memuru, tahdit, tahta bavul, tanzifat, târik, tenvirat, tevekkeli, yalamalı dudak ve handiyse her paragrafta “o zamanlar”…
Yorumlar
Yorum Gönder