Kelimeler, kelimelerimiz
Keimeler, kelimelerimiz
zahidergun@hotmail.com
I.
İnsan büyük gördüğü, ehemmiyet verdiği şeyler hakkında pek sorgulama yapmaz. Olduğu gibi kabul etmeye meyyaldir, çünkü güçsüzdür.
Sözgelimi, Sarar diye bir marka var. Bu ismin şirket açısından hangi anlama geldiği konusunda bir fikrim yok. Ama yıllardır mağaza vitrinlerinde, yol kenarlarında, televizyonlarda gördüğümüz hâlde bu kelimenin ‘sarmak’ fiilinden türetilen bir sıfat-fiil olduğunu düşünmemiştim. Çünkü o büyük bir markaydı ve zihnimiz onu bir kalıp olarak algılayıp bir köşesine yerleştirmişti. (Bu arada zihnimizin bir köşesine yerleştirme işini yine zihnimiz mi yapıyor? Hem müdür, hem depo sorumlusu, hem de depo olan bir varlıktan söz ediyoruz o hâlde.) Bu kalıp olarak algılama işini yabancı kelimelerde yapmamız normal gibi. O dile aşina olduktan sonra onu da sorgularız gerçi ve ‘Aa, bu muymuş.’ deriz.
Diğer misal de konfeksiyondan olsun. Kiğılı da elbette kendi sınıfında büyük bir marka. Ama kaç kişi Kiğı’nın Bingöl’ün bir ilçesi olduğunu biliyor? Ya da onu merak etmiş miydik, acaba nedir bu, diye? Kiğılı, bir marka olarak öyle yerleşmiş ki zihnimize, artık Kiğı bize onun gibi zarif, lüks, nadide bir yer olarak gözükebilir, oraya gitmediğimiz hâlde. İşte memleketini tanıtmak, kelimelerle, markalarla ideolojileri hâkim kılmak budur.
Bu sorgulama işi bir başlamayagörsün, etrafta ne kadar marka varsa anlamını, neden o ismi aldığını, ya da marka olmasına gerek yok herhangi bir kelimenin ne mânâya geldiğini, kaynağının hangi diğer kelime olduğunu, bir deyimin, atasözünün hangi olaydan sonra yaygınlaşmaya başladığını falan bolca araştırır, sorgular ve onları bir kalıp olmaktan çıkarırız. Onları anlamlandırırız. Yabancı kelimeler için de benzer durum söz konusudur. O dile hâkimiyetimiz arttıkça kelimelerin anlamlarını, yan mânâlarını, kökenlerini öğrendikçe daha bir ferahlarız. Öyle ki, o dile ünsiyet bile kesbederiz. Meselâ, Van’ın şimdiki adıyla Güzelsu beldesindeki kalenin adı Hoşap’tır. Hoşap ismi, ‘hoş âb’ yani ‘güzel su’ kelimelerinden dönüşmüştür. Hoşaf da buradan gelir. İçinden çokça geçtiğim hâlde önceden fark edemediğim bu güzelliği Farsça’nın mevzubahis olduğu bir sohbet esnasında dank diye fark ettiğimde, o beldeye o ismi verenlere teşekkür ettim. İsmi değişmese de olurdu, ama en azından yerinde bir kelime seçilmiş. Anlatmaya çalıştığım, hikâyesi olmalı bir şeyin, bir ismin, yerin, markanın.
II.
Bir de piyasaya çıktığında sadece marka adı olan, ama ilk çıkmanın avantajını kullanarak (belki kendi inisiyatifi dışında, halk eliyle) sektöre isim olmuş kelimeler var. Hatta bunlardan bir tanesi bundan rahatsızlık duydu, diğerlerinden ayrılmak adına isminin başına başka bir kelime getirdi. (Pimapen idi, dr. Pimapen oldu.)
Aygaz, jilet, pimapen, kalebodur, pril, tursil, ernet, selpak, jip, uhu, prit, kot gibi kelimeler bir marka adı olarak piyasaya çıkmış, sonradan o cins eşyaya ad olmuştur. Halk arasında bunca yaygınlığına rağmen Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğü’ne girememiş kelimeler de var aralarında: Aygaz, selpak, uhu, jip… Niye bu çekingenlik? Ocak da diyelim, aygaz da… Diğer bazıları için (meselâ prit, tursil, ernet) durum anlaşılabilir. Ama sözlüğe giremeyenlerin halk hatırına kabul görmesi lazım gelir.
III.
Konuyu şuraya getirsek iyi olacak. Paul Valery şöyle der; ‘Nasıl ki aslan vücudu yediği diğer hayvanlardan oluşuyorsa, diller de diğer dillerden kelimeler alarak kendilerini geliştirirler.’ Nihat Sami Banarlı da Türkçenin Sırları isimli kitabında hassasiyetle değinir bu mevzuya: ‘İmparatorluk dilleri, diğer dilleri etkileyen ve bünyesinde de pek çok dilden kelime barındıran dillerdir. Geniş coğrafyalara hükmeden milletler kaçınılmaz olarak o kültürlerle etkileşime girerek onlardan pek çok kelime alır. Ve dahası bu bir mecburiyettir. Tabiî burada önemli olan; bir kelimeyi körü körüne dile aktarmak değil, o kelimeye kendi dilimizin musikisini katmaktır.’
İmparatorluk iddiasından vazgeçen, talepkâr bir dış politika izlemeyen milletler diğer dillerden gelen kelimelere de korkakça yaklaşır artık. Bunda haksız da sayılmazlar. İngilizlerin Redhouse sözlüğüne her sene yüzlerce kelime katıp yeni baskılarla genişlettiği günümüzde, farklı dillerden gelen kelimeleri almamamızın tek sebebi; onları kendi içimizde yoğuramayacağımız korkusudur.
Meselâ biz number kelimesini almış, onu numara’ya çevirmiş ve ondan da ‘numara yapmak’ diye bir deyim türetmişiz. Şimdi numara kelimesini aldığımız milletten birine bu deyimi kullansak ne anlar? Hiçbir şey. Çünkü artık o kelime Türkçeleşmiştir, bir deyim hâlini alarak olsa dahi. İşte bu gibi çalışmaları artırırsak değindiğimiz meselenin hiç de zor olmadığı anlaşılacaktır. Başka bir misâl: İndira Gandhi… Çalıp çırpmayı ‘cebe indirmek’ mânâsında ‘indiragandi’ yaptık. İndiragandi dendiği zaman herkes o Hint başbakanı değil, yaptığı hinliği hatırlar. Yapılan bir kurnazlık gelir aklımıza. Herhangi bir Hintliye de ‘indiragandi yapacan deyimi, çakkal’ desek, saf saf bakar suratımıza. İşte böyle…
‘Olmak ya da olmamak’ deyiminin Can Yücel tarafından Türkçeye kazandırılmış hâli nedir meselâ: ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin.’ ‘Olmak ya da olmamak’ İngilizlerin kullandığı bir terkiptir. Can Yücel belki Shakespeare’in sözünü birebir tercüme etme niyetinde değildi. Ama aynı duyguyu bir İngiliz başka şekilde ifade eder, bir Türk başka.
Son söz: Bir hikâyesi olmayan her şey çabuk unutulmaya mahkûmdur. Bir kavramı iki saat anlatacağımıza, onu hikâyeye oturtarak daha kısa sürede daha anlaşılır hâle getirebiliriz.
Yorumlar
Yorum Gönder