Seni seçtim makine!
Seni
seçtim makine!
Sonsuzluk ve Bir
Gün-Eternity and a Day
(Theodoros Angelopulos, 1998) filminde belediye otobüsünün arka makam koltuğunda
oturan biletçi muavin, küçük bir mikrofon marifetiyle yapıyor anonsları. Ne var
bunda? Hiç. İşi ilginç kılan, küçücük bir otobüste bunu yapıyor olması.
Bizde
ise ‘inecek var mı, ilerleyelim beyler, ücret ödemeyen, para üstü almayan var
mı’ gibi anonslar malûm olduğu üzere bağırarak, çıplak sesle yapılır. Demek
Yunanistan’la bile aynı değiliz bu konularda.
Batılı
makineyi konuşturur, biz kendimiz konuşmayı severiz. Müşteriyle yüz-göz veya direkt
muhatap olmama, samimiyet kurup muhtemel iltiması engelleme çabası; ya da ne
bileyim, bunlardan başka, Batılı düşünme biçimi adına daha anlaşılır bir
mazeretle açıklanabilir. Neticede kendi bilecekleri iş. İşleri makineye havale
etmeleri muhabbetin ölmesindendir. Otobüste metroda çok kitap okunmasını bu
muhabbet yokluğuyla açıklayanlar var. Batılı bunu istemeye istemeye
kabulleniyor zaten. Bir de ne okunuyor ki yolculuk sırasında? İsmet özel’in
otobüste rastlaştığı ve ‘Kitaplarınızı anlayamıyoruz.’ diyen gence verdiği
cevabı hatırlayalım: ‘Biz bu kitapları otobüste yazmıyoruz ki.’
Muavin
anonsu mikrofonla yapar, bir kere yapar, işine bakar. He bir de özel koltuğu,
paraları koyduğu gözler vs. vardır. Bizde muavin para alır, üstünü verir, durak
anonslarını yapar birkaç kere. Bazen yorar insanı bu cıvıklık derekesi. Hem kırk
şekle girer para toplamak gayesiyle araba içerisinde ilerlemek için, hem her çeşit
bozuk parayı ayrı bir cebe koyar. Batılı, muavinin kapısından alır, diğerinden
indirir, babası gelse tanımaz. Babası da zorlamaz zaten. Batıda işi standartlaştırma
gayreti vardır, bizde gelişine şut.
Gol-Goal (Danny Cannon, 2005) filminde
teknik direktör, paslaşmadan kendisi ilerleme hevesindeki futbolcuyu, hızlıca
attığı topun peşinden koşturmak suretiyle yarıştırıyor ve pas atarak oynarsa
daha hızlı ve güzel olabileceğini telkin ediyor. ‘Kendin koşma topu/makineyi
koştur.’ tembihi var.
Bizdeki
futbolun en çok eleştiri alan noktası neresi peki? Oyuncuların toptan çok kendi
kendileriyle uğraşmaları, değil mi? Yani bizde muhabbet, seküler mânâda büyük
futbol endüstrisinin en büyük organizasyonlarında dahi sürüyor. Ülkemize gelen
yabancılar da, ne gariptir, buna ayak uyduruyor. Ya da uydurabilecek olan
geliyor, nasıl ki bizden, oralara ayak uydurabilecek olanların gittiği gibi.
Makineciler
ve kara düzenciler… İki tarafta da değiştirmek isteyen çıkarsa düzeni, bu
mümkün değil. Burada veya orada durmak istemeyenler çıktıkça mübadele olur,
fert yer değiştirir, toplum alışkanlıkları bâki kalır.
Ergen Ruhlar
İlmihali’nde Mim
Kara: ‘Dünya ile kurduğun ilişkide araç-gereç yüklenme, bedeninle yetin.’
diyor. Anlatmak istediğim basit olarak böyle bir şekilde ifade edilebilirdi.
Ama kitabın devamında yine şu telkin geliyor, ona da uyuyorum: ‘Basit olanı
basit bir biçimde anladığımızda onu anlamış sayılmayız, zira anlayışımız
basitleşmiştir.’ Burada kesmek isterdim, ama devam.
En
küçük bir iş için bile makine icat ve ihdas eder Batılı. Elma soyma, patates
doğrama makinesi meselâ, bir çekiçle araba tamir etmek varken. Onlarca, onlarca
âlet kullanmadan olmayacaktır. Kafası o şekilde çalışır, bizimki böyle; bu
saatten sonra değişmez. Biz tabiata râm oluruz, onlar tabiatın rağmına, onun
düzenini bozacak şekilde davranırlar. ‘Soluk almak düz bir gerçektir ve gerisi
sanattır.’ diye ekler Mim Kara.
Makineleşmek veya diğer adıyla kolaycılık
birkaç şekilde af görebilir: Dünyayı çirkinleştirmeyecek ve anlamlı bir amaca
hizmet edecek.
Matbaanın
geç gelmesine yönelik eleştiriler, sebepleri soruşturulmamakla birlikte hep bu
tavra gelir, böyle kastî bir tavır varsa tabiî. Kasıt yok, tabiat icabı öyle… Muavininin
kendine bir koltuk ve para koyma yeri ayarlamaması ile (kabaca) matbaanın geç
gelmesi arasında pozitif korelasyon mevcuttur kanımca.
Bir görüşün sonu Mandıra Filozofu, öbürü de 32 saat bilgisayar oyunu oynamaktan ölen
genç. Aradakilerden bazıları kolaylık için makineleşmek ister, bazısı stresten
kurtulmak için tabiata, en başa rücû etmek. Memnun olan ya da zarar görmeyen
yok gibi.
Göçebelerde/savaşçılarda
kelimeler kısadır genelde. (Sezai Karakoç’un anne-çocuk imgeleri gibi, Batılıya
ver duyguyu açıp açıp roman yazsın, Doğuluya ver kapatıp kapatıp şiir söylesin.)
Hâliyle âlet-edevat da az olur. Doğulular işbu sebeple de bedeninden gayri
makineye pek tamah etmez. Ama onlar mezara cenaze indirmek için bile asansör
sistemi kurmuşlar. Bizde hâlâ ilk el usuller cari. Gölcük’te bir camide cenaze
namazında görmüştüm. Ortada ne cenaze vardı, ne de bu sebeple telaş eden
canlılar. Derken ağır mekanik bir calaskal sesi duyuldu. Ölüyü bile rahatsız
edecek bir gıcırtıyla makaraya sarılan çelik halatın araya giren her şeyi
ezecek kuvvetini hissedebiliyorsunuz. İmam ön taraftaki pencerenin önüne geldi.
Camı açtı ve bir süre bekledi. Beş-on saniye sonra yeşil örtülere sarılı tabut
asansörle önünde belirdi. Avluda yer olmayınca böyle bir sistem geliştirmişler.
Yabancı olanları hayrete düşüren ibretlik bir vakıaydı bu. Ama çoğu kimse bunu ya
bir Almancının, ya da olmadı, Karadenizli birinin yaptığı hususunda hemfikirdi!
Tüm bunları yazarken ara sıra göz attığım dergi
açık dursun da rahat okuyayım diye sayfanın üzerine, kâğıdın kalbini değil de
mukavemetini kıracak bir ağırlık koydum. Yani işin bir kısmını, düşünmenin o
ağır yükünü sırtlanmada yardımcı makineye emanet edip oradan artan kuvvetle
daha başka işler ürettim. Kendimle mi çeliştim şimdi?
Meselenin
bundan daha fazla yönleri var elbet. Batılı/Doğulu derken herhangi bir yön
kastedilmediği aşikâr, kişilerin fert fert, bazen topluluk olarak davranışları
isimlendirilmiş genel kabule göre, o kadar. Ne bir aşağılık duygusu, ne de ‘bizim
olsun da, varsın eksik olsun’ tarafgirliği… Belki biraz tembelliği
meşrulaştırma gayreti ve fakat hezimeti. Ama ne yazıyı uzatmaya niyetim var, ne
de gayretim. Bu böyledir.
Teknoloji
bize Batıdan geliyor günümüzde. Önce onlar bulsun, yapsın, kullansın; sonra biz
de alırız. Hem şu anda onlarca gömlek öndeler teknik mânâda, hem de psikolojik
olarak bu travmayı aşmamız uzun süreceğe benziyor. Öyle bir niyetimiz varsa
tabii. Eşik hayli yükselmiş, makas hayli açılmış, kabul. Ama başımızı bir
çıkarabilsek gerisi gelecek. Bir topluluğun tekniği ve ahlâkı bir bütündür,
parçalanamaz, ayrı düşünülemez. Meşhur birinin sözü var ya zaten; o da zekâ,
çeviklik ve ahlâkı birbirine bağımlı görüyor. Ama ne tekniğini almışız ne
ahlâkını… Aynı minvaldeki şu sözümün de arkasındayım hâlâ: Doğunun dövüşünü
aldık, felsefesini alamadık.
Son söz- 1:Cenin
rahimdeyken annesine mutlak ihtiyaç duyar. Tek orası vardır. Bebek doğduğunda
zaruret icabı annesinden başka göğüsler de emre amade kılınabilir. İlkokul
çocuğu beslenme çantasını eline almıştır, ama tek o vardır. Cebine konan üç beş
kuruşla bir nebze çeşitlendirir menüyü. Liseli delikanlı para taşır yanında,
kantinden yer içer. Bol çeşit, serbest piyasa… İş hayatında lak diye önüne
gelir paket servis. Emekli olursun, evde yemek vaktini kollarsın. İhtiyarlığa
doğru bebeklikteki muhtaç durum tekrar eder. Akıl ve beden geliştikçe
bağımlılık azalır. Bunların ikisi de gidince elden -meselâ mezarda- bu sefer
insan kendisi yemek olur başkalarına. En temel ihtiyacın seyri kabaca böyledir.
Neticede her şey aslına rücû eder. Fert için böyle olan düzen, toplum için de
her iş ve oluşta da böyledir. Dikkat, bağlılık asıl olanda had safhadadır.
İnsan geliştikçe, bağımsızlaştıkça görüldüğü gibi temel/zarurî gördüğü bazı
işleri uzmanlara/makinelere (beslenme çantası, kantin, paket servis) havale
ediyor. Ve fakat bunda hayatın yapaylaşmadığını söyleyemeyiz.
Son söz- 2: Bir mesele hakkında dertli olup
olmadığını anlamak için: ‘Akşam evin yolunu bulabiliyorsan, demek ki sen dertli
değilsin.’ denir. Ben de bu mesele hakkında düşünürken evin bir kat üstüne
çıktım bu akşam. Buna istinaden, mevzuun en azından benim için önemli olduğunu hissediyorum.
Onun
için bizde korna işlerinin ayarı hep kaçıktır. Kavgaya dönüşmesinden
çekindikleri için birebirde birbirlerinin yüzüne bakamayacak kişiler, makineye
bindiklerinde bambaşka tavırlar sergilerler.
Pardon
filmindeki ‘ortada bir kabahat varsa, bizim değil makinenin kabahati’
repliğinden hareketle bir paragraf yazılabilir. Onu da siz yazın.
Yorumlar
Yorum Gönder