Ulaşlı by The Sea (Sarsıcı bir yazı)

 Ulaşlı by The Sea (Sarsıcı bir yazı)

 

·         Şehirlerle birlikte

ergenliğimizi de darmaduman

eden, kabul et, senden çok alacaklıyım.

·         Atları uçuruma sürdükten sonra herkesten önce gelen,

yolumu emin ve gür refakatiyle aydınlatan, domur domur

terlemekten beni kurtarıp dumura uğramaktan sakındıran, serin

damurlara güvenle saran; kabullendim, sana da çok şey borçluyum.

·         İnsan düşünür, ürker ve devam eder. Kabul edelim; cahildir, bilmez, bilemez.

 

1.0

Hiç başlamamalıydım

Elimizde değil ya, Ağustos o yaz da çok sıcaktı; etrafını ve efradını göstermeye pek istekliydi gökyüzü. Dünyanın en güzel yıldızlı atlası o gece üzerimizdeydi. Çok da aydınlık olmayan sokağımızda, metruk kâgir evin bahçesindeyiz. Her sabi gibi sıkı fideistler olarak sorgusuz inandığımız, -ama işte yine çocukluk- içinde cesurca dolaştığımız hayaletli, ıssız, zifiri bu bahçede boyumuzca otların arasında ancak görebildiğimiz, son danslarıyla avuç içlerimize alıp alıp en sevdikleri Eylül’e uğurladığımız ateşböcekleri o gece sanki gökyüzünde, galaksiler arası bir şenlik sunuyorlardı biz küçüklere. Ahlâk yasasını içerimize yerleştiremediğimiz hâlde üzerimizdeki yıldızlı göğün seyrine doyamıyorduk. Bir hafta öncesinde tutulan güneşten sonra, meğer tutulacak daha neler varmış neler.

Ne kliması, aspiratörün bile olmadığı evlerde en büyük lüksümüz piknik tüpündeki gömlekti. Görece varlıklı ve ehliyetli bile olsak, dar bir çevrede yaşadığımızdan diğerlerinden farklı süremezdik hayatı. Elinden her iş gelen hezarfen dedemin bağa küçük de olsa bir kulübe yapmamasının sebebi de bu. Senin kalmaz çünkü. Herkese yetişemeyeceğin için kendine de edinmezsin. Ama tabiat herkesindir, ya sahilde ya kapı önünde havanın aspiratör etkisiyle iyice serinlemesini bekleyip öyle çekilmişti insanlar evlerine.

Abimler oturma odasındaki çekyatlarda ben holdeki divanda yatardım, annemin demesiyle, malak gibi yayıla yayıla. Şort atlet, ince bir pike, kapı pencere her yer açık. Fındık tezgâhının başında on iki saat yiye yiye doymamakla birlikte balçıkla da sıvayamadığımız güneşi ufuk çizgisinde renkten renge sokarak bilinmez diyarlara, -saçmalık bu ya- balçıklı memleketlere uğurladıktan sonra birkaç saat de sahilde turlamanın verdiği yorgunlukla yatağı nasıl bulduğumuza şaşırıyorduk. Babam senelik iznini denk getirir, hariçte çalışması yasak olduğundan sadece nezaret ettiği tezgâhları genelde biz idare ederdik. Yol kenarının parsellediğimiz kısmına yerleşir, işler çoktan hâle yola girdiğinde fabrikaya dönmüş olurdu o da. Okullar açılana, fındığın cılkı ve nemli çuvallardan fare leşleri çıkana kadar böylece devam ederdi. Bütün gün oturur gözükür satıcı, ama o da yorar adamı. Pazar tatil dönüşü olduğundan kalabalık olurdu yol, Pazartesi öğleye sarkar açılış. O gün pek iş olmasa da Pazarın yorgunluğuyla yatarak geçen tatil istemediğimden, rahatça fink atabileceğim bu hakkımı Salı günü kullanırdım. Dokuz gibi toparlanıp küçük bir atıştırmadan sonra aynı tas aynı hamam diyebileceğim bir akşamdı: Sahilde oturduk, rıhtımda çekirdek çitledik, parkta oynadık, ertesi gün için planlar yaptık. İnternet ve kafeleri yeni yeni yayılıyordu, ölüm kalım ve adamları kadar hızlıydılar. Esas adres atari salonları son demlerindeydi. Bilardo salonlarına alınmadığımızdan bu ikisi arasında mekik dokuyorduk. Kuş kadar haftalığın yarısını yerdik. Söz bitti, sallana sallana vardık bizim sokağa. Gruptan ayrıldım, söylene söylene çıktım merdivenleri. Kafayı vurduğum gibi uyudum.

Pazartesiyi, adına yaraşır biçimde sallantıya gelen Salıya devirdiğimiz gece yarısında 1 gibi daldıysam, uykunun diplerinde üçüncü katmanda olmalıyım alttan vurduğunda. Evet, önce alttan almış,  şiddetle öyle bir vurmuş ki, daha ne oluyor demeye kalmadan başlamış sallamaya; sen de yayık, o desin beşik, ben diyeyim ortaya karışık. Ergenlikten yeni çıkmış bariton sesiyle dehşeti iliklerimize kadar hissettiren nidalar eşliğinde evin öteki ucundan o yana bu yana savrularak koşup gelen büyük abim tarafından sertçe silkelenirken uyandım. Sersemlikten anlayamadığım bir şeyler söylüyordu avaz avaz. Bir akıllı benim ya, dediklerini uygulamak yerine hâlâ ne oluyor, niye kaçıyoruz diye saçmalıyorum yarım açık ağzımla, yine yarım açık gözlerle etrafı seçmeye çalışırken. Kızıp bağırarak, emir ve talimatları tekrarlayarak gidiyor arka odaya. Babamlar yok ortalıkta. Bizi bırakıp gitmiş olamazlar ya. Gerçi iddialara göre emzikli kadın bebeğini unutacak diye anlatılanlara 5’e 1 uyuyor sahne.

Evdeydiler, ama aklıma hiçbir şey gelmiyor o an. Baştan gitmiş akla ne gelebilir ki zaten! Sallanıyoruz, ama yok böyle bir şey. Ortalık kapkaranlık; aklımın köşesinden atlılar, gözümün önünden ateşböcekleri geçiyor, yakalamaya yelteniyorum, beyhude çaba bittabi kalkamıyorum. Yerküre, yapması gerekeni yapıyor, kendi rahatlayacak ya başkasınınki bozulmuş umurunda mı, evleri kolonlarından insanları omuzlarından tutmuş, hızla ve hırsla sarsıyor. Bin zorlukla doğrulup oturuyorum.[1] Uğultuları çözmeye çalışıyorum; kalk ve bir şeyler yap. Etiyle kemiğiyle ayağımıza gelen kedere kuryelik eden sarsıntı teskin olmuyor, izin vermiyor; çelimsiz bedenlerimizle sert kayaya çatmışız. Hiç bu kadar sıkıca sarılmadığım yatağım da anlam veremiyor bu olağandışı ilgiye. Zorlukla parmağımı anahtara yetiştirdim, lamba yansaydı bir adım sonrasına karar verebilecektim. Yanmadı, öylece kalakaldım yalnızlığın ve karanlığın avuçlarında. Az evvel çökmüştü sistem. Duvarda serserice melodilere sebep tıkırtılarla gezinen elimin aklına uyup hemen bir ihtimal kapı otomatiğine gitti. Anladınız değil mi, kafa böyle böyle gidiyor. Başıma daha kötü bir şey gelmeyeceğinden emin olduğumdan, dengede duramayışımı eğlenceye mi dönüştürüyordum yine. Bir an durdum, çünkü basışım dedem tarafından izlenebilir. Dedem, sallantılar ve ben, zelzele, kıyamet, otomatik ve kızmak… Tüm bu saçmalıkları taçlandırmak üzere merdiven boşluğuna çıkınca da; annemin titizlenerek dizdiği uzun kol sıralardan disiplinsiz askerler gibi kıyıl kıyıl kaçan titreşimli terliklerden doğrusunu giyebilmek için tokalarını yokladım, aman yanlış giymeyeyim. Ne olacaksa sanki. Boşa uğraşmışım, taraklarımı sıkması ve topuklarından anlamalıydım. Aşağı inemeden, zaten yarısında uyandığım vurgun o sıralar bitmiş olmalıydı. Küçük abim benden önce fırlayıp inmiş, büyük abim arka odaya, babamların yanına gitmiş, geçerken beni sarstıktan ve fakat -nerelerdeysem artık- kendime getiremeyip bıraktıktan sonra.

Kendi rekorumu kırıp hoplaya zıplaya 35 basamağı 35’lik devirmiş gibi yalpalayarak tükettiğimde yoklama alan dedemle karşılaştım. Hayır, kızmıyordu, aman iyi bari. Güçlü elleriyle ince çıplak kollarımdan -bana göre hiç olmadığı kadar sıkıca- tutup çekti kapıdan uzağa. Önüne geleni yukarı doğru açık yerlere, direksiz ve ağaçsız arsalara yönlendiriyordu, diğer herkesin birbirine yaptığı gibi. Eksikleri anons etmekle göreve başlayan askeri düzen anında kurulmuş, ordu yönetime el koymuş, çaresi yok hemen OHAL ilan edilmiş, hiyerarşiyi tepetaklak eden bir ivedilikle müsaade verilen operasyon derhal uygulamaya konmuştu. Kimsenin otoriteye başkaldıracak hâli yoktu zaten, kaldıracak başı olduğuna şükredenler, keşke bilen birileri olsa da ne yapacağımızı söylese, demokrasi de neymiş kafasına çok çabuk tornistan etmişlerdi.

Odadayız. Duvar baskı yapınca kasa sıkışmış, kapı mümkün değil açılmıyor. Alt kısmı 8 milimlik MDF, üst tarafı büyüklü küçüklü iki parça buzlu cam. MDF’yi parçalamak zor olacağından, ya da o anki can havliyle (kesinlikle bu), annemize babamıza omuz verebilmek için aradaki çıtaya omuz atmış abim, tüm zorlamalara rağmen koldan açılmayınca. İlk defa böyle büyük bir felaketle, hiç ortalarda adı sanı yokken karşı karşıya kalmasına rağmen mümkün olan en hızlı şekilde müdahalesi beni şaşırtır hâlâ her düşündüğümde. Normalde duygusal ve sakin yapılı biri olduğu hâlde kriz anlarında duygularını baskılayabilip yapması gerekeni yapar. Denize ben yeğenlerimi götüreceksem kendime güvenmem de, benim çocuklarımı o götürecekse hiç tereddüt etmem. Evet, böyledir; tetiktedir sürekli. Cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulacak kadar, omzuyla kürek kemiğinin kavuştuğu yerden küçük bir et parçası kopmuş.[2] Midesi karman çorman olmayan, ayağı takılmayan, eli sıkışmayan, kafası yarılmayan, bir yeri kesilmeyenlerin kalmadığı kalabalıkta en ağır yaralımız oydu. Neyse ki böyleydi. Yıkılan merdiven olmadığı gibi, balkondan camdan atlayan da olmamıştı. Babam niye kırmadı kapıyı acaba? Öyle ya, aklın bile aklı başından gitmişti, şurada hazır paragraf bitmişken bu da soru muydu şimdi?

Belediyenin altındaki kahvehanenin bahçesinde oturmuşlar gece boyu, izinde ya. Misafirlerini uğurlayıp yollanmış eve. Yaklaşık bir saat sonra kendinin olanı alan denize gömülen kıyı boyu, bahçe ve o tarafa, tam tentelerin üstüne denk gelecek şekilde suyun içine yıkılan binanın altında kalmaktan bu şekilde kurtulmuşlar; şans eseri yani. Elini yüzünü yıkayıp yatmış, daha uykuya teslim olmadan patlamış harala gürele. Annem kalkmış geldiğinde, o da uyanıkmış; hayatlarındaki en uzun, bitmek bilmeyen kırk beş saniye başladığında. Hemen kapıya yönelmişler, 300 noktadan baskıyla ilk anda sıkıştığından geçit vermemiş. Açık camdan içeri dolan çatırtı ve bağırışlar yetmiyormuş gibi gökyüzündeki, Tüpraş’tan yansıyan kızıllık daha korkunç hâle getirmiş durumu. Baskına uykuda yakalanıp, dehşetle sarsılıp ayakta duramazken bir yandan da milleti sarsan abimin sallamalarıyla uyanıp verilen komutlara sersem kafayla uymaya çalışan ben kadar şanslı değildiler. Şuur, yerindeyken katlanılamayan hayatta kendisine en az muhtaç olduğumuz şeydi o an. Elektrikler gittiği için devreye giren ışıldağın içeriyi aydınlatmasıyla gördükleri karşısında aklını yitirenler vardı, sorgulamadan öğrendikleriyle karanlıkta geçen ömürlerinin sonlarında bir uyarıcının anlattıklarıyla bâb-ı tenevvürden geçenler gibi. Bir yandan abimle irtibat kurmaya çalışırken bir yandan pencereye yaklaşıp uzaktan uzaktan dışarıyı yoklamışlar. Üzerlerinde en az üçer beşer kilo mahsul taşıyan diri fasulye sırıkları da, akşamüstü sulanıp sıcaktan betonlaşan topraklarına sıkıca yapışmış vaziyette üç kat aşağıdan onlara bakıyormuş.

 

2.0

Demiştim

Yaşanacak milyonla korkunç acıya uzunca, upuzun bir girizgâhtan sonra asıl film şimdi, palas pandıras başlıyordu. İşler çok karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hâl alıp yeterince yolundan çıkmadan Deus ex Machina’nın aniden ortaya çıkıp her şeyin bir rüya olduğunu anlatmasını beklemek büyük saflıktı.

Bütün horanta, en küçük eşyalarını dahi alamayacak şekilde, kızgın ev sahibince yaka paça kapı dışarı edilmişti. Birkaç kişi tulumbadan su çekiyordu. Bizim midemiz allak bullak olduğu gibi toprağın altı da karışmış, çamur ihraç ediyordu. Yine de açılmak, kendine gelmek için bidonlarda birkaç dakika dinlendirilen suyla yüzünü kafasını yıkadı insanlar. Sadece birkaç kişinin cep telefonu vardı. Biri o telaşta çıkmadan yanına alabilmiş. Herkes bakıyor, bir yerleri aramasını teklif ediyor. Neresi olursa, jandarma polis itfaiye ambulans... Ne var ki şebeke yok ve sonradan anlaşıldı ki herkes kendi derdinde. Başbakan ve cumhurbaşkanı bile olay mahalline erişememiş de medyadan yinelemişler çağrılarını. İnsanlar kifayetsiz ve insanlar kıyafetsiz…

Aceleci adımlarla, kaçarcasına -değil kaçarak- 50 m. yukarıdaki anayolun kıyısına çıktık düzensiz birlikler hâlinde. Sabah elimde fındıklar, akşam cebimde paralarla her gün birkaç kere teptiğim bu kısacık yolu ayaklarımız unutmuş gibi, kollarımızdan çekile çekile tükettik açıklığa kadar. Taze annesinin ne idüğünü bilemediği dertlerle yuvalarından uğrayan endişeli gözleriyle gözetip uyutmaya çalıştığı huzursuz bebeğin beşiği gibi durmadan sallanıyorduk. Ne yediyse geçmiyordu geğirtisi. Ağaçları, tam duracakken yeniden sallanan kabloları kollayarak artçının şiddetini hesaplıyorduk. Kafamız mı kıyaktı bilemiyorum, katillere özgü soğukkanlılıkla gün boyu böğüren arza, olanca gücümüzle elimizi bastırıp önce kim hissedecek yarışması yaptık hemen biraz sonra oyun icat edip. Dizi arasında reklâm bilmece oynuyorduk sanki. On dakika sürmemişti tahsilât, hemen çözmüştük işi.

Bir anda sıfıra inmiştik. Yeni yatağımıza sımsıkı sarılıyorduk şimdi de. Elimizde, içinden baş vermiş çiğli otların hafiften yumuşattığı, durması için üzerine abandığımız topraktan başka hiçbir şey yoktu. Ne ışık, ne bir âlet edevat… O hengamede herkes en yakınından başlayıp uzak tanıdıklarına kadar yokluyordu sorup soruşturarak. Üst kattaki İsmail abi yoktu ortalıkta. Herkes telaşlanmış ama kimse de binaya girmeye cesaret edememişti. Kalkıp yürüyemeyince oturup bitmesini beklemiş, sonra da aheste aheste üst başını giyinip öyle çıkmış dışarı. Millet don paça, bizimki kuşanmış; nasıl kızdılar anlatamam. Hâlbuki eşi çocuğunu alıp önden fırladıktan sonra o nispeten rahat şkilde giyinirken hemen altındaki odada onca yıllık yoldaşı babam kıyameti yaşıyordu. Asırlık birikimleri yerle yeksan eden 45’liğin o ilk saniyesini tahmin edin; yıkımı kabullenmek istemezsiniz, muhtaç olduğunuz atik zaman damarlarınızda sıfır tansiyonla en ağır kademede akar inadına. İlk darbeden sonra insanın iliklerine kadar işleyen sitemkâr ve ıssız sessiz bekleyiş başlar. Uyanınca neler olup bittiğini anlayabilmek için ihtiyaç duyulan kısa uykularaysa daha çok vardır.

Yokluğuyla tedirgin olduğumuz bir yakınımız, üç dönümlük zeytinliğin kısrak başı gibi uzanan kısmına yapılan sitede oturuyordu. Dedemin kuvvetle asılmasına rağmen apartman kapısından çıktığımda dikkatimi çabucak çeken, uzun uzun haykırışlarla yalvararak, dublörlere özenerek kıyamet sahnesine foley sanatçısı gibi efekt katıp türettiği ürpertici telkinlerle millete süfle verip kendince müsebbip bellediği mercilere temennilerini ileten komşumuzun oğluydu. Dinince dinleneceği günlerde rahat edebilmek için dünyayla münasebetini inceltip dinince dillenmişti herkes. Uzak veya yakın ama sımsıcak hatıralar, film şeridi gibi, hiçbir stüdyo ve görüntü yönetmeninin beceremeyeceği netlikte gözlerinin önünden geçiyordu. Öte yandan bu -vücutlara saplanan sahici gerçek öz hakiki telaş- ölmediğimizi gösteren bir ayraç olarak yanımıza kârdı.

Yoklamada unutulmuşlardı ilk anlarda. Neden sonra o taraftan neşet edip çıktığı meşakkatli yolda zifiri karanlığı devinimiyle aydınlatarak binaların ve zeytinlerin arasından, yoğunluğunu yapraklarda seyreltip dağılmış bulutu andıran toz dumanın ağır ağır bize doğru geldiği fark edildi. İnsanların ciğerlerini tıkadıktan sonra yolda da tükenmeyen toz tanecikleri mesafenin enerji emiciliğine pes etmişler, uzakta durdukları yerde konum bildiriyorlardı. Bir kişinin hedef tayin etmesiyle yöneldik o tarafa. Nasıl ki merdivenlerden inerken yıkık mı değil mi dikkat etmeden koşuşturduysak üçer beşer atlayarak basamakları, burada da önümüzde yarık var mı, ağaç direk devrilmiş mi, hesap etmeden atıldık hep birlikte. Yeşilçam filmlerinde olay patlak verdiğinde, acemi figüranların hayatın olağan akışına ters düşecek şekilde hep birlikte bir anda oradan oraya savrulmaları gibiydi sürüce hareketlerimiz. Yaklaştıkça toz koyulaştı. İçinden bir müjde gibi sakince belirmelerini umarak, tişört atlet etekleriyle yüzümüzü kapatarak zorlukla ilerlerken, üçün üçünü de ayakta görenler arkadakileri haberlediler meraklı ve buruk bir sevinçle. Tozdan tıkanmış kupkuru boğazlardan zorla yol bulan sesler hiç de ümitvar değildi, bu kadar tozun kaynağı kolaylıklar vaat etmiyordu çünkü; neredeydi merkez, hangi hüccetli binanın bağları çözülmüştü de diz çökmüştü? Bir kafaya kırk tilkinin sığdığı nadir anlardan birini yaşıyordu insancıklar. Sonradan anlattıklarına göre o an kem sözlülük etmemek için dillendirmeseler de herkes tahmin etmiş, bu yoğunluğa sebep olabilecek 24 dairelik Akbaş Apartmanını.

 

3.0

Toplu mezar

Başına vardığımızda[3] karıncalar gibi organize olup canhıraş çalışanları gördük. Akrabamız da aralarındaydı. Civarda başka yıkılan bina olmadığından kalabalıktı ekip, dâhil olup bir işin ucundan tuttuk hemen. Bilmeyen bilmez a, birkaç kişide telefon olduğu gibi araba da yine birkaç kişide vardı. Olanca gücüyle enkazı aydınlatırken gördüğüm emektar Reno’muzu hangi ara getirmişlerdi? Şevke gelmiş, durumun ehemmiyetini bizden çok kavramıştı, keşke elinden başka şeyler de gelseydi. Küçük abim ilk elde aşağı inip kendine geldikten hemen sonra cesurca çıkıp evden almış anahtarı. Yıllar sonra önemi çok kavranamayabilir o mühim dakikaların, saniyelerin. İlk anlarda eve girmek değil, yanından geçeni üç dört kişi kızıp çekeliyordu.

Kot farkından dolayı kuzey istikametine, deniz tarafına, anayolun tersine doğru yıkılmıştı bina. Kat kat yığılmış hasır betonların en tepesine çıkan, karşıda Tüpraş’ı görünce şaşırıp kalanların donukluğunu onu uyarmaya gelen diğerleri devralıyordu. Deprem yetmemişti, onlarca yıldır milyonlarca kursağın dolmasını sağlayan fabrikalar, şimdi ateş kusuyordu sönmemecesine. Suların yandığını şiirlerden öğrenmiştik, ama böylesi değil. Farların aydınlattığı yıkıntılar arasında abi kardeş iki uzak akrabamızı çıkardılar. Volkan abi, ismiyle müsemma kimyasal depolarının kızılca kıyamet fonunda kolayca çıktı sayılır. Milletin el vermesiyle, uzun sarı saçları ağzı yüzü kolu bacağı bütün mevcudiyeti toz toprak içinde gri bir adamdı gelen yine de. Yaklaşık on beş dakika önce mümkün dürtmelerin en kötüsüne maruz kalmış, sabah kim bilir neler yapmayı planlayarak uzandığı yatağından yüzyıllık uykusundan uyandırılmış dev gibi kaldırılmış, olanı ve fakat bitmeyeni, sürgit devam edeni anlamaya çalışıyordu. Dipsiz kuyulardan taze bir umut gibi gelirken, kuvvetli ışık karşısında bir yandan elleriyle gözlerine perde yapmaya çalışıyor, bir yandan -kolundan tutanlar annesi babası değildi ya- arkasına bakıp diğerlerini soruyordu. Yara bere kırık çıkık yoktu vücudunda, al sana hayat üçgeni. Biraz oturduktan sonra dönüp katıldı çalışmalara. Onu öldürmeyen darbeler oldurmuştu. Aileden tek kurtulan olarak, mesuliyetten başka hiçbir şeyin sağlayamayacağı değişik bir güç depolanmıştı bir anda kaslarında ve zihninde. Köyde nispeten modern, yeniliklere açık bir aileydiler, ranzada yatarlardı kardeşiyle. Çıktığı boşluğa doğru engelleri kıra kaldıra ilerlediler. Biraz uğraştıktan sonra ulaştılar Hakan’a da. Odaları ön cephede olduğundan görece rahattı, ama üst katta tavanla yatak arasında sıkışmasına mani olamamıştı yine de bu boşluk. Abisine tampon olmuştu etiyle kemiğiyle. Üç dört kişi karga tulumba kucaklayarak getirdiler, onca ıstırabına illaki tonlarca ıstırap katan tutamamalarla. Arabanın yan tarafında, açık bir yerde yokladılar vücudunu. Daha çıkarken görebildiğim kadarıyla kendinde değildi, sığınağı tarafından ezilmiş vücudunca taşınamadığından yana devrilmiş başıyla yüzündeki, dudaklarındaki acı şu an bile gözlerimin önünde. Sol bacağı katlı kalmaktan boydan boya mosmor olmuştu. Yer sofrasında iki dakika üzerine oturduğumda karıncalanan bacaklarım, tüm uyuşmalardan utandı bu manzara karşısında. Başka bir arabayla hemen[4] hastaneye götürdüler. Eziklerle kırıklarla uğraşılırken o şartlarda steril olmayan hastane ortamında enfeksiyon kapmış iyice çelimsizleşen bedeni. Bir yeri tedavi edilirken metastazla başka yerlerinde yaralar oluşmuş ve o şekilde -yaşadığı yıllar adedince- 16 gün boyunca, bir gecede hem anne hem baba olan abisinin, teyzesinin kucağında, sağaltıcı bakışlar eşliğinde tutunduğu hayata veda etmişti daha fazla direnemeyerek. Onu yaralar kımıldattı belki, ama o sertelemedi yaralardan. Ölüm, her zaman olduğu gibi yine hızlı ve erken gelmişti. Anne babaları da enkazdan çıkarıldıklarında çoktan son nefeslerini vermişlerdi. Üçü, mezarlığın deprem şehitleri kısmında diğer 69 kişiyle, ölümün tırpanıyla dünyadan muradını alamamış nice gök ekinlerle, koç yiğitlerle birlikte, bembeyaz bir servi gibi sivrilen, yükselen anıtın yanında metfunlar.

O gece yirmi beş kişiye mezar oldu Akbaş apartmanı ve yeri boş duruyor hâlâ, sanki uzak yıllardan bakıldığında dehşeti hatırlatsın diye. Söylendiğine göre yapışık iki blok, yapım aşamasında aralardan iyice bağlanmadığı için, samimiyetten maraz doğmuşçasına çarpışarak yıkmışlardı birbirlerini. Köyümüzde mezarlık olmasına rağmen, binaların topraktan rol çalarak insanları yutma işini niçin üstlerine vazife edindiklerini düşündüğümde cevapları boş kalan soruların kafamda üşüşürken çarpışması gibi.

Enkaz altında kalanlar ilk anlarda bağırarak, sonrasında inlemeyle, iki güne kalmadan da artık canı kalmayan bedenlerinin salgılarıyla ‘biz de buradayız ahali’ diyorlardı. Yazın bunaltıcı sıcağında kat kat maske takmalarına rağmen yıkıntıların başına en yakın akrabalarını bile yaklaştırmayan kesif bir koku sarmıştı etrafı. Madem onları orada bıraktık, biz de yanaşmayalım istiyorlardı, ellerindeki tek vasıtayla. Sesler kesildiğinden kurtarma ümidini kaybeden insanlar, ağıt yakmayı da bırakmış, her an yenilerinin oluşmasına alıştıklarının içinden sadece biri olan ve artık ciddi bir sorun hâline gelen bu duruma çözüm arıyorlardı aceleyle ve beceriksizce. Günlerdir gerçekten çok çabaladıkları şeylerin olmayışının yorgunluğu da eklenmişti vücutlarına, sırtlarında kabaran kamburun sebebi buydu belli ki.

Hâl ve biz böyleyken yetkisiz yetkililer, yapması gerektiği hâlde yapmadıkları (ihmal) ve yapmaması gerektiği hâlde yaptıkları (istismar) yüzünden son bulan her iyi şey ve başlayan kötülükler için gerçekte korkulu, yüzeyde sahte mahcubiyet dolu bakışlarla tepkileri ölçmeye çalışıyorlardı.

Devam edecek, 7,4’e kadar…



[1] Dördüncü sınıfta kolum kırıldığında yatağa bağlamışlardı, on üç gün hiç kalkmadan yatmıştım. Şimdi size ayıp olmasın diye buraya almadığım küfürlerle andığım doktorlar, yamuk yumuk olduğu her hâlinden kör gözce bile anlaşılmasına rağmen, iyileşti diye taburcu etmişlerdi. Sınıra Yakın’da Efsane’nin sol kolu için söylenenler benimki için de geçerliydi, bir zaman alışamadım, emanet gibi taşıdım. Bir zaman dediğim, bir daha düzelmeyeceğini anladığımdan şimdiye kadar geçen süreyi kapsıyor. Alçıladıkları kolumun yatak askısıyla son bağlantısını da kesmişlerdi. Yatakta doğrulup birkaç dakika beklememe rağmen, kalkıp ilk adımımı attığımda çakılıp kalmıştım, binanın nasıl oluyor da yıkılmadığına, en azından sarsılmadığına şaşırıyordum. Dışarıdan muhtemelen bir an gibi gözüken zamanı ben dakikalarla algılamıştım. Uzun yatışlar ve derin uykuların ağırlaştırmasıyla filleşen vücudumla birkaç adım daha atarsam işlerin çok kötüye gideceğinden ürkmüştüm.

[2] Zaten en şiddetli darbeyi eklem yerleri alır. Biz de ergenlik eklemindeydik ve deprem hiç acımamış, -epigrafta da demiştim ama zararı yok yineleyeyim- darmaduman etmişti.

[3] Gerçekten binanın başındaydık, yanımıza kadar inmişti pasta vaziyetinde. O kadar korkunç olay arasında bu şekilde yıkılmış binaları da pastaya benzetiyorduk ya…

[4] Evet, tam olarak böyleydi her şey, hemen.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1