İlk görüşte fark

 

İlk görüşte fark

-a inanmam, aşka da.

Sen de inanma, gel de inanma.

Hadi, acele et, ekibi yeniden topluyoruz.

Zaten ilk görüşte düş’tür o, aşk olsa duramazsın,

fark olsa da. İlk elde kimse ayakta kalamaz, her zaman düşersin,

yargı kesin; fiyakalı gözükmek için acı çekeceksin, ısrarcıysan biraz anlayabilirsin,

sen                          vazgeçersen            o              da            vız           gelir         geçer.

 

Yekten başladım, bakalım kaçta bitecek.

 Kısa kısa birkaç vurucu dizeden sonra, buyur, saymayı sana bıraktığım kadar dillendiriliyor şarkıda: “Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma. Hep sonradan gelir aklım başıma.” Şimdi bu satırları yazarken görev icabı bir daha dinlediğimde, ok gibi saplamak için önceki diğerlerini çabuk çabuk söylemiş gibi geldi. Bölüm sonu canavarını geçebilmek için bütün tuşlara basmak yerine, hep aynı yeri aynı yarayla dövüyor.

 Suya mı benzetsem, yoksa elektriğe mi? İkisi de direnci az olan yerden gitmeye meyyal ya, buna özellikle insanı da ekle. Anne karnında başlayan sığınma, nefes alamadığın veya veremediğin âna kadar berdevam. Sonu ister krematoryum olsun ister iki metre toprak. Moby Dick’in vücuduna kendini râm etmekten başka çaresi olmayan Kaptan Ahab ya da güle oynaya büyük umut ve heveslerle çıktıkları yolculuğun yetmiş üçüncü saniyesinde infilak eden Challenger mürettebatı veyahut Atlantik’i hiç mola vermeden geçebilmeye çalışan Lindbergh’in kâbuslarındaki gibi okyanusun derinliklerine de hapsolabilir. Koca Yusuf, evet, anmadan geçmeyelim. Başı sonu böyle olan hayatta en büyük sığınağımız “kolay” ama.

 İnsana değişik hisler veren filmi de ne güzeldir ya, Anayurt Oteli’nde Zebercet’in musallat olmayı bile beceremediği ablamızı bilirsin. “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın…” İsim? Yok. Kayıt? Yok. Geçmiş veya gelecek? Muğlâk. Tek bu ve birkaç dakikalık görüşmeden kalan eşkâl izleri… Kitap boyunca merakımızı Zebercet’in heyecanıyla birlikte diri tutan da bu giz zaten. Daimi gecikenler kulübünün kurucu genel başkanı olarak demek isterdim bunları, ama gel gör ki oraya da geciktim. Namıma nam kattı doğrusu, fevkalade memnunum buna. Ve dünyaya geldiğime.

 Yarım yamalak olmayı bile beceremediğimi birine söylediğimde ne dedi bil bakalım. “Tamam işte, bak onu da yarım yamalak yapmışsın. Bu tam da bir yarım yamalağın yapacağı bir iştir.” Ne diyeyim, haklı.

 Sarpa sarmadan bir şeyleri çözmeye çalışmak boşa çaba. Gordion’la kördüğüm’ün birbirine bunca benzemesi ne kadar da manidar, zamanlama gibi. Saçma gelebilir belki, ama izlemeyi en çok becerebildiğim manzara; bir şeylerin öylece düğümlenmesi, en gemicisinden. Müdahale ve mücadele etmeden, edemeden, ürkek korkak izlemek; sadece bu. Dibe düşmeden çare aramamak, arayamamak, aramayı becerememek… (Bazıları “dibe düş ki, oradan kuvvet alarak yüzeye daha kolay çıkabilirsin” diyor. Ne dediklerini bilmediklerini usturuplu bir şekilde belirterek en naziğinden birkaç el hareketiyle mahcup edelim arkadaşları, şimdilik bu kadarı yetsin. Hak ettiler, çünkü üslûp ile geri çekilmesini bilemediler.) Olanlar ve bitenler karşısında, son birkaç nefesi boyunca ancak avcıyla göz göze gelebilen ceylanın yahut[1] elinde kestanesiyle başını mümkün yükseklerin zirvesine (takribî 10 cm.) dikerek etrafı kolaçan eden sincabın veyahut hafif uykuya isim miras bırakan güvercinlerin guğurdamaya[2] fırsat bırakmayan ürkekliğiyle sadece şahit oluyorum. “Aman yazmasınlar” diye adına cümleler döşenen şahitlik de nice muazzam yüktür a, az buz değil, yetinsin istiyorum herkes bu kadarıyla. Bu kadar, evet, benden bu kadar… İyice köşeye sıkışmadan dile getirmiyorum, seslendirmiyorum. Sonra da yaklaşıyor yaklaşan ve oluyor olacak olan, işime gücüme bakarken, birden, öylece gelip çarpıyor, bodoslamadan. Aha işte, önümde, görüyorum geldiğini; ama yalıda kahve keyfi ağır basıyor.[3] (Korkmayın kahvenin yanında Madonna ve benim İnstagram hesabım yok.) Niye çarpıyorsun ulan, ne zorun var, demek ve mücadele etmek yerine, kaçıyorum, olduğum yerde. İşin garibi, işi gücü bırakıp kaçıp gittiğim yerlerde de olamıyorum. Kendimce varım belki, esasen her yerin yoklusuyum. Düşünüp duruyorum, durup düşünüyorum, belki de illaki orada olması gereken ama tabii ki olmayan bir şey var; hamle. Ve mutlaka bir şey daha; tahrik… Sonrasında zoraki binen yüklere hamallık yapabilirim sadece, nefesim yettiğince. Hamil-i yük bizzat benimdir.

 .

.

.

 Mesela şimdi, baktığında ciddi gözüken (gözüken az, ciddi olan) tüm bunları yazarken, gördüğün gibi alt alta üç nokta koyup masa başından kaçarak ne yaptığımı söyleyeyim. Öncelikle bu tür kaçamaklar, bugünlerde yeniden izlediğim Ayneh (Cafer Penahi, 1997) ile irtibatlandırılabilir. İlk izlediğimde de etkilenmekle birlikte filme dair tek kelime yazmamıştım, ama şimdi giriştiğim bu teknik çabayla örtüştüğü için mekanik bir bahis açmaya mecburum. Tamam, setlerde çocuklarla çalışmak zordur, ama burada Penahi başka bir şey deniyor. Annesinin okul çıkışı kendisini almamasıyla başına gelen onca şeyden sonra küçük Mina, şaşkın şaşkın etrafına bakarken -hem film içinde hem de plato şartlarında hakkıdır- birden kameraya odaklanıp içimize işleyen o incecik sesiyle “ben artık oynamayacağım” diyerek filmi bambaşka dünyalara çekiyor. Ben de bakmamam gerektiği hâlde senin yüzüne gözüne bakıyor, yapmamam gerektiği hâlde okuyucuyla konuşuyor ve ağır aksak adımlarla olay mahallinden uzaklaşıyorum. Mutfağa gittim, ocaktaki tencerenin olan bitene kızgın kapağından tutmak için nemli tezgâh bezini aldım elime. Bulaşık deterjanından kalma kayganlık vardı üstünde. Sıvı sabunları sevmediğim gibi bunu da sevmem. Banyodan kalıp el sabununu alıp iplik gibi akan suda iyice köpürtüp güzelce yıkayıp duruladım. Sıvı sabun yoktur bizde, kimsede de olmasın, köpürmüyor meret, ama şu bastığında doğrudan köpük çıkaran mekanizmalar var, onlar belki. Üniversite zamanı bir seferinde bundan yakındığımda yanımdaki taşralı bir arkadaş sıvı sabuna alışamamamın şehirlileşemememle ilgisi olduğunu söylemişti. Evet, demişti bunu, niyesini anlayamadığım bir ciddiyetle diyebilmişti. Hızlı vasıtalarla gidildiğinde bile merkezden onlarca saat uzaktaki evlerine vardığımda sofrada öve öve bitiremedikleri, ama yiye yiye hemencecik sıyırabildikleri arabaşına rağmen hem de. El yıkamaya gittiğimde neyle karşılaştığımı artık tahmin edebilirsin sanırım. Üstüne üstlük çarşıya çıktığımızda bitter çikolata da yemişti keyiflenerek. Merak etme bir yandan gözüm tencerede. İyice sıktım, bez bi kendine geldi. 90’lardan beri deterjan reklâmlarında bilgisayar marifetiyle gösterip durdukları kumaşın en ince detayları var ya, heh işte onların, kirden yağdan arındıran bu lütufum karşısında ben tanrılarına nesiller boyunca secde edeceklerinden eminim, öyle rahatlamışlardır yani. (Sineklerin tanrıları var da liflerin niye olmasın.) Sıvı sabun yapamaz bunu, ama anlatamıyorum işte, anlamıyorlar anlıyor musun.

 Bu kadar haybeye oyalanma yeter deyip neden sonra gördüm işimi, klavyede delikanlılık taslamaya döneyim derken masadan üç mandalina alıp havada çevirmeye uğraştım. Uzun mesafeler ve vakitler kat edeceğinden dalında olgunlaşmadan (uzmanlaşamadan) yeşil yeşil toplanmak zorunda kalınan, oradan oraya savrulduktan sonra haylaz bir yumurcağın ağzını buruşturmadılarsa, nihayet güneş gören cam kenarlarında sıla hasretiyle aşina olduğumuz rengini bulmaya çalışan tüm meyvelerin hüznünü okuyabildim çehrelerinden bir bakışta. İlk görüşte farka inanmam demiştim oysa değil mi? Bu kadar derdin üstüne yaptığından utanmalısın diyorlardı. Yalan yok, az biraz utanmam vardır. Bir iki denemeden sonra vazgeçtim. İkiden fazlasını beceremiyorum. Oturdum ucuzcudan aldığımız iskelet sandalyelerden birine, sırtımı ovdurdum demirlere. Uçtaki tıpa çıkıverdi, zaten kızardığı için hassasiyeti artan derim soyuldu hafiften. O acıyla mandalinalara kısa bir bakış atarak “gardaş siz hayırdır böyle” deyip cebren, hile ve desise ile ikisini de yedim, biri bana biri sana… İnsan döndürebildiği kadarını yemeli. Müziğini saatlerce dinleyebildiğim Mandalinalar’daki adam kadar sabırsızlandım birden. Seninkini tümden attım ağzıma, öyle yaparsın belki diye. (Hani amcan bir gün kalem koleksiyonunu sergilediği büfenin önünde oturtup karşısına biz 9’lukları, pişmaniye yemeyi öğretmişti incelikleriyle. Tek seferde, tek bir tel dışarıda kalmamacasına… Tükürük bezlerimiz ve ağız boşluğumuzun küçüklüğünden boğuluyorduk hep, sık ve koyu sakalından göremediğimiz ince tebessümlerle izlermiş meğer muzipçe. Dolaptan aldığı yemeği ısıtmaya uğraşmadan yemesiyle de maruftu aramızda.) Tahmin değil mi, istediğim gibi sallayabilirim, sen de yap ara sıra, insanlar sabırlı olursa hep böyle davran, çok rahat, meşakkatsiz, mesuliyetsiz. Ama bil ki, insan sabırsızdır, hatırında bulunsun.

 İşte böyle birader. Birader diyorum, zira aynı kaynaklardan beslendiğimizi der dururlar ya hep. Mektup denen uçan halıda bir şeylere karar veremeyecek ketumluk tutunca kaçamak içindi tüm bunlar. İnsan yeter ki kaçmak istesin, her şey tatlı gelir, o an çektiğinden gayrı.

 Bunları, tüm bunları sana niye yazıyorum? Muhtevası mazrufta mahfuz muhakkak; “mazruf mühim de zarf değil mi” başlıklı bir yazı kaleme alan ben söylüyorum bunu, daha bir dikkate al derim. Dil susunca, kütleşinceye kadar parmak uçlarına vuruyor etkisi. “Bana ses değil nefes lâzım” demişti şair, ne de uyuyor bize değil mi. Zaten yalan söylemeyi beceremeyen masum ilkokul çocuklarının bile anlayıp, ânında çehrelerine vuran dislike’la, hiç sakınımsız yüzümüze çarptıkları, e az buçuk biz de anlarız, hakikaten berbat o sesimizle milleti niye rahatsız edelim ki? Ama yaşamak umurumuzdadır ve surat asmakla birlikte nefes almak da hakkımız, elverdiğince onu yedirmeyiz kimseye. (Tek rakibimiz inadına delikleri tıkayan soğuk yeller.) Yine geldik kolaycı elektriğe, o da vücuda girdiğinde, bazı ayıp yerlerle birlikte parmak uçlarını patlatıp çıkar. Yumuşak yerleri tercih eder, aslında mecburdur buna, mahkûmdur. Yanı sıra iyiliktir de yaptığı. Bir kere içeri girmişse, kolay yerden de olsa en azından çıkar da, kanser etmez bünyeyi.

 Bilgisayarda doldurulmayı bekleyen onlarcası gibi dosyası belki üç senedir açılmış ve fakat işte şimdi can bulan bu mektuptan ne çıkarılabilir, merakım gani. Aldığım nefes bile gecikmeliyken hangi işim zamanında olabilirdi ki zaten. Bu işler böyle, başka türlüsü mümkün olamadığı için. (Başkasına ait binlerce sayfa da gönderebilirdim, ya da birkaç artistik şiir falan, ama değil, benim öz malım bu satırlar, o yüzden kesse de acıtmaz öz canını. Vatsap gruplarında özensizce boydan çekilip önemine binaen okunması istenen dergi sayfaları ölesiye kıymetsizdir ya, öylesi değil.)

 İnsan hatıra yazarken her türlü sallayabilir bence. Aslını olduğu gibi hatırladığını iddia etme gafletinde bulunan nadanlar bizi palavracılıkla suçlasın dursun, hatıralar, kim nasıl ve nice anlatırsa o kadardır. Yaşayana değil, anlatıcıya, aktarıcıya aittirler artık. İnsan doğuştan beri her şeyi yaşar zaten, ama yıllar ilerledikçe düşünmeye ve isimlendirmeye başlar, bu yüzden anlatıcı sahiplenir hatıraları. Gerçekler hatırına sakındığımız binlerce çöp gözümüze batar, yoksa başka niyedir bunca yaş.

 Onlarca gün toprak altında, onlarca gün karanlık ve serin depolarda beklediği yetmemiş gibi bir yarım saat de köze gömüp yumuşamasını beklediğin, basit bir cahillik ve acelecilikle olduğuna kanaat getirdiğinde bir elinden diğerine aktararak düşürmeden taşıdığın, tırnaklarının içi haşlanması pahasına ikiye böldüğün patates, az daha sabredemediğin için damağına yapışıp geri kalanını zehir eder ya, bazen öyle gider işler. Oysa koyunlar her memlekette aynı me’ler, kuşlar hep aynı şakır. Sen Nihat Doğan’a bakma. Neymiş efendim, benim memleketimin koyunu bile farklı me’lermiş. Yok ya, daha neler. Artık vazifesini göremeyen, çünkü buna gerek kalmayan bostan korkuluğu gibi hisseder insan bazen, niçindir bilemez kimse.

 Şahit olduğunu unutmamak için sadece bakmak yetmez, kalıplarda soğutmalısın zihninde. Sen düşüncelerini her daim cümlelere dökebilirsin, cümleler ağzından, elinden dökülemese de.

 İsmet Özel'in resim müzik heykel filmcilik değil de şiiri seçmesinde tuttuğu maliyet hesabının sadece maddiyatla ilgili olmadığına daha önce birkaç yazıda temas edip istidadı olan ve istidasını verenlerin, maliye deyince yekten para anlayanların kafasına nakşetmiştim. Şimdiyse bunlardan en önemlisini söyleyeceğim, sıkı durun, safları dağıtın, herkes kendi başına düşünsün. Müzik, insanlar tarafından en kolay temas kurulan çeşit, çünkü kulak dışarıdan bir yardım olmadan kendini kapatamaz. Doğrudan maruz kalır. Göz de kendini kapatabilme yetisiyle birlikte resme bakarken pek zorlanmaz. Resim de okunur, yazı okumaktan kolaydır da görece. Hele sinema hakkında herkesin söyleyecek bir şeyi muhakkak vardır. Hikâyeyi ve görselliği iyi ayarladınız mı en çok talebesi olan alan bu olur. Yazı ise bunlardan fazla meşakkat ve mesai ister. İnsanlarla en zor temas kurulan, yaklaşmakta en çok imtina edilen mıntıka olduğu için bu yolu seçtim içgüdüsel olarak. Şimdi geldik en önemli yere, çıkarıma. Bu paragraftan yapılacak çıkarım ve benim bu tercihten, mecburiyetten çıkarım. Yazıyı seçerek teması en aza indirmem yetmiyormuş gibi, öyle karmaşık hâle getiriyorum ki, ilgilisi alsın sadece. Bir nebze üzülüyorum belki ama münasebetlerin neredeyse hiçliğe düşen maliyet hesabı işime geliyor.

 İşte böyle, sinemacıların hiç yapmamaları gereken bir şeyi yapıp yazı arasında şappadanak kameraya bakmayı seviyorum. Mina’yı bu yüzden sevdim. Ama film artık bambaşka devam ediyor. Kızcağızı gizlice takip ediyor, üstündeki unutulan mikrofon sayesinde sesini de alabildikleri için sürprizlere açık bir kovalamaca yaşanıyor. Hayat bize, bizim Trabzon hurmasına davrandığımız gibi davranıyor. Her gün olgunlaşan bir yanımızı koparıyor. Varoluşuma göre şartların beni yönlendirdiği mesleğimi icra ederken pek sık rastladığım gördüğüm ilkokul koridorunun teneffüs hâli gibi Mina’nın yürüyüşü. Her adımda farklı değişkenlerle her an dönüşen yol, dönüştüren bazen o olsa da genelde kendine uymaya mecbur ediyor. Kalabalık diye yönelmediği taraf hemen boşalabilirken boş diye gittiği yerler alabildiğine tehlikeli hâle geliyor.



[1] Ne güzel bir kelimedir bu. İlk nerede kulağımıza çalınmıştır, düşünüp taşınalım, tabii ki Vatan yahut Silistre. İlk zamanlarda vatanla Silistre’yi ayrı, biri diğerine tercih ediliyor zannederdim, oysa birbiriymişler.

[2] Bunu “yahut” gibi bir solukta geçemezdim. Bu da soru mu, tabii ki hatırlarsın, çarşıdaki, içinden geçen pasajın zemini, şehirlerden çok ergenliğimizi darmaduman eden depremde “balıksırtı” gibi kabaran evi. Amcan başkalarına aktarırken kolay anlaşılabilmesi için ısrarla bu kelimeyi kullanırdı. Kıyas en basit düşünebilme biçimidir nitekim, niye yorulsundu ki. Muhtemelen birkaç hoplama zıplamadan sonra kendini öylece, dayanıksız kolonların üzerinde zaten zorla duran hasır betona bırakan çatısından düşme riskine rağmen dedemin uzanıp uzanıp en sondaki kiremitleri -köyde uçlardaki elmalara yaptığı gibi- almaya çalıştığı, koyu karanlık dapdar spiral merdivenli bu evin uzun balkonundan uzanıp yine upuzun, ayıp ki adını hatırlayamadığım caddeye bakardık. Asfaltı ağustos sıcağında dalga dalga kendinden geçmiş anayol tarafından, sobacıların pasajlarının oralardan, kot farkından dolayı alt kısmında onlarca dükkâna ev sahipliği yapan otobüs garajının hareketli çatı aralarından, ama illaki hep uzaklardan belli belirsiz gelen, annesiz babasız çocuklara ait olduğu yönünde kandırıldığımız guğurdamalar, bu yüzden her zaman masalsı gelmiştir bana. Hâlâ da öyledir. “Bilirim bilirsin güvercinler ötmez” deyince itiraz edenlere karşı beni savunursun, sağ ol, eksik olma. Ama “öter öter de ciyak ciyak değil” demek isterim. Aslında ötmesinler de zaten, guğurdasınlar yeter. Balkonun köşesine sağlamca gerilmiş ipte asılı, kendisinden tahammülsüzlüğü tevarüs ettiğim Zaloğlu Rüstem’in en az kendisi kadar yorgun ve ağır kispetinden ne yapsan çıkarılamayan yağın yine ağır ağır yayılan kokusuyla ayaklanan midem ve dönen başımla daha da oynaklaşan CanCan Elektrik’in Las Vegas camekânındaki yanardöner ışıklarla tamamlanıyordu sahne. Raflarında envai çeşit unlu mamulün alıcısına türlü işve yaptığı Beyaz Saray’ın bitişik komşusu beyaz eşyacıdaki kara kameranın kadrajına girip vitrindeki kara televizyonda şapşallıklarını doyumsuzca izleyen çocuklar da eklensin haydi. Topların kafalarını bantlardan bantlara vurduktan, deliklerden delik beğenerek derin kuytulara yolladıktan sonra ellerinin tebeşiriyle Reis’ten çıkan bıçkın delikanlılar kollarını yükseklere kaldırıp rol ve racon kesiyor kaldırımda. Milletin ayakkabısına eğilmekten iyice açılmış enselerde patlatıyorlar tokatlarını, potansiyel enerjiyi kinetiğe çevirmenin hayvanca iştihasıyla. Koltuk altlarında boya kutularıyla küçük bir eğlenmelerine fırsat bırakılmadan hayal âleminden kendilerine gelmeye zorlanan çocuklar, çocuklarımız, çocukluklarımız. Dört yaşımdayken, evden elli metre uzakta olduğum hâlde kaybolmayı becerebildiğim, dedemin adını değil de sadece soyadını bellediğimden bulunamadığım, uzun zamandır hasret kaldığım şekilde önünde içli içli ağladığım bin bir çeşit dükkânına doğru yollanıyorlar, burunlarını kollarına silerek. Vitrindeki kelebeklere veya tezgâh altında gizlenen muştalara göz atıyorlar, sonradan hasımlarının yüzüne atacakları günleri haince tasarlayarak. Sonradan tılsımı bozulan her şey gibi büyüsünü kaybetmesin istiyorum çocukluğuma dair hatırımda kalan bunlar ve guğurdamalar. İyisiyle kötüsüyle “benim” bunlar ve bana ait.

[3] Çünkü sadece Boğaziçi’nde yalılara çarpar gemiler, bodoslamadan, bu böyledir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1