Bulantı üstüne bunaltı
Bulantı üstüne
bunaltı
Kırtasiyeye
gelip kelepire düşenlerden listemde olanları borç da olsa kaçırmayıp alıyorum. Bulantı elimde... Sartre ile pek
tanışıklığımız yoktu, ama anlaşıyoruz sayılır. Hermann Hesse de Sartre’a müspet
değiniyor Bozkırkurdu’nda. İyi, o zaman
devam… Zihnimdeki bulanıklık henüz mideme vurmadığı için kendimle övünemiyorum.
Talihli adamlar denen kervana dâhil olmama daha var anlaşılan. Fakültede ‘evlenmek’
üzerine bir kitap okumuştum. İki arkadaşla bir maceraya atılıp önce dikiş
atölyesi, sonra araba garajından bozma iki odalı bir evcik’e yerleşmiştik. İyi
ki orada okumuşum o kitabı, yoksa fazla anlamı olmayabilirdi benim için. Bir
sayfada bekâr odalarını tasvir ediyordu. Paragrafı okurken etrafıma bakındım,
aynıydı. Bulantı’da da Sartre’a yakın
hissediyorum kendimi. Ama bendeki fazla sürmüyor. Ara vermeden okusam da birçok
uyarana maruz kalıyorum. İnsana iki dakika bulanma imkânı da yok arkadaş!
Öğlen
vakti geçmeden biraz uyumak istiyorum, gece daha dinç kalabilmek için. Yaklaşık
bir saat uğraştırsa da, keyifle yanmaya çalışan teneke soba uykuyu hızlandırıyor.
Nevresimlerini dün yıkattığım yatağa gömülüyorum. Daha kuruyamadılar. Çıplak
yorgan kokusu her zamanki gibi çocukluğuma, köy evine götürüyor beni. Fazla
uzun sürmüyor, tekrar büyüyorum. Hemen uyutmayıp da bunları düşündüren, yatağın
içi kadar dışının da sıcak oluşu… Bu, dışarı çıkabilme imkânı sebebiyle
kayıtsız bir uyku esir alamıyor bedenimi. Hangi amaçla dağıtıldığını
anlayamadığım, üzerinde uzun uzun tartışabileceğimiz kömürlerden yakıyorum
yalnızken. Diğerleri gibi güzel değil rayihası, hemen fark ettiriyor katran
gibi kokusunu. Zehirli ve tehditkâr yanamayışıyla rahat uyutmuyor; sızıntı
korkusu her yanımı sarıyor. Uyurken ölmek kötü olsa gerek.
Çatacağız
ya, devam edelim. Sabahtan beri elektrik yok, telefonun şarjı bitmek üzere…
Evden merak etseler ulaşacak vasıta yok başka. Uyuyabilirsem, sebebi
elektriksizlik olarak kayda geçecek. Değil mi, her şey elektrikle çalıştığına
göre, o yoksa yaşamak da pek bir anlam ifade etmiyor bazen.
Kitabın
berbat tercüme ve imlâsıyla ‘var oluşuyorsak’ bunun bir nedeni olmalı.
Elektrik, olabilir mi? ‘Hiçbir zorunlu var olan, varoluşu açıklayamaz,’ demiş.
En azından sebebini öğrenmiş olduk.
Bak
yine gitti elektrikler. İyi ki andık, hemen küstü. Zaten hava durumuna doğrudan
bağlı can evinden, iki damla yağmurda, bir küçük esintide darılıyor. Bilgisayarın
şarjı iyice bitmeden bir şeyler daha yazsam iyi olacak, belki bir iki cümle...
Benim
de şarjım bitmiş, sızmışım. Güvercin uykusunun ardından hissedilen gevşekliği
gidermek için su yeterince soğuk. Bulanmaya devam edebiliriz. Belki ocağa
makarna koyarız. Belki kahvaltılık bir şeyler. Sobanın kenarında ıhlamur,
dolapta bir iki cezvelik keçi sütü… Makarna, bulanmak için daha ideal
görünüyor. Dur bakayım, salça var mı? Varmış.
Neyse
paçayı ucuz kurtardılar, elektrikler geldi. Telefon biraz da olsa şarj
olmuştur. Evi arasak iyi olacak. Hasbıhal ve eman bildirisinden sonra yazmaya
devam... Beyimize hakkını teslim etsek iyi olacak. Tebrik ve taltifi hak ettin
Sartre Efendi, hadi yine iyisin. Kahvenin yanında çörek yerkenki keyfin gelir
mi bilmem. Kalifiye olmasa da beni -bunları- yazmaya teşvik ettin en azından.
***
Bir
türlü gelmedi bu sene bahar, dağlara bin türlü çıkamıyoruz. Kuzey cepheler hâlâ
karlı, güneye bakan yamaçlar aslî rengine büründü. Her türlü yamaç akıntısı ve
dahi ayı tehlikesine karşı uyarılar devam etmekte. Ayı meselesi gerçek değil tabii,
ama büyüklü küçüklü yüzlerce çığ ve her gün binlerce ton taş kaya düştüğüne
göre bunun ciddi bir akarı var. Fiziksel çözünmeye teslimiz. Mayısa kadar pes
edeceğe de benzemiyor. İhtiyatlı olmakta fayda var. Geçen gün okuldan dönerken
arabamıza taş düştü, daha açıkçası; hayli tecrübeli bir ekip, kamikaze
saldırıda bulundu. Sağ far camını ve ortadaki havalandırma deliğini parçalamış
Transit’in. Biraz acemilik sezdim taş kafalıda, kaçamamış. Utanmadan oraya bir
yere saklanmış bir de. Kızarmak yerine, çarptığı köşesi beyaza kesmiş bizimkinin.
Seslerden anladığımız kadarıyla ekip biraz kalabalıktı. Diğerleri görevlerini
hakkıyla ifa edip kaçtıklarından yakalayamadık. Eşkâllerini, hangi örgüte
mensup olduklarını tespit için en büyükleri olduğunu düşündüğümüz zavallıyı
yanımızda tuttuk. Boyunun ölçüsünü aldık, iki yumruk vardı. Ön cama gelenler
onun kadar olsaydı, kaza yapmamız muhtemeldi, dahası muhakkaktı. Demek ana
kuvvetle ön takımlara saldırıp uyarı vermekti niyetleri. Camlara ihtiyat kuvvetlerini
yollamaları, belki taklaya gelmeyi hak etmediğimizi düşündüklerindendir.
İki
sene önceki saldırı daha riskliydi. Sahibi değişik olsa da araba aynıydı. O
zaman gelen, gördüğümüz -yani seslerden anladığımız- kadarıyla tek bir
fedaiydi. Şoförün hemen arkasında oturuyordum. Basıncı hissettim, diyebilirim.
İntihar bombacısı gibi yapayalnızdı. Bir derdi vardı da öyle mi atladı, yoksa
gerçekten kamikaze miydi, hâlâ anlamış değiliz. Bunun, biz öğlencilerle bir
alakası var mı, onu da bilmiyoruz. Ama sabahçıların başına bu tür büyük felaketler
gelmediği gibi, bütün lastikler de bizim seferlerde patlıyordu. Dağ keçileri
desek değil, çobanlar desek hiç değil. Evet evet, fiziksel çözünme… Silecek
demirine isabet etmişti fedai. Ama bildiğin yamultmuştu acımadan. Bu olaylar
sonucu, demek ki diyorum hayatı tesadüflerle açıklama garabetini gösterenlerin
derdi boşuna değilmiş. Sen git, 90 derecelik açıyla yol boyu hizalanan dağların
tepesinden -yüz metre diyelim- rastgele salvolarla -göremedik ama muhtemelen
öyledir- intihar atlayışı yap. Sonra da o gün o yoldan geçen yüzlerce arabadan
herhangi birine dal. Şimdi bunu, kaptanın yeni aldığı kamyon içim ikramda
bulunmamasına -amiyane tabirle, ıslatmamasına- yoranlar olacağı gibi, ben
tesadüfe bağlıyorum.
Bu
yol ki, bu vadi ki, bu su ki; burada bulunduğum süre zarfında konsorsiyum
hâlinde en az 50 can aldılar çeşitli sebep ve şekillerde. Bir yanda sarp
dağlar, bir yanda azgın su; gidiyoruz öylesine.
***
Sabahtan
beri kıvrılarak vakit geçiriyordum, dışarı çıkmaya hiç niyetim yoktu. Bulantı’nın
üzerimdeki etkisini azamî seviyeye çıkarmak için elimden geleni yapıyordum. Deneysel
bir gündü benim için. O kadar saat geçmiş, hiçbir şeyden haberim yok, kimsenin
de benden haberi yok. Evde miyim değil miyim, ne manav Fazıl biliyor ne bakkal
Hasan. Saat 17.00 gibi komşu geldi hâlimi sordu. Eşim aramış onları, bir bakın,
ne durumda, ulaşamıyoruz diye. Kesintilerin sebebini de anlamış oldum. Hava durumu
değil, yerle ilgiliydi. Oraya buraya devrilip uyuklayıp durduğumdan hissetmemişim
koca sallantıyı. Milleti sokaklara dökecek, gelip beni de uyaracak denli sarsmamıştı
buraları. Neden sonra elektrikler tekrar geldi de telefonu şarj ettim. Bizimkilerle
görüştük. Nasıl mıydım, nasıl olayım, eh işte iyiydim, evdeydim, yazılarla uğraşıyordum.
İnternetten haberlere falan baktım. Bizde de hissedilmiş deprem, ama ben hiç
duymadım. Van büyük bir şok geçirmişti, şehir büyük hasar görmüştü. Bunu sonrasında
havaalanına gidiş gelişlerimizde mahalleler arasında dolaştıkça görebiliyorduk.[1]
Sonrasında da birçok artçı deprem olmuştu. Bir kısmına köyde dersteyken
yakalanmıştık. Bayramda ailemi almak için Kocaeli’ye gittim. Kurban bayramı
rutinleri bildiğiniz gibi işliyordu. Bayramın üçüncü günü İstanbul’a geçtik,
oradaki ziyaretleri tamamladık. Son gün eşimin ailesinde oturuyorduk. Akşam
saatlerinde son dakika haberi düştü ekrana. Van’da artçı deprem olmuş, birkaç
bina daha yıkılmıştı. Bayram Otel de onlardan biriydi. Birkaç gün sonra biz de
gidecektik bölgeye. Gerçi Van’da kalmıyorduk, ama küçük de olsa tedirgin
oluyordu insanlar.
***
Bilgisayardaki
işlerimi geceye bırakıp gündüzü olduğu gibi okumaya ayırmayı çok istedim, bir
çeşit tasarruf denemesi. Çok kere olmadığını tecrübe ettim. Her taraf
aydınlıkken, bir sürü uyaran beni rahatsız ederken kitap okumak işime gelmiyor.
Zifiri karanlık odada yalnız sobadan biraz sızan alev yalımları ve aslen mum
başında, ona ayak uydurarak, ürkütmeden okumak daha ulvî geliyor. Ne o, çok mu
romantik… Evet, bu ortamın fotoğrafını da çekmiştim. Yıllar sonra görüştüğümüz
biri çok beğenmişti de ona hediye etmiştim. Sonradan çok saçma gelmişti bana bu
beğeni ve o zamanki hâlim. O niye beğenmişti hâlâ anlamış değilim.
Yorumlar
Yorum Gönder