Gecenin sonuna yolculuk
Bunları yazdım, evet, tüm bunları. Peki niçin? Her şeyi
bırakarak diyeyim de dinle, her şeyi bırakarak dinle de deyivereyim. He ille
anlatmama gerek de yok hani, kıldan ince boynumun üstünde işler böyle yürüyor
anladın mı, o kadar, yoksa oturup hesapladığım kalkıp kitapladığım, matematiğiyle
boğuştuğum o pek bilinmeyenli denklemlerden biri değil. Öylesi ve sencesi
mümkün olamadığı için böyle ve bence. Elbet bir bildiğimiz olduğu üzere simülasyondaki
saçma sapan hayattan düşürüp altı pasta sesimizi çok kötü hapsediyor, kabul, ama
burada bir nebze nefes aldırıyor, bize de bu lâzım zaten. Dereotlu poğaça kadar güzel olmasını
beklediğimiz günler, maatteessüf ki altı yanık herhangi bir şey oluyor.
Neyse, şöyle oldu: Çocuk hastanesinin sabi misafirleri -bittabii
ebeveynler de- oyalansın diye yapılan parkta oturmuş, odada, kısık sesli televizyonun soluk mavi ışığında, bir
kolunda annesinin nötrleyebildiği diğer kolundaki nemrut ızdıraptan yorgun
düşüp sızan oğlumun akıbetini düşünüyorum. Hain bir fırsattan istifade, izbe
kamaralarda onlarca ekranda, sıkı talimatlar ve kafeinle açık tutulan dikkatli
gözlerle incelenen dalgacı kameralar sayesinde sessiz kalabilen koridorlardan
geçip en çok uyduğumuz kanuna karşı koymamıza yardım ve yataklık eden asansörle
inmiştim bahçeye. Ara sıra siluetleri çarpıyor gözüme, biraz dikkat edince
onların da demin içeride olduğunu anımsıyorum. Asansör ortamı denen şeyi tam
anlamıyla yaşadık. Muhtemelen onlar da beni görmediler, bu durumda kimse
kimsenin umurunda değildi. Zaten ters yönlere de ayrılmıştık.
Mutfak tezgâhının altında
unutuverdiğimiz lavabo açıcıyı ağzına götürmesiyle öbek öbek şişen dudaklarını
tedavi etmeye çalışıyor hekimler. Bilmez telaşla (bilen telaşlanmaz zaten ya)
gidip bir de yıkamaya kalkışınca iyice köpürtüp daha kötü etmişiz. (Kullanma
talimatını okuyun da ürkün, ürkün de öyle devam edin.) İlk elde yıkarız geçer diye düşündük, ama bambaşka bir şeyle
karşılaştığımızın farkına varmamız sadece birkaç dakika aldı. Üç beş saniye öncesine kadar iyiydi her şey ve güzeldi. Gün
boyu yalazlanan havayı ancak akşama doğru serinletebilen püfür püfür rüzgâr da
koltuk altlarımıza kadar girivermiş, hatırımıza donanmış masa için son
hazırlıklara yardım ediyordu. Körfeze hâkim balkonda günbatımını net gören tek
sandalyeye kurulmuştum. Daha şimdi, yanıma oturması için seslenmiştim kerataya.
Yolunda giderken her şey, gittiğimiz yer hastaneler olmamalıydı. Araç satarken üst
perdeden bilgiççe söylenen sözler geçerli olmuştu şimdi, “ya acil bir hastanız
olursa.” Palas pandıras çıktık yola. İlk ikisinde
bir şey yapılamadı, daha donanımlı olduğunu söyledikleri üçüncüsüne yöneldik
kıvrımları tırmana tırmana. Öldürmeyip sözgelimi otuz yıl süründürerek ömürlere
ömür katan modern tıbbın bilumum etkili araç gereçleri ve tüm yetkili
elemanlarıyla cümle kamuya emanet ettik yavruyu. Kuşlardan hâllice dalında
uzman olduğu usturuplu tavırlarından anlaşılan biri, bu aymazlığımızdan ötürü sağlam istinat
duvarı olarak seçtiği, kurumların çocuğu elimizden alma yetkisine yaslanarak
tehditvari konuştu yanı sıra. Öncesinde kollar sallanmadan yürümenin bunaltıcı
absürtlüğü gibi garip gelmişti, bilmem kaç vatlık spot ışıklarıyla gözlerimi
kamaştıran, algımı dumura uğratan, gözaltlarına kara reçineler süren kızıl
derililere hükmünü okutamayacak parlak bankonun arkasından işittiğim ve fakat duymak
istemediklerim. Ben ne hâldeydim, o ne anlatıyordu. Her hücremle ayrı ayrı
titredim hatamın büyüklüğünün farkına ancak vardığımda. Çocuğa batırdıkları
iğneyse, bize batan onluk paslı örgü şişleriydi. Nasıl bir âlemdi bu, neydi
şimdi akşam akşam. Bütün tuşlara basarak bu can sıkıcı bölümü başarıyla geçmek
istiyordum. Gelmesek zırnık kadar haberdar olamayacağımız bir dolu şey. Ama
insanız işte, alışmaktan ve ayak uydurmaktan çok iyi anlıyoruz. Zorlu girişler,
acılı tahliller, son ürünler, ürküten azarlar, soğuk ürpermeler, en basit
şekilde düşünmemizi sağlayan bitimsiz kıyaslar, darlayan koridorlar, sert
kapılar, iki seksen yatış ve epey hararetli, hareketli ve muhtemelen gıyaben
hınçlı hakaretli bir akşamdan usulca ulanılan uzun bir gece…
Damardan beslenecek birkaç gün. Su bile yasak. Ne zaman Pepee
yemeye içmeye başlasa tuşlara abanıp kanal değiştiriyoruz bu yüzden. Bebe bile
kurtarmıyor. Metal iğne, her harekette sertliğini artırıyor vizite geldiklerinde
abus suratları biber saçan görevliler gibi, onunla birlikte en az yirmi kol
daha sızlıyor farklı yerlerde. Silikon uzantılı serumlar yok niyeyse, canı çok
yanıyor. Ben bu sahneyi daha önce de yaşadım. Siz de mutlaka izlemişsinizdir,
sık sık oynarız da başrolde. Anımsayın, o zamanlar en güneyin en doğusunda, en doğunun
en güneyinde, oralarda, köşelerde bir yerlerdeyim. Ülkenin ve yalnızlığın
dibinde, upuzun koridorun tâ ucundaki pencerenin, kavrulan alnımı birazcık
serinletsin diye dayadığım camından sokağı seyre dalmışım. Azgın derenin
uğultusuyla ürküten zifiri karanlık caddelere hayat ve güven veren lambanın ölmek
üzere gibi ama direnen sarı ışığında ne de güzel görünen kar tanelerini izliyorum.
Drone yavaşça yüzümden uzaklaşıp geniş acıdan
geniş açıya geçiyor. Hatırladınız mı, heh işte, o gece. Bu tür durumlarda bana
yarenlik eden dağlardan sicim sicim inen sular gibi birkaç damlanın serbest
kalarak yanaklarda kendine yol yapmasına sebep olan titremeler yine gelip yer
etmiş içerimde. Şerbetlenmek yetmiyor, bir yolunu bulup çıkıyor çıkması
gereken. Boksörler bilir, bir de anneler, hassas yere denk geliyor, nefes
aldırmıyor. Küçük bir mukavvayla sabitlesek de dirseği, gece boyunca yan gözle
kollasak da masumu, ne kadar süreceği belli olmayan bu süreç ilk baştan yormaya
başladı hepimizi. Yorulmak; utanmadan, elim titremeden yazdım ya bunu, ar olsun
bana. Kabul, organizma çok maharetli yenilenmede, ama kalıcı hasar diye ömürlük
bir kahır var. Var bu, evet. 90’ların ortalarında, yağmurlu bir eylül günü
başıma gelen, kasıtsızlıktan küçücük sandığımız hatalardan neşet eden, sol koluma
her baktığımda sessiz de olsa dudaklarımdan sunturlu küfürler sarf ettiren
manzaralar görüyorum. Sınır’a Yakın’daki Efsane’yi aynı
dertten muzdarip yüzlerce sayfa boyunca gezdiren yazar bana mı kast etmişti
acaba diye çok düşünmüştüm. Ya o munis dudaklar tebessüm edemezse bir
daha, hislerini ifadede yüzüne yardımcı olamazsa, ne ederim ben. Ya Tanpınar
görüp tasvirde yanılırsa, ya Uşaklıgil gelip ilm-i simanın çöküşünü ilân ederse…
Hadi ben her seferinde gözümle birlikte kaçırdım elimi, hiç mi kimseyi
öpmeyecek bu çocuk. Lebleriyle hangi dilbere ilân-ı aşk edecekken, aynalara
küstüğünden gerilerde saklanacak ve ancak köşe başlarında suret bulan tek
kişilik, platonik aşklarla teselli bulacak.
Türlü oyunlarla oyalamaya çalışıyoruz. Oyun, zaten oyalayan
değil mi, niye görmüyor vazifesini, fabrika hatası var belli ki. Gündüzleri
tekerlekli serum asacağının üstünde görevlilerden kaçıp göçerek koridorları
turluyoruz. Nefes aldıran, hareketli, keyifli bir macera… Yarım akıllı
telefonun buğulu kamerasıyla kayıttayız bir yandan. Serumdan gelen enerjiyle
koşturup duruyor. Hafiften iyileşmeler de başladı, gözümüz var, görüyoruz. Sanırım
ağrıları kesen bir şeyler de var karışımda. Birkaç doz büyüğünden bize niye
vurmuyorlar, muhtacız belli ki. Çoğu vakit yattığından yorulmuyor da, geç
saatlere kadar ayakta, neden sonra uyuduğunda ne rüyalar görüyor acaba. Sular
seller, nehirler çeşmeler…
Az bir bakınmayla bahçede pozisyonsuz maç gibi sakin, loş bir
köşeyi gözüme kestirip parselliyorum kendime. Büyükşehirin her yere
serpiştirdiği, kendini meşru
kılmak ve aman hangi ilde olduğumuzu unuturuz diye her yere ismini kazıdığı banklardan
birindeyim. Eğreti iliştim. Kıvrımlarından okuduğum kadarıyla muhtemelen A
harfine denk gelen, CNC’nin ahşabın ırzına geçerek oluşturduğu oyuklarda körün
parmak uçlarını dolaştırıyorum. Bir yandan da ileride, zifiri karanlıkta kalan,
arkalarında sıralanan Samanlıların bir kısmına yerleşip silueti bozan devasa
binalardan müteşekkil sitelerdeki lambaların bilgisayar oyununa benzeyen yanıp
sönüşlerini izliyorum. Hadi oyun, hadi beni de oyala. Şu an okuduğunuz cümlenin
bu kısmından hemen sonraki detayları niye yazdıysam artık, oysa bize sadece son
birkaç kelime lâzımdı, dedim ya başka türlüsü olamadığı için; 1985 yapımı, on altı sene öncesinden
11 Eylül’e dair izler barındıran Hackers’ın
final sahnesinde, çocuğun İkiz Kulelerin elektrik sistemini hackleyip kız
arkadaşına hazırladığı sürpriz (crash and
burn) varsa bizim de hikâyelerimiz (küçürek) var. “Sigara içmeyenler
durakta beklerken, volta atarken, sahilde ufka bakarken falan ne yapıyor;
ellerini, zihinlerini neyle oyalıyor?” minvalinde bir laf işitmiştim. Bak bir
daha sormayın, hepimiz adına cevap veriyorum; işte böyle acayip şeyler
yapıyoruz. Siz de çok merak ederseniz, apaçık bir gecede, uzanıp çimenlere,
yıldızları seyredelim birlikte.
Kontrolü bende gözükmeyen bu uzaktan ve fakat kumandasız yönlendirmeyle
insanların girip çıktıkları odalarda n’ettikleri üzerine tahminler yürütüyorum.
İstedikleri anahtara çökmekte özgürler, ama gerisine ben karar veriyorum. Kim bilir,
belki de tam tersidir. Madem cebimin
şişkin gücüyle farklı şeylere bakamıyorum, o hâlde hayalimin hayret verici
gücüyle aynı şeylere farklı şekillerde bakarım. Hadi, siz de katılın, birlikte
bakalım, ne dersiniz. Ama bilin, boy veremiyorum, su burada çok derin. 1) Bir
an için yanıp sönen ışık, çocuğunun uykusunu, göbeğinin iniş kalkışlarından
kontrol eden bir annenin şefkatli ellerinin eseri olabilir. Niye olmasın, ilk
örnek hep en yakından… Ve kimsenin kimseden haberdar olmadığı bu katlarda
sadece çocuklar rüya görebilir. Her gün onlarca siren sesiyle irkilen bebeler,
düşlerinde de bunlarla meşguldürler tabii ki. Her kalkış daaa, her iniş diii
demek. 2) Hoop, en köşeye kaydıralım bakışları. 180o’lik görüş
açısını kullanalım. Kapanıp hemen tekrar açılan ışık, unutkan liselinin eşikten
geçerken gelen mesaj sesiyle telefonu odada bıraktığını fark etmesi sonucu
titreşmiştir. Işığı açtı, çünkü telefon pikenin altında, orada yazışmayı
seviyor yavuklusuyla. Tik’ler maviye döndüğü hâlde cevap uzayınca bari sonrasına
hazırlanayım diye alnını fayansa dayayıp üst perdeden çeşitli melodilerle
rahatlamak için lavaboya gidiyordu tam. Şimdi dişleriyle birlikte idrar
torbasını da sıkması gerekiyor. Neyse ki ADH var. 3) Saat ilerliyor, koşturup
duran, olmadı, durmayıp koşturan saniyeye gem vuramıyor yelkovan, akrep
yapacağını yapıp zehrini zerk ediyor en ağırından. İçeride banyo olduğunu tahmin
ettiğim küçük pencerelerden gelen ışıkların fazla mesaiye kalmasını, sabah
yüzüne çektiği kaplamanın altında yorgun gözlerle kendini arayan beyaz
yakalının çiviyi çiviyle sökercesine titizlendiği makyaj temizliğine ve iplerin
dişleri birbirinden ayıran kıvrak danslarına yorabiliriz.
Onlar yorulurken ben biraz dinlendim sanırım. Nitekim ızdırabı
ilaçlar değil; unutkanlıklar, dalgınlıklar, oyalanmalar azaltır. Katılması katlanılacak gibi olsaydı
bu dünyanın; bakmanın kaçınılmaz kaçınılmazlığı, görmenin kahrolası gerekliliği
ve tahkiye etmenin yorucu ama doyumsuz keyfiyle devam edecektim biraz daha. Burada doğup büyüdüğüm, doyup yürüdüğüm, burada kanıp
kapıldığım hâlde hâlâ yabancısıyım. Üye olmayan giremez yazıyordu kapıda. Olmaya
mahkûmuz zaten, başka türlüsü mümkün mü ki. Birine bakıp çıkacaktım. Tuttular
zorla, ömür varmış, o yaşanacakmış. Bak sen, bir de biz ellemeden bitecekmiş
üstelik. Tufaya düşmüştüm. İçindekiler’e göz gezdirdiğimde bana hitap
etmediğini anlamalıydım.
Dokuz yüz doksan yedisini tamamlamayı size bıraktığım bu bin
türlü hikâyeyi, sağlam olmasa da temellerine oturtmaya çalışırken biraz öteden
gelen sesle irkildim. Bir yere kadar dalabiliyorum, işte, “dünyadır, dır dır,”
izin vermiyor. “İnsan fabrika olsaydı, mazeret üretirdi,” kabul, meşguliyeti de
ekleyelim oraya kuzum. Kızının akrobatik hareketlerine tahammülü kalmayan yeni
babanın, çocuğun bir de oraya buraya kaçmasına “aman yavrum, benimle oyun oynama, doğru düzgün kay şuradan”
demesini yadırgamam sadece birkaç saniye sürüyor. Ehliyetini hak etmiş demek
ki, çarpıp etmeden durabildi. El atıp düzeltmeye çalışarak yok ettiği her şey
gibi buna da kıyıyordu az kalsın. Yani bıraksak, hem çocuğu dövüp hem testiyi kırmasına izin
vermeyecek. Çocuktu,
parktaydı, oynamayacaktı da ne yapacaktı, kendi soruma cevap veriyorum, hiçbir
şey yapmayacaktı da oynayacaktı. Ayrıca parkta olması da gerekmiyordu. Halkları
mı barıştırsındı, ormanları mı söndürsün, hapishaneleri mi dönüştürsün, sınırları
mı kaldırsın, anasır-ı erbaayı mı büksündü… Oyun
da oynamıyordu üstelik;
ne gerekiyorsa oydu yaptığı, isimlendiren bizlerdik. Tam da uzviyetini hükmü
altına alan bir ayindeymişçesine, demin içtiği, öte yandan bizim oğlanın bir
süre yanaşamayacağı, hastanede tadı bambaşka ve amma da leziz gelen çorbadan
bahsediyordu, kendisini dinlediğini sandığı babasına. Ekmek bana bana,
höpürdeterek içmiş anlaşılan. O tarafa doğru az
biraz seğirtti gözlerim, yanı sıra merhametsiz değildi bakışlarım. Anlayabileceğimi
düşündüm hâllerinden. Çünkü muhtemelen hasta yatağındaki diğer çocuğunun
alnındaki boncuk boncuk, domur domur terlerin de süzülmesiyle sırtında artan
olukların gömleğin dışına taşan izleri tuttu beni. Bakmadan hemen önce, kendini
belli etme fırsatı bulduğu için, naza çekene azar çekmenin şehvetine kapılan
aptallardan biri diye düşünmüştüm. Kötümserlikte
ısrarcı, haklı çıkmanın aşağılık tatmininden vazgeçmeyen beleşçi de ben
oluyordum rol paylaşımında. Yiğide hakkını vermiş olmam, onu öldürme hakkını
bana vermemeliydi. Apartmanlardakilere benzer oyunların sahicisiyle
yüzleşmiştim. Ama müdahale edemiyordum buna, yazan da onlardı, oynayan da. Yakın
olan gerçekti, uzak olan hayale meyyal, vallahi dertten. Şu hâle bak, sanki
buzhane meyvesi gibiyim, yarına kalmaya gücüm yok. Günümü göstermişti kısacık
diyalog. İyi de etmişti. Geçmiş ve gelecekten sarahaten haberi olmayan ben, bari
günümü göreyim, iyi olmaz mı! Biraz hayvanca bir tutku, ama insan düşer bazen. Bazen
mi, hemen de kandınız, insan hiç kalkamaz ki. Geçmiş nedameti, gelecek endişesi
ve mülkiyet davası duyduğumuzdan rahat değiliz biraz, o kadar.
Hurda Teferruat
Şimdi burada sıkı tutunun, keskince dönüyoruz çünkü, bir
yeriniz kesilebilir. Laf aramızda -bilemeyiz ebesinde de olabilirdi, iyi ki değil,
e ebe varsa gebe de vardır, olsun, aslında sorun olmaz da, bunlar bildiğimiz
gebe değil, ağız ishali olmuş teresler- yazdıklarımın bir kısmını sosyal
medyada paylaştığımda bir arkadaşım (O. T., 40) tedirgin olup mesajla hâlimi
sordu. Sabahına da bir başkası (P. D., 35) aradı, korkutmuşum milleti, oğluymuşum
(olsun, en azından kankası değilim), yapmamalıymışım böyle şeyler. Yedi sene
önceki hadiseyi yedi kat elbisesinden soyarak, tembel okuyucunun damağına,
dimağına uydurmak için anne kuşun midesinde öğüttüğü yemleri kusarak yavrularına
yedirmesi gibi zihnimin dehlizlerindeki müessir asitlerle kırk takla attırarak
beyin kıvrımlarınıza kazımak için uğraşıyordum oysa. Nasıl yazarlık ama değil
mi, güzel, etkileşim çağındayız ne de olsa. Etkileşim, paylaşım, bilişim, gelişim,
girişim… Şşşt, ş’ler kuş olmuş uçuşuyor. Futbolcuların ikili mücadelede odaklandığını
pek tabii bildikleri ve burun kıllarını bile gösterebilen kameraların derleyip
toparladığı karelerin oynaştığı tepedeki dev ekranda kendilerini fark edip taraftarlara
göre daha profesyonelce davranmakla birlikte hevesle bakış atmalarını, bununla kalmayıp
saç baş düzeltmelerini de bu kategoriye raptedelim. (Şimdi kalkın, hiç ayna
görmemiş, daha önce hiç kaydı alınmamış kişilerin videolarını izleyip gelin,
öyle devam edelim. İnternette vardı sanırım, Ali Desidero’nun feyk ve fakat
güzel klibinden sonra izlemiştim, yoksa da hayal gücünüzü kullanın. ) Elimize raptiye
almışken şu ne menem futbol göndermelerini de boşta bırakmayalım: Yazıyı büyük
ölçüde toparlamış, Ctrl+S ile güvene aldığım dosyayı ekranın altına indirmiş, sıkı
ilerleyen maçta futbolcular top, ben de her yerden olduğu gibi kendime ekmek
çıkarma peşindeyken payıma bunlar düştü. Düşene yardım etmese miydim yani?
O zamandan beri ne zaman market raflarında çocuk boyda bu tip
kimyasallar görsem içim acır, mümkünse uyarırım görevlileri. Siz de uyarın. Çocuğuyla
oynamaktan bıkanları da, gelin birlikte kınayalım. Kın kın kın… Tamam,
tutunmayı bırakabilirsiniz, dönüşler bitti, kesilen yerlere pansumanı Dilek
Tunca (since 1976) yapacak.
Bi dakka bi dakka, bitmemiş. Yazıyı tamamladığım zehabına
kapılmıştım, ama bunsuz eksik kalırdı. Paylaşımlardan beş gün sonra da bir
arkadaş (A. M., 36) kalemimin (aslında tuşlarımın) kıvrak, yazılanların güzel olduğunu
söyleyerek beğenisini belirtti. (Bence de gayet haklı.) Mesajla değil de yüz
yüze söylemenin daha iyi olacağını düşünmüş. Benim hep yaptığım gibi düşünmekle
kalmamış; pek sevdiğim, dahası müptelası olduğum, nice Gordion düğümlerinin
kansız çözüldüğü, yeni bir şeyler öğrenmeye can atılmayan, nereye akacağını kestiremeyeceğimiz,
sakınımsız, samimiyet buhranları geçirmeden, safsatayla geviş getirmeden, asap bozucu kinin kaygan zemininde
tırnaklı botlarla yol alınan, topyekûn denetimden azade, sârilikten müşteki,
bir hevesle gelip yerleşen yeniliğin ayak uyduramadığı için çekip gittiği, kimsenin
kimseyi yadırgamadan, yargılamadan ve belki de yarlıgayarak, değer yargılarıyla değil değerleri
yargılayarak, kıvrak kelimelerin kelimelere ulanmakta ustalaştığı cümlelerden müteşekkil kısa
paslaşmalarla dar alanda kulağından tutup çevirdiğimiz sohbet esnasında
sitayişle kelimelere de dökmüştü. O döker de ben niye dökmeyeyim. Kaldırmak hep
bana düşmez a, bu bini aşan kelimeyi de siz toparlayıverin bin zahmet. Kırıcılı
kepçelerden eleştiriler de gelebilir. Ama niye kırılalım ki, tahta mıyız biz? Olsak olsak ateş, su veya toprak
oluruz.
1.
Palas pandıras: Hazırlanmaya
olanak bulamadan ya da derlenip toparlanmaya olanak verilmeden, yaka paça.
Yorumlar
Yorum Gönder