Gecenin sonuna yolculuk

Gecenin sonuna yolculuk[1]

Bunları yazdım, evet, tüm bunları. Peki niçin? Her şeyi bırakarak diyeyim de dinle, her şeyi bırakarak dinle de deyivereyim. He ille anlatmama gerek de yok hani, kıldan ince boynumun üstünde işler böyle yürüyor anladın mı, o kadar, yoksa oturup hesapladığım kalkıp kitapladığım, matematiğiyle boğuştuğum o pek bilinmeyenli denklemlerden biri değil. Öylesi ve sencesi mümkün olamadığı için böyle ve bence. Elbet bir bildiğimiz olduğu üzere simülasyondaki saçma sapan hayattan düşürüp altı pasta sesimizi çok kötü hapsediyor, kabul, ama burada bir nebze nefes aldırıyor, bize de bu lâzım zaten. Dereotlu poğaça kadar güzel olmasını beklediğimiz günler, maatteessüf ki altı yanık herhangi bir şey oluyor. 

Neyse, şöyle oldu: Çocuk hastanesinin sabi misafirleri -bittabii ebeveynler de- oyalansın diye yapılan parkta oturmuş, odada, kısık sesli televizyonun soluk mavi ışığında, bir kolunda annesinin nötrleyebildiği diğer kolundaki nemrut ızdıraptan yorgun düşüp sızan oğlumun akıbetini düşünüyorum. Hain bir fırsattan istifade, izbe kamaralarda onlarca ekranda, sıkı talimatlar ve kafeinle açık tutulan dikkatli gözlerle incelenen dalgacı kameralar sayesinde sessiz kalabilen koridorlardan geçip en çok uyduğumuz kanuna karşı koymamıza yardım ve yataklık eden asansörle inmiştim bahçeye. Ara sıra siluetleri çarpıyor gözüme, biraz dikkat edince onların da demin içeride olduğunu anımsıyorum. Asansör ortamı denen şeyi tam anlamıyla yaşadık. Muhtemelen onlar da beni görmediler, bu durumda kimse kimsenin umurunda değildi. Zaten ters yönlere de ayrılmıştık.

 Mutfak tezgâhının altında unutuverdiğimiz lavabo açıcıyı ağzına götürmesiyle öbek öbek şişen dudaklarını tedavi etmeye çalışıyor hekimler. Bilmez telaşla (bilen telaşlanmaz zaten ya) gidip bir de yıkamaya kalkışınca iyice köpürtüp daha kötü etmişiz. (Kullanma talimatını okuyun da ürkün, ürkün de öyle devam edin.) İlk elde yıkarız geçer diye düşündük, ama bambaşka bir şeyle karşılaştığımızın farkına varmamız sadece birkaç dakika aldı. Üç beş saniye öncesine kadar iyiydi her şey ve güzeldi. Gün boyu yalazlanan havayı ancak akşama doğru serinletebilen püfür püfür rüzgâr da koltuk altlarımıza kadar girivermiş, hatırımıza donanmış masa için son hazırlıklara yardım ediyordu. Körfeze hâkim balkonda günbatımını net gören tek sandalyeye kurulmuştum. Daha şimdi, yanıma oturması için seslenmiştim kerataya[2]. Yolunda giderken her şey, gittiğimiz yer hastaneler olmamalıydı. Araç satarken üst perdeden bilgiççe söylenen sözler geçerli olmuştu şimdi, “ya acil bir hastanız olursa.” Palas pandıras[3] çıktık yola. İlk ikisinde bir şey yapılamadı, daha donanımlı olduğunu söyledikleri üçüncüsüne yöneldik kıvrımları tırmana tırmana. Öldürmeyip sözgelimi otuz yıl süründürerek ömürlere ömür katan modern tıbbın bilumum etkili araç gereçleri ve tüm yetkili elemanlarıyla cümle kamuya emanet ettik yavruyu. Kuşlardan hâllice dalında uzman olduğu usturuplu tavırlarından anlaşılan biri, bu aymazlığımızdan[4] ötürü sağlam istinat duvarı olarak seçtiği, kurumların çocuğu elimizden alma yetkisine yaslanarak tehditvari konuştu yanı sıra. Öncesinde kollar sallanmadan yürümenin bunaltıcı absürtlüğü gibi garip gelmişti, bilmem kaç vatlık spot ışıklarıyla gözlerimi kamaştıran, algımı dumura uğratan, gözaltlarına kara reçineler süren kızıl derililere hükmünü okutamayacak parlak bankonun arkasından işittiğim ve fakat duymak istemediklerim. Ben ne hâldeydim, o ne anlatıyordu. Her hücremle ayrı ayrı titredim hatamın büyüklüğünün farkına ancak vardığımda. Çocuğa batırdıkları iğneyse, bize batan onluk paslı örgü şişleriydi. Nasıl bir âlemdi bu, neydi şimdi akşam akşam. Bütün tuşlara basarak bu can sıkıcı bölümü başarıyla geçmek istiyordum. Gelmesek zırnık kadar haberdar olamayacağımız bir dolu şey. Ama insanız işte, alışmaktan ve ayak uydurmaktan çok iyi anlıyoruz. Zorlu girişler, acılı tahliller, son ürünler, ürküten azarlar, soğuk ürpermeler, en basit şekilde düşünmemizi sağlayan bitimsiz kıyaslar, darlayan koridorlar, sert kapılar, iki seksen yatış ve epey hararetli, hareketli ve muhtemelen gıyaben hınçlı hakaretli bir akşamdan usulca ulanılan uzun bir gece…

 Damardan beslenecek birkaç gün. Su bile yasak. Ne zaman Pepee yemeye içmeye başlasa tuşlara abanıp kanal değiştiriyoruz bu yüzden. Bebe bile kurtarmıyor. Metal iğne, her harekette sertliğini artırıyor vizite geldiklerinde abus suratları biber saçan görevliler gibi, onunla birlikte en az yirmi kol daha sızlıyor farklı yerlerde. Silikon uzantılı serumlar yok niyeyse, canı çok yanıyor. Ben bu sahneyi daha önce de yaşadım. Siz de mutlaka izlemişsinizdir, sık sık oynarız da başrolde. Anımsayın, o zamanlar en güneyin en doğusunda, en doğunun en güneyinde, oralarda, köşelerde bir yerlerdeyim. Ülkenin ve yalnızlığın dibinde, upuzun koridorun tâ ucundaki pencerenin, kavrulan alnımı birazcık serinletsin diye dayadığım camından sokağı seyre dalmışım. Azgın derenin uğultusuyla ürküten zifiri karanlık caddelere hayat ve güven veren lambanın ölmek üzere gibi ama direnen sarı ışığında ne de güzel görünen kar tanelerini izliyorum. Drone yavaşça yüzümden uzaklaşıp geniş acıdan geniş açıya geçiyor. Hatırladınız mı, heh işte, o gece. Bu tür durumlarda bana yarenlik eden dağlardan sicim sicim inen sular gibi birkaç damlanın serbest kalarak yanaklarda kendine yol yapmasına sebep olan titremeler yine gelip yer etmiş içerimde. Şerbetlenmek yetmiyor, bir yolunu bulup çıkıyor çıkması gereken. Boksörler bilir, bir de anneler, hassas yere denk geliyor, nefes aldırmıyor. Küçük bir mukavvayla sabitlesek de dirseği, gece boyunca yan gözle kollasak da masumu, ne kadar süreceği belli olmayan bu süreç ilk baştan yormaya başladı hepimizi. Yorulmak; utanmadan, elim titremeden yazdım ya bunu, ar olsun bana. Kabul, organizma çok maharetli yenilenmede, ama kalıcı hasar diye ömürlük bir kahır var. Var bu, evet. 90’ların ortalarında, yağmurlu bir eylül günü başıma gelen, kasıtsızlıktan küçücük sandığımız hatalardan neşet eden, sol koluma her baktığımda sessiz de olsa dudaklarımdan sunturlu küfürler sarf ettiren manzaralar görüyorum. Sınır’a Yakın’daki Efsane’yi aynı dertten muzdarip yüzlerce sayfa boyunca gezdiren yazar bana mı kast etmişti acaba diye çok düşünmüştüm. Ya o munis dudaklar tebessüm edemezse bir daha, hislerini ifadede yüzüne yardımcı olamazsa, ne ederim ben. Ya Tanpınar görüp tasvirde yanılırsa, ya Uşaklıgil gelip ilm-i simanın çöküşünü ilân ederse… Hadi ben her seferinde gözümle birlikte kaçırdım elimi, hiç mi kimseyi öpmeyecek bu çocuk. Lebleriyle hangi dilbere ilân-ı aşk edecekken, aynalara küstüğünden gerilerde saklanacak ve ancak köşe başlarında suret bulan tek kişilik, platonik aşklarla teselli bulacak.

 Türlü oyunlarla oyalamaya çalışıyoruz. Oyun, zaten oyalayan değil mi, niye görmüyor vazifesini, fabrika hatası var belli ki. Gündüzleri tekerlekli serum asacağının üstünde görevlilerden kaçıp göçerek koridorları turluyoruz. Nefes aldıran, hareketli, keyifli bir macera… Yarım akıllı telefonun buğulu kamerasıyla kayıttayız bir yandan. Serumdan gelen enerjiyle koşturup duruyor. Hafiften iyileşmeler de başladı, gözümüz var, görüyoruz. Sanırım ağrıları kesen bir şeyler de var karışımda. Birkaç doz büyüğünden bize niye vurmuyorlar, muhtacız belli ki. Çoğu vakit yattığından yorulmuyor da, geç saatlere kadar ayakta, neden sonra uyuduğunda ne rüyalar görüyor acaba. Sular seller, nehirler çeşmeler…

 Az bir bakınmayla bahçede pozisyonsuz maç gibi sakin, loş bir köşeyi gözüme kestirip parselliyorum kendime. Büyükşehirin her yere serpiştirdiği, kendini meşru kılmak ve aman hangi ilde olduğumuzu unuturuz diye her yere ismini kazıdığı banklardan birindeyim. Eğreti iliştim. Kıvrımlarından okuduğum kadarıyla muhtemelen A harfine denk gelen, CNC’nin ahşabın ırzına geçerek oluşturduğu oyuklarda körün parmak uçlarını dolaştırıyorum. Bir yandan da ileride, zifiri karanlıkta kalan, arkalarında sıralanan Samanlıların bir kısmına yerleşip silueti bozan devasa binalardan müteşekkil sitelerdeki lambaların bilgisayar oyununa benzeyen yanıp sönüşlerini izliyorum. Hadi oyun, hadi beni de oyala. Şu an okuduğunuz cümlenin bu kısmından hemen sonraki detayları niye yazdıysam artık, oysa bize sadece son birkaç kelime lâzımdı, dedim ya başka türlüsü olamadığı için; 1985 yapımı, on altı sene öncesinden 11 Eylül’e dair izler barındıran Hackers’ın final sahnesinde, çocuğun İkiz Kulelerin elektrik sistemini hackleyip kız arkadaşına hazırladığı sürpriz (crash and burn) varsa bizim de hikâyelerimiz (küçürek) var. “Sigara içmeyenler durakta beklerken, volta atarken, sahilde ufka bakarken falan ne yapıyor; ellerini, zihinlerini neyle oyalıyor?” minvalinde bir laf işitmiştim. Bak bir daha sormayın, hepimiz adına cevap veriyorum; işte böyle acayip şeyler yapıyoruz. Siz de çok merak ederseniz, apaçık bir gecede, uzanıp çimenlere, yıldızları seyredelim birlikte.

 Kontrolü bende gözükmeyen bu uzaktan ve fakat kumandasız yönlendirmeyle insanların girip çıktıkları odalarda n’ettikleri üzerine tahminler yürütüyorum. İstedikleri anahtara çökmekte özgürler, ama gerisine ben karar veriyorum. Kim bilir, belki de tam tersidir. Madem cebimin şişkin gücüyle farklı şeylere bakamıyorum, o hâlde hayalimin hayret verici gücüyle aynı şeylere farklı şekillerde bakarım. Hadi, siz de katılın, birlikte bakalım, ne dersiniz. Ama bilin, boy veremiyorum, su burada çok derin. 1) Bir an için yanıp sönen ışık, çocuğunun uykusunu, göbeğinin iniş kalkışlarından kontrol eden bir annenin şefkatli ellerinin eseri olabilir. Niye olmasın, ilk örnek hep en yakından… Ve kimsenin kimseden haberdar olmadığı bu katlarda sadece çocuklar rüya görebilir. Her gün onlarca siren sesiyle irkilen bebeler, düşlerinde de bunlarla meşguldürler tabii ki. Her kalkış daaa, her iniş diii demek. 2) Hoop, en köşeye kaydıralım bakışları. 180o’lik görüş açısını kullanalım. Kapanıp hemen tekrar açılan ışık, unutkan liselinin eşikten geçerken gelen mesaj sesiyle telefonu odada bıraktığını fark etmesi sonucu titreşmiştir. Işığı açtı, çünkü telefon pikenin altında, orada yazışmayı seviyor yavuklusuyla. Tik’ler maviye döndüğü hâlde cevap uzayınca bari sonrasına hazırlanayım diye alnını fayansa dayayıp üst perdeden çeşitli melodilerle rahatlamak için lavaboya gidiyordu tam. Şimdi dişleriyle birlikte idrar torbasını da sıkması gerekiyor. Neyse ki ADH var. 3) Saat ilerliyor, koşturup duran, olmadı, durmayıp koşturan saniyeye gem vuramıyor yelkovan, akrep yapacağını yapıp zehrini zerk ediyor en ağırından. İçeride banyo olduğunu tahmin ettiğim küçük pencerelerden gelen ışıkların fazla mesaiye kalmasını, sabah yüzüne çektiği kaplamanın altında yorgun gözlerle kendini arayan beyaz yakalının çiviyi çiviyle sökercesine titizlendiği makyaj temizliğine ve iplerin dişleri birbirinden ayıran kıvrak danslarına yorabiliriz.

 Onlar yorulurken ben biraz dinlendim sanırım. Nitekim ızdırabı ilaçlar değil; unutkanlıklar, dalgınlıklar, oyalanmalar azaltır. Katılması katlanılacak gibi olsaydı bu dünyanın; bakmanın kaçınılmaz kaçınılmazlığı, görmenin kahrolası gerekliliği ve tahkiye etmenin yorucu ama doyumsuz keyfiyle devam edecektim biraz daha. Burada doğup büyüdüğüm, doyup yürüdüğüm, burada kanıp kapıldığım hâlde hâlâ yabancısıyım. Üye olmayan giremez yazıyordu kapıda. Olmaya mahkûmuz zaten, başka türlüsü mümkün mü ki. Birine bakıp çıkacaktım. Tuttular zorla, ömür varmış, o yaşanacakmış. Bak sen, bir de biz ellemeden bitecekmiş üstelik. Tufaya düşmüştüm. İçindekiler’e göz gezdirdiğimde bana hitap etmediğini anlamalıydım.

 Dokuz yüz doksan yedisini tamamlamayı size bıraktığım bu bin türlü hikâyeyi, sağlam olmasa da temellerine oturtmaya çalışırken biraz öteden gelen sesle irkildim. Bir yere kadar dalabiliyorum, işte, “dünyadır, dır dır,” izin vermiyor. “İnsan fabrika olsaydı, mazeret üretirdi,” kabul, meşguliyeti de ekleyelim oraya kuzum. Kızının akrobatik hareketlerine tahammülü kalmayan yeni babanın, çocuğun bir de oraya buraya kaçmasına “aman yavrum, benimle oyun oynama, doğru düzgün kay şuradan” demesini yadırgamam sadece birkaç saniye sürüyor. Ehliyetini hak etmiş demek ki, çarpıp etmeden durabildi. El atıp düzeltmeye çalışarak yok ettiği her şey gibi buna da kıyıyordu az kalsın. Yani bıraksak, hem çocuğu dövüp hem testiyi kırmasına izin vermeyecek. Çocuktu, parktaydı, oynamayacaktı da ne yapacaktı, kendi soruma cevap veriyorum, hiçbir şey yapmayacaktı da oynayacaktı. Ayrıca parkta olması da gerekmiyordu. Halkları mı barıştırsındı, ormanları mı söndürsün, hapishaneleri mi dönüştürsün, sınırları mı kaldırsın, anasır-ı erbaayı mı büksündü… Oyun da oynamıyordu üstelik; ne gerekiyorsa oydu yaptığı, isimlendiren bizlerdik. Tam da uzviyetini hükmü altına alan bir ayindeymişçesine, demin içtiği, öte yandan bizim oğlanın bir süre yanaşamayacağı, hastanede tadı bambaşka ve amma da leziz gelen çorbadan bahsediyordu, kendisini dinlediğini sandığı babasına. Ekmek bana bana, höpürdeterek içmiş anlaşılan. O tarafa doğru az biraz seğirtti gözlerim, yanı sıra merhametsiz değildi bakışlarım. Anlayabileceğimi düşündüm hâllerinden. Çünkü muhtemelen hasta yatağındaki diğer çocuğunun alnındaki boncuk boncuk, domur domur terlerin de süzülmesiyle sırtında artan olukların gömleğin dışına taşan izleri tuttu beni. Bakmadan hemen önce, kendini belli etme fırsatı bulduğu için, naza çekene azar çekmenin şehvetine kapılan aptallardan biri diye düşünmüştüm. Kötümserlikte ısrarcı, haklı çıkmanın aşağılık tatmininden vazgeçmeyen beleşçi de ben oluyordum rol paylaşımında. Yiğide hakkını vermiş olmam, onu öldürme hakkını bana vermemeliydi. Apartmanlardakilere benzer oyunların sahicisiyle yüzleşmiştim. Ama müdahale edemiyordum buna, yazan da onlardı, oynayan da. Yakın olan gerçekti, uzak olan hayale meyyal, vallahi dertten. Şu hâle bak, sanki buzhane meyvesi gibiyim, yarına kalmaya gücüm yok. Günümü göstermişti kısacık diyalog. İyi de etmişti. Geçmiş ve gelecekten sarahaten haberi olmayan ben, bari günümü göreyim, iyi olmaz mı! Biraz hayvanca bir tutku, ama insan düşer bazen. Bazen mi, hemen de kandınız, insan hiç kalkamaz ki. Geçmiş nedameti, gelecek endişesi ve mülkiyet davası duyduğumuzdan rahat değiliz biraz, o kadar.

 Hurda Teferruat

Şimdi burada sıkı tutunun, keskince dönüyoruz çünkü, bir yeriniz kesilebilir. Laf aramızda -bilemeyiz ebesinde de olabilirdi, iyi ki değil, e ebe varsa gebe de vardır, olsun, aslında sorun olmaz da, bunlar bildiğimiz gebe değil, ağız ishali olmuş teresler- yazdıklarımın bir kısmını sosyal medyada paylaştığımda bir arkadaşım (O. T., 40) tedirgin olup mesajla hâlimi sordu. Sabahına da bir başkası (P. D., 35) aradı, korkutmuşum milleti, oğluymuşum (olsun, en azından kankası değilim), yapmamalıymışım böyle şeyler. Yedi sene önceki hadiseyi yedi kat elbisesinden soyarak, tembel okuyucunun damağına, dimağına uydurmak için anne kuşun midesinde öğüttüğü yemleri kusarak yavrularına yedirmesi gibi zihnimin dehlizlerindeki müessir asitlerle kırk takla attırarak beyin kıvrımlarınıza kazımak için uğraşıyordum oysa. Nasıl yazarlık ama değil mi, güzel, etkileşim çağındayız ne de olsa. Etkileşim, paylaşım, bilişim, gelişim, girişim… Şşşt, ş’ler kuş olmuş uçuşuyor. Futbolcuların ikili mücadelede odaklandığını pek tabii bildikleri ve burun kıllarını bile gösterebilen kameraların derleyip toparladığı karelerin oynaştığı tepedeki dev ekranda kendilerini fark edip taraftarlara göre daha profesyonelce davranmakla birlikte hevesle bakış atmalarını, bununla kalmayıp saç baş düzeltmelerini de bu kategoriye raptedelim. (Şimdi kalkın, hiç ayna görmemiş, daha önce hiç kaydı alınmamış kişilerin videolarını izleyip gelin, öyle devam edelim. İnternette vardı sanırım, Ali Desidero’nun feyk ve fakat güzel klibinden sonra izlemiştim, yoksa da hayal gücünüzü kullanın. ) Elimize raptiye almışken şu ne menem futbol göndermelerini de boşta bırakmayalım: Yazıyı büyük ölçüde toparlamış, Ctrl+S ile güvene aldığım dosyayı ekranın altına indirmiş, sıkı ilerleyen maçta futbolcular top, ben de her yerden olduğu gibi kendime ekmek çıkarma peşindeyken payıma bunlar düştü. Düşene yardım etmese miydim yani?

 O zamandan beri ne zaman market raflarında çocuk boyda bu tip kimyasallar görsem içim acır, mümkünse uyarırım görevlileri. Siz de uyarın. Çocuğuyla oynamaktan bıkanları da, gelin birlikte kınayalım. Kın kın kın… Tamam, tutunmayı bırakabilirsiniz, dönüşler bitti, kesilen yerlere pansumanı Dilek Tunca (since 1976) yapacak.

 Bi dakka bi dakka, bitmemiş. Yazıyı tamamladığım zehabına kapılmıştım, ama bunsuz eksik kalırdı. Paylaşımlardan beş gün sonra da bir arkadaş (A. M., 36) kalemimin (aslında tuşlarımın) kıvrak, yazılanların güzel olduğunu söyleyerek beğenisini belirtti. (Bence de gayet haklı.) Mesajla değil de yüz yüze söylemenin daha iyi olacağını düşünmüş. Benim hep yaptığım gibi düşünmekle kalmamış; pek sevdiğim, dahası müptelası olduğum, nice Gordion düğümlerinin kansız çözüldüğü, yeni bir şeyler öğrenmeye can atılmayan, nereye akacağını kestiremeyeceğimiz, sakınımsız, samimiyet buhranları geçirmeden, safsatayla geviş getirmeden, asap bozucu kinin kaygan zemininde tırnaklı botlarla yol alınan, topyekûn denetimden azade, sârilikten müşteki, bir hevesle gelip yerleşen yeniliğin ayak uyduramadığı için çekip gittiği, kimsenin kimseyi yadırgamadan, yargılamadan ve belki de yarlıgayarak, değer yargılarıyla değil değerleri yargılayarak, kıvrak kelimelerin kelimelere ulanmakta ustalaştığı cümlelerden müteşekkil kısa paslaşmalarla dar alanda kulağından tutup çevirdiğimiz sohbet esnasında sitayişle kelimelere de dökmüştü. O döker de ben niye dökmeyeyim. Kaldırmak hep bana düşmez a, bu bini aşan kelimeyi de siz toparlayıverin bin zahmet. Kırıcılı kepçelerden eleştiriler de gelebilir. Ama niye kırılalım ki, tahta mıyız biz? Olsak olsak ateş, su veya toprak oluruz.



[1] Louis Ferdinand Céline’in ilk romanının adı

[2] Kerata: Sevgiyle söylenen bir sitem sözü.

1.        [3] Palas pandıras: Hazırlanmaya olanak bulamadan ya da derlenip toparlanmaya olanak verilmeden, yaka paça.

[4] Aymaz: Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayrımına varmayan, gerçekleri görmeyen, sezmeyen (kimse).

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1