Veba menşeli bir medya çözümlemesi
Veba menşeli bir medya çözümlemesi
Veba, Albert Camus’nün Cezayir’in
Oran şehrinde 1940’lı yıllarda yaşanan veba salgınını konu alan romanıdır.
Kitap, bir şehir halkının çektiği sıkıntıları, ıstırapları ve bu durumda
insanların kenetlenip birlikte hareket ederek, özellikle bazı gönüllülerin
büyük oranda sağduyulu davranışlarıyla salgını nasıl bertaraf ettiklerini
anlatıyor.
Savaş romanında
karakterlerin çoğu asker, aşk romanında ise âşıklardır. Veba da bir hastalık romanı olduğu için başrolde Dr. Bernard Rieux’ü
görüyoruz. Ateist olan Doktor, ‘Eğer kudretli bir Tanrı var olsaydı, insanları
tedavi etmekten vazgeçer, bu işi ona bırakırdım.’ diye tanımlıyor meslek
‘etiğini’. Dr. Rieux, baş gösteren vebaya karşı bir mıknatıs gibi tüm şehri
birbirine kenetleyen insan; ayrıca kitabın sonunda hatırlatıldığına göre bu hikâyeyi anlatan da odur.
Dr. Rieux, olayların
tam ortasında yer aldığı için, çoğu şey gibi medyayı da iyi analiz etmiş.
Vebanın yanında tüm şehrin hâl, hareket, duygu ve düşüncesini etkileyen istatistiklerin
ve bunun medya tarafından abartılı/geçiştirilerek verilmesinin hastalığı ne
yönde etkilediğine birçok kez değiniyor. Hatta kitabın, açık bir medya
eleştirisi olduğu hissi okuyucuda uyanmıyor değil.
Hiç şüphe yok ki,
medyanın Veba’daki bu tavrı, şiddetini
milyon kere yükseltmiş hâliyle günümüzde de devam ediyor. En azından
milyarlarca siteyle internetin ve binlerce kanal ile radyo ve televizyonun
insan davranışlarını olumsuz yönde değiştirmesine dair milyonlarca habere
bakarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Medyanın artan organ çeşidi, bunun
içinde dallanıp budaklanan ve milyarlara varan etki merkezleri sayesinde 1940’lardaki
kısıtlı imkânlara oranla günümüzde kitleleri yönlendirme gücü tartışılmaz.
Turizm sektörü için ‘bacasız
sanayi’ tabiri kullanılıyor. Medya da uygun tabirle ‘silahsız kuvvet’tir.
Amerika’nın Pearl Harbour ve Vietnam’da olduğu gibi Irak bozgununun gerçek
yüzünü de sinema yoluyla gizlemeye çalışması, aynı şekilde Süleymaniye’de
askerimizin başına geçirilen çuvalı, Mavi Marmara'daki vahşeti birer sinema
filmiyle -şimdilik- sineye çekmemiz, medya gücünün silahlı kuvvetlerden eksik
kalır yanının olmadığını gösteriyor. Meydanda kaybedildiği aşikâr olan nice
savaşlar ‘beyaz perde ve kara kutu’nun büyülü etkisiyle zihinlerde kazanılıp
pratik hayata yansıtılıyor. Hatta öyle denebilir ki, medyanız yoksa her savaşta
haksız taraf sizsinizdir. Bunun sadakat konusunda, medya izleyicisinin Papa
bağlısından aşağı kalmamasıyla bir ilgisi var. Papa'nın da arkasında bildik
anlamda bir askerî güç yok. O da manevî (görünmeyen) otoritesi sayesinde
inananlarına istediğini yaptırıyor.
Salgın yıllarında
internetin olmadığını, televizyon, gazete ve radyo toplamının -Oran için- bir
elin parmaklarıyla ifade edilebildiğini göz önünde bulundurarak oluşturduğu
etkiye bakıp her zaman için medyanın ne derece etkili bir ‘silah’ olduğunu
göreceğiz. İnsanların kararlarını manipüle eden bu en etkili araç (silah) Jean
Baudrillard’a göre de, ‘haberin ahlâksızlık aşaması’dır zaten.
Büyük çoğunluğu şer
güçlerin elinde olan medyanın, bu ahlâksız tavrı, mazlum memleketlerin haydutlarca
işgal edilmesi ve halkların katledilmesi sırasında da yoğun olarak
sergilediğini görürüz. Bunun bariz örneklerinden biri 2000'e 8 kala Avrupa'nın
göbeğinde, silahsız insanlara karşı iyi donanımlı bir ordunun katliamı olarak
başlayan Bosna Savaşı'dır. Medyanın Bosna Savaşı'nda ‘şeytanî yüzünü’ saklamaya
bile çalışmadan ihsan (!) kabilinden nasıl gölge ettiğini az çok herkes
biliyor.
Her şeye rağmen
Bosna'da da bir destan yazılmış ve bunu birileri geleceğe taşımasını bilmiştir.
Bosna halkının gördüğü büyük lütuflardan biri Aliya İzzetbegoviç'in
önderliğinde bu mücadeleyi sürdürmesidir. Çünkü o, hem savaşı idare etmiş hem
de dışarıdaki temas ve irtibatlarıyla dünyanın müspet ilgisini Bosna'ya
çekebilmiştir. Onun savaş sürecinde yaptığı konuşma ve röportajlardan oluşan Konuşmalar kitabı da bu destanın adeta
kâğıda mürekkebe bürünmüş hâlidir.
Bosna'daki katliam
ile Oran'daki salgını aynı kefeye koyacak değilim. Zaten yazı boyunca Veba menşeli, Konuşmalar destekli bir seyir takip edeceğim. Fakat Aliya ile Dr.
Rieux'ün ortak mustarip oldukları hususların çokluğu, bir kıyas olmamakla
beraber birçok defa aynı cümlede isimlerinin geçmesine sebep olacak. Veba'yı Konuşmalar’la eşzamanlı okumamın bu açıdan faydalı bir tevafuk
olduğunu düşünüyorum. Ruhunu kavramaya çalıştığım bir mücadelenin mümtaz
önderlerinden biri olarak ünsiyet kesbettiğimden, bahsi geçtiğinde ‘Aliya’
dememin sevenlerini incitmeyeceğini ümit ediyorum. (Cümle sonlarında verilen
sayfa numaraları Konuşmalar'a aittir.
İtalik ifadeler de Veba’da birebir geçmektedir.)
Basit
bir şehir medyasının kitleleri yönlendirmesi
Şehirde önce fareler
üzerinde etkisini gösteren ve bir günde binlercesini telef eden veba hakkında
ilk haberleri akşam gazeteleri veriyor. Dr. Rieux ‘Farelerle Savaş Örgütü’nü,
gazeteler de belediyeyi konuyla alakalı sıkıştırmakla işe başlıyorlar.
Ransdoc ajansı,
salgının onuncu gününde altı bin iki yüz otuz bir farenin öldüğünü
duyurduğunda, olayın korkutuculuğu karşısında halkın şaşkınlığı artıyor. On ikinci gün aynı ajans, sekiz bin
farenin öldüğünü bildiriyor ve tedbirlerin yetersizliği hususunda resmî
makamları suçluyor.
Ertesi gün ajanstan
gelen ‘bu esrarlı olayın birdenbire durduğu’ ile ilgili mesnetsiz bir haber halka rahat bir soluk aldırıyor.
İlerleyen günlerde
yine artış gösteren fare ölümleri üzerine gazetelerin yaptığı bir haber: ‘Belediye
üyelerimiz bu kemirici yaratıkların çürümüş leşlerinin yaratacağı tehlikenin
farkında mıdırlar?’
Gazetelerin hemen birilerini
suçlar tavırları, çoğu kimseyi inandırmışsa da işin içindekileri sadece
şaşırtıyor. İnsan ölümlerinin artması üzerine, bu konudaki kayıtsız tavırları
yüzünden gazeteler hakkında şöyle diyor yazar: ‘Fareler işinde o kadar
gevezelik eden basın, bir şeyden bahsetmiyordu artık. Buna sebep; farelerin
sokakta, insanların ise evlerde ölmeleriydi. Gazeteler ise yalnız sokakta olup
bitenlerle ilgilenir!’
Aliya da 1994'te SDA
yönetim kurulu toplantısındaki konuşmasında, ‘sanki gazetede yer almayan hiçbir
şeyin gerçekte var olmadığını ya da sadece gazetede yer alan olayların meydana
gelmiş gibi gösterildiğini’ söyleyerek, işlerini yapmayıp otel odalarında
savaşın bitmesini bekleyen pısırık ve ikiyüzlü ‘savaş muhabirleri’nden yakınır.
(s. 20)
Gazeteler, hastalığın
ilerlemesiyle ilgili sadece bazı imalarda bulunmakla yetiniyor. Fakat hastalık
ilerlediğinden dolayı yetkililerin aldığı tedbirler sıkılaştıkça, bu sefer
hümanizm çığlıkları atıp özgürlük konusunda vaveylayı basıyorlar. Bunun üzerine
ve zaten gerektiği için valilik, ajanslara her hafta istatistik gönderip çığırından
çıkmaya başlayan bu “asparagas haber” işini dizginlemeye çalışarak medyanın
gemi azıya almasını biraz da olsa engelliyor.
Her şeyi devletten
bekleyip ‘ne olacaksa olsun’ tavrı takınanların çokluğu yüzünden, salgınla mücadelede
normal zamanlara göre daha gerekli olan gönüllü insan gücünde istenen seviyeye
bir türlü ulaşılamıyor. ‘Dünyanın bütün ordularında malzeme eksikliğini daha
fazla insan ile karşılarlar, fakat bizim adamımız da yok.’ diyerek kalifiye
elemanlara her zaman fazlasıyla ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor yazar.
Aliya da savaşta asimetrik bir dengenin teknik alanda karşı tarafta, insan
faktörü (sayı ve moral) açısından ise kendi taraflarında oluştuğunu belirtiyor.
(s. 121) Çok uzun cephe hatları boyunca düşmana irili ufaklı yüzlerce darbe
vurabilecek insan potansiyelini daima arkasında hissetmesi bir komutan için asla
azımsanamayacak bir üstünlüktür. (s. 182) Yine bir konuşmasında, savaş
sürecinde, kalabilenlerin mutlaka Bosna'da kalıp mücadeleye katılmaları
gerektiğini söylüyor. (s. 149) Ne yazık ki Dr. Rieux, varlığını bildiği/umduğu
ve Bosna Savaşı'nda da harekete geçen insan potansiyelinden ve onları harekete
geçirebilecek kabiliyetten mahrumdur. Aliya, Bosna'da ‘topyekûn mücadele’
derecesine ulaşırken, Dr. Rieux, çabalarının sonucunu ancak ‘toplu monolog’
derekesinde görebilmiştir.
Bir akşamüstü şehir
meydanındaki birçok insanın yüzünü asık gören Dr. Rieux’ün, bunun,
Ransdoc ajansının o gün yaydığı haberlerin bir sonucu olduğunu düşünmesi, halkın mimiklerinin bile gelen haberlere
göre bir anda değiştiğini gösteriyor.
Valilik, vebanın
etkisini iyiden iyiye hissettirdiği ve ölülerin arttığı günlerde halkı biraz da olsa teskin etmek için -ki
bu çok kolay oluyor- ölü sayısını büyük oranda eksik açıklıyor. Resmî
makamların ve medyanın ölümleri az göstermesini şöyle yorumluyor doktor/hikâyeci:
‘Yüz otuz bir, dokuz yüzden ufak bir sayı diye sanki vebanın kuvvetini
azaltacaklar.’ Valiliğin ve onun direktifleriyle medyanın yapmaya çalıştığı,
sadece halkın karamsar olmamasını
sağlıyor. Ne var ki bu, gün gibi açık olan gerçeği en ufak bir şekilde dahi
değiştir(e)miyor. Aliya da şöyle diyor: ‘Savaş sürdükçe gerçek çözüm yoktur.’
Poliyannacılığı bir kenara bırakıp gerçekle yüzleşiyor.
Şehre giriş çıkışlar
durdurulduğu için sadece telgraf veya az miktarda mektupla dışarıdaki yakınlarıyla
görüşme imkânı bulan şehir halkının
yegâne tesellisi ise radyodan duydukları, dış dünyadaki insanların,
acılarını paylaşmaya çalışan nutukları oluyor. Bu da onlara moral vererek dirençlerini artıran bir
çeşit yöntemdir. Aliya, “Batı’nın taşları bağlayıp köpekleri salan tutumu”nu
üstü kapalı bir şekilde şöyle kınar: “Batılı ülkelerin Bosna'ya önemli oranda
insanî yardım sundukları bir gerçektir, fakat merhamet bizleri bulan felaketin
tam karşılığı değildir.” (s. 225)
Aliya da gaddar
düşmana karşı şiddetten yanadır, Dr. Rieux de. Çünkü bataklığı kurutmak yerine
sinek avlamanın, kökü çürümüş ağacın yaprağını silmenin bir anlamı yoktur.
‘Yeryüzünde tek bir
insanı içine alan bir ıstırap görülürse, bunun bir imtiyaz sayılması gerekir.’
Oran da vebayı barındırdığı günlerde diğer şehirlere göre imtiyazlı bir durumdaydı.
Zaten imtiyaz, tüm hastaların hakkı değil midir? Hangimiz hastalandığımızda
özel ilgi ve meselâ değişik yemekler istemeyiz ki? Dış dünyanın bu moral verici
yayınları gerçeği değiştirmese de hastaya ikram edilen enfes bir yemek değerindedir.
Ama ‘Eğer kişi ölüm tehdidiyle karşı karşıya ise, onun için aç veya tok mu
öleceğinin bir önemi yoktur.’ (s. 226)
Salgın başladığından
beri şehirde kısılıp kalan halk kendini kahvehanelere, sinemalara, barlara
atıyor ve bu şekilde gündemden uzaklaşarak rahatlamaya çalışıyor. Fakat
medyanın bir çeşidi olan afişlerle halk
burada da yönlendiriliyor. Çoğu yere asılan ‘temiz şarap mikrobu öldürür’
ilânı, alkolün bulaşıcı hastalıkları önlediği hakkında halk arasında zaten
yaygın olan kanıyı güçlendiriyor.
‘Bir garsonun her
şeyden haberi vardır.’ diyerek bazı mesleklerin de haberlerin yayılmasında bir
hayli etkili olduğunu söylüyor hikâyeci. Garsonluk gibi “Türkiye'nin en çok
satan gazetesi fısıltı”nın sahibi olan mesleklerden bazıları şunlardır: taksiciler,
ayakkabı boyayıcıları, hizmetliler, kapıcılar, işportacılar, özellikle medya
binalarındaki çaycılar…
Şu cümleler medyanın
ve nedense onun gönüllü temsilciliğini ziyadesiyle vazife edinen ‘mitomani
mağduru fısıltıcılar’ın halk üzerinde
nasıl bir etki yaptığını gayet iyi açıklıyor: ‘Herkes soğukkanlılığını kaybediyordu.
İçlerinden en zekilerinin bile ötekiler gibi, medyada yer alan, vebanın kısa
zamanda sona ereceğine dair bir belirti, bir inanma sebebi aradıkları ve sayılardan çıkardıkları bir umuda düştükleri
veya aslı esası olmayan korkulara
kendilerini kaptırdıklarını görmek mümkündü.’
Gazete ve radyoları
baştanbaşa kaplayan vebayla ilgili haberler o kadar çoğalıyor ki, insanlar
artık bu haberlerle ilgilenmemeye ve dolayısıyla tedbir de almamaya başlıyor.
Camus’nün Düşüş romanında da hatırlattığı
durum vuku buluyor yani: ‘Bir şeyi
örtbas etmek isteyen, onu daha çok ortaya çıkarır.’ Diğer bir ifadeyle: Aç ki,
kimse görmesin!
Şehir matbaacıları da
bu yoğunluk içerisinde kendilerine bir mevzi buluyor. Bir türlü doymayan halk
tecessüsünü karşılayabilmek için veba kitaplarının yeni baskılarını yapmakla
beraber gazetecilere ve araştırmacılara sipariş vererek hazırladıkları
metinleri tefrika etmeye başlıyorlar. Kendi mücadelelerini önceden
yaşanmışlarla kıyaslamalar, istatistikleri yorumlamalar ve -halkın en çok ilgi duyduğu- her türlü yoruma
müsait bilgileri piyasaya sürmeler, hem işe magazinsel bir boyut katarak insanları
olayın vahametinden uzaklaştırıyor hem de belirsizliğe sürükleyerek ‘kâhinlerden
medet uman bir yığın’ hâline getiriyor. Gazeteciler, Aliya'nın istediği ‘topyekûn
mücadele’yi tersten anlayıp menfî yollardan müspet çözüm arıyor, çözüm
bulamadıkları gibi halkı gerçeklerden uzaklaştırıp narkozluyorlar.
Bekli de vebanın
acıklı faydalarından biri, her şey gibi baş gösteren kâğıt yokluğu yüzünden
gazetelerin sayfalarını azaltmak zorunda kalmasıdır. Buna karşın, görevini ‘veba
ile her türlü mücadele ve sonuçları tarafsız bir şekilde halka duyurmak’ olarak
açıklayan yeni bir gazete yayın hayatına atılıyor: Salgın Postası. Fakat çok
geçmeden o da, vebayı önlemede hiçbir faydası olmayan birtakım yeni icat
ilaçların reklâm yeri olmaktan kendini kurtaramıyor ve ‘popülist bir dönem
gazetesi’ olarak görevini bihakkın yerine getiriyor! Hemen her savaşta ortaya
çıkan sahte kahramanlar gibi sadece yaşadığı sürece ismi anılıyor.
Gazetelerin daha önce
yaşanmış bir veba salgınında, ‘doktorların, kendilerini hastalıktan korumak
için yağa batırılmış elbiseler giydiklerini’ yazması üzerine, herkesin, hastalıktan koruyacağını umduğu ve
normalde ‘modası geçti’ diye kimsenin dönüp bakmayacağı elbiselere hücum etmesi
üzerine mağazalardaki bütün stoklar tükeniyor. Bu da genel olarak medya,
kapital, reklâm ile oluşturulan kötü niyetli voltran sayesinde insanların nasıl
sürüleştirilip sömürüldüğünün açık bir örneğidir.
Medyanın salgın
hakkında gereğinden fazla, çözüm odaklı olmayan, taraflı ve yanlış yayınlar yapması
yüzünden, ilerleyen aylarda halkın artık salgını kabullendiği ve kendine
dokunmadığı sürece istediği gibi kol gezebileceğini düşündüğünü şu cümlelerden
anlıyoruz: ‘İnsanların uykuları vebalıların hayatlarından daha kutsaldır.’
Medya, tonlarca uyku ilacında bulunmayan bir etkiyle -her şeye rağmen-
ninnisine devam ediyor.
Gidiyor
salgın, geri dönmek üzere
Halkın kafasında
zaferin kazanıldığı ve hastalığın tutunduğu mevzilerden çekilmeye başladığı
inancı, ancak valiliğin -önceleri gizli ve cesaretsiz bir umut belirtisi
taşıyan- bildirilerinden sonra uyanıyor. Hastalık başladığından beri milletin asık olan yüzü radyoların yaptığı
günübirlik iyi haberlerle gülümsemeye başlıyor.
Hastalığın
etkilerinin şehri terk etmeye başladığı günlerde valilik, sokak lambalarının
sağlık zamanındaki gibi kuvvetli yakılmasını sağlıyor. Bu, verilen iyi
istatistiklerle birlikte halkta bir nebze
umut ışığı yakıyor. Bununla beraber, loş kalan bir kaldırımda, hastalık
başladığından beri görülen ilk canlı kedi ve fareler de birer işaret olarak
algılanıyor. Hatta istatistiklerden, radyo ve gazete haberlerinden daha inandırıcı ve etkili bir işaret.
İstatistik, bildiri
ve haberlerle yatıp kalkan, onlara göre düşünüp hareket eden ve maalesef onların yönlendirmesiyle hisseden birçok
kimse var şehirde, valiliğin tek bir bildirisiyle vebanın biteceğini düşünenler
olduğu gibi. Tabiî, nasıl valilik bildirisiyle ölü sayıları azalmıyorsa veba da
bitmiyor. Ancak salgın büyük oranda bittikten sonra valilik bu yönde bir
açıklama yapabiliyor. Valiliğin müspet
bildirileriyle yayılan coşkunluğa rağmen halk yine de doktorlardan birebir
malûmat almak istiyor. Doktorlar her ne kadar halka umut verici açıklamalar
yapıyorsa da kendileri ancak halktan haftalar sonra içlerini rahata
erdirebiliyor.
Aslında veba, biraz
da hastalık hastalarının paranoyaları yüzünden barınmasına müsaade ettikleri
için palazlanmış. Çünkü hikâyeciye göre, korku
ile birlikte veba da bitmişti.
Veba gittikten sonra
halkın olayı abartarak anlatması, bir bakıma medyanın olayı kutsayarak bir yüce
kur(t)uluş efsanesi gibi piyasaya sürmesinden kaynaklanıyor. Kitleler yine dolduruşa geliyor yani.
Vebanın bitmesi
üzerine rahatlayan yetkililer de iyi niyetli olarak medyaya fazla karışmıyor.
Vebadan ölenler için bir anıt yapılacağını valiye çok yakın olan Dr. Rieux bile
bir arkadaşından öğreniyor. Peki, arkadaşı nereden öğreniyor dersiniz: ‘Bir
anıt yapılacakmış. Gazeteler öyle diyor.’
Daha ileriyi
göreceğim diye dürbünü sürekli gözünde tutan kimse yanındakileri asla göremez.
İlk zamanlarda bu ‘dürbüncülük’ yüzünden işin vahametini kavrayamayan medya,
sonraları ilk iş olarak yetkilileri suçlamış ve bu durumun piyasasından
yararlanmayı kendince sakıncalı görmemişti.
Veba gittikten sonra
da bunu zafer sarhoşluğuyla coşkulu bir şekilde duyurmuştu kitlelere. Medyanın haberleriyle üzülen ve tereddüde
kapılan halk, yine medya ile rahatlamıştı. Hâlbuki Dr. Rieux, ‘kendini sevince
kaptırmış halkın bir şeyden haberi olmadığını, aslında veba mikrobunun uykuya
yatıp uzun yıllar boyunca sabırla bekleyebileceğini, zamanı gelince insanları
yola getirmek ve felaketlerine sebep olmak için fareleri uyandıracağını’ biliyordu.
Aliya'nın artık bir
vecize olmuş şu sözü Oran halkı gibi herkes için de mihenk vazifesi görmelidir:
‘Hatırlama; gelişmiş medenî halklarla, geri kalmış ve ilkel halkları
birbirinden ayıran bir şeydir. Medenî halkların anıları vardır. Önemli şeyleri hatırlayan
halklar, tarih dediğimiz şeye sahip olurlar.’ (s. 88)
Dördüncü (!) kuvvet medya
Gazetelerin
bilgilendirici ve önleyici haberler yapmaktansa mal bulmuş Mağribî gibi her
şeyin üstüne atlayarak olayları abartması ve sürekli birilerini zan altında bırakıp
asparagasla meşgul ederek “iş” yapılmasını engellemesidir meselemiz. Nereden ve
nasıl geldiğini kimsenin bilmediği bir salgın hakkında gazetelerin baştanbaşa “neden
işinizi yapmıyorsunuz, tehlikenin farkında mısınız, niye tedbir almadınız” gibi
kasıtlı haberlerle yetkilileri sıkıştırması sorunun çözülmesine ne kadar
yardımcı olur?
Gazete, televizyon ve
genel anlamda ajan(s)ların kitleler üzerinde nasıl bir etki oluşturduğunu, kalabalıkların
karar alması ve buna göre duyup düşünmesini nasıl yönlendirdiğini iki kitap
üzerinden işlemeye çalışıyoruz. Gazete müvezzii çocuğun koşarak ‘yazıyor,
yazıyor’ diye verdiği haberler bile halk arasında fısıltı şeklinde dolaşır ve
bire bin katılarak anlatılırken bunu milyonlarca kişinin -kapalı kapılar
ardında ve oturduğu yerden de olsa- yüksek teknik imkânlarla yaptığı günümüzde
etkisini varın görün siz düşünün. Söylediği yalana kendisi de inanan (mitoman)
ve bu yalanlar silsilesi sebebiyle ahlâkı dumura uğratıp etiğe dönüştüren
medya, yapılan haklı eleştirileri de ‘iş etiği’ gibi başka bir yalanla örtbas
ediyor.
Montesquieu’den beri hâkim
olan medyanın dördüncü kuvvet (ekonomi, politika ve dinden sonra) olduğu fikri
çoktandır rafa kaldırılmış durumdadır. Veba'da
da bu açıkça görülüyor. Papazların vaazları ve valiliğin bildirileri gibi para
da para etmiyor bu kaos ortamında. İpler büyük çoğunlukla medyanın elindedir
çünkü.
2000’lerde
peydahlanan kuş gribi, sars, H1N1 virüsü, deli dana ve yakın zamanda gelmesi
müjdelenen (azap da müjdelenir) at gribi gibi olaylarda çağdaş medyanın
seviyesizliği, Veba’daki dedelerinin
izinden gittiğini gösterir nitelikte değil mi? Medyanın özellikle bu tür
vakalardaki yamuk duruşu ve kitleleri yönlendirme stratejisi hep aynı olmuştur.[1]
Gazete, dergi, radyo,
televizyon ve hatta internet deyince açılmayan gözler medya karşısında fal taşına döner. Bir de mültimedya var. Mikrop vücutta çok hızlı yer değiştiriyor, çok.
Metastaz anahtar kelime.
O
gün bugün aynı medya, aynı gazeteci
Medyanın görevi,
kimseyi reklâm ederek pohpohlamak veya yerin dibine sokmak değil, gerçekleri
olduğu gibi sunmaktır. Dr. Rieux de Aliya da kimseden yardım dilenmiyor, sadece
kendilerine engel olunmamasını istiyorlar: ‘Kötülük doğrudan yapılabileceği
gibi, vaat ettiğiniz veya üzerinize aldığınız görevi yerine getirmemekle de
yapılabilir.’ (s. 225)
Medya burada,
kendince bağımsız ve özgür olmasından dolayı, tıynetinden gelen bir
ahlâksızlığın kurbanı oluyor. Bu da onun gösterdiği en büyük ihsandır zaten!
Oran medyası ve özelde Bosna'daki savaş muhabirleri bu yönleriyle en az veba ve
katiller kadar zararlıdır.
‘Yağmurluk yağmurda
sınanmalıdır.’ Medya, bu tür olaylarda manipülatif tavrını bir seri katil soğukkanlılığıyla
sergileyerek genelde sınavı kaybeder.
Gazeteciler -özelde
haberciler- her gün yüzlerce olayı geçici de olsa hafızalarına kaydetmek zorunda
kaldıkları için bir nevi malûmat çöplüğünde yüzerek bilgi kirlenmesi yaşarlar.
Her sabah gazetelere göz atan, gün boyu haber sitelerinde sörf yapan, akşam
haber bültenleri arasında zaplayan, dizi veya maçını seyredip yatmadan evvel
son bir vazife olarak gece bültenine de bakan ve bunu kim bilir kaç kişinin
eleğinden geçen haberlerle yaptığı için kendini akıllı ve zamandan tasarruf
ettiğini zanneden kişinin hâli bile nice olduğuna göre, varın habercileri siz
düşünün. Gazeteciler, aslında adı kirlenme olan bu depo bilgileri süsleyerek sundukları
için, çoğu zaman birer bilgin zannedip -göz ve kulaklarımız yetmiyormuş gibi-
ağzımızı da açarak onları izleriz. Bu bizim, ağzı laf yapan bilgisizlere önem
atfetmemizden sonraki ikinci büyük yanılgımız olur.
‘İmtiyazlı
bir insan olan gazeteciler birtakım kolaylıklara sahiptirler.’ Camus'nün bu
şekilde sözü yamadığı kişi, bir röportaj için şehre gelmiş ve salgından kurtulmak
için alelacele şehri terk etmeye çalışan Raymond Rambert adlı, inatçılığın er geç üstün geleceğine inanan
bir gazetecidir. Şehirden ayrılabilmek için resmî/gayriresmî bütün yolları
deniyor. Rambert’in kısa vadede bunu başaramaması üzerine, sahte ve ucuz mal
kaçakçılığına başlayıp ufak tefek spekülasyonlarla küçük bir servet dahi
edinmesi, yazarın -özellikle herhangi bir şehre dışarıdan gelen- gazeteciler
hakkındaki yargısını ortaya koyuyor. Tüm bu pis işleri böyle bir gazeteciye
yaptırması da bu konudaki ciddiyetini gösteriyor. Kafka’nın Değişim’de böceğe dönüştürdüğü Gregor
Samsa’nın da bir pazarlamacı olduğunu hatırlayalım.[2]
Rambert birçok
yönüyle, Aliya'nın da yakındığı “otel odalarında savaşın bitmesini bekleyen
pısırık ve ikiyüzlü savaş muhabirleri”ne benziyor. ‘Kimimiz su ve ekmek almak,
kimimiz işe gitmek için dışarı çıkıyoruz ve savaş muhabirleri, barışın
gelmesini bekleyerek otellerinde oturuyorlar.’ (s. 5) Rambert de makam makam
dolaşarak yumuşak deri koltuklarda, oturduğu yerden ortalığı karıştırıyor.
Paris’in büyük bir
gazetesi için ‘Arapların yaşayışları üzerine’ bir röportaj hazırlamak isteyen
ve sağlık durumları hakkında bilgi almak için kendisine gelen bu gazeteciye Dr.
Rieux’ün ilk sorduğu soru da ibretlik bir şekilde Aliya'nın ‘Halka gerçekleri
söylemek zorundasınız, yalan söylemek olmaz.’ sözünü destekler mahiyettedir:
‘Gerçekleri yazacak mısınız?’
Son
söz: Birkaç km.
ilerideki yardım yerine ulaşmaya çalışan cılız kız çocuğunun akbaba önündeki
fotoğrafını çekip oradan uzaklaşan, bu davranışından dolayı bunalıma girip
intihar ettiği söylenen -kendisi de Güney Afrika doğumlu, Pulitzer ödüllü-
Kevin Carter'ı, -dünyayı ayağa kaldırmak gibi bir niyeti varsa- bir derece
affedebiliriz. Fakat Amerikan askerlerinin Irak işgali sırasında iğfal ettiği
masum kadınların çıplak fotoğraflarını, arka sayfa güzeli niyetiyle birinci
sayfadan veren yerli (!) medyayı asla affetmeyeceğiz.
·
Veba;
Albert Camus, Oktay Akbal çevirisi, Say Kitap, 1985 6. Baskı
·
Konuşmalar;
Aliya İzzetbegoviç, Fatmanur Altun ve Rıfat Ahmetoğlu çevirisi, Klasik
Yayınları, 2005, 8. Baskı
[1] Bu yazı 2020 Korona günlerinden dokuz sene önce yazılmıştır.
[2] Çoğu zaman insanı canından bezdiren, uzaktan yaklaştığında kıyıl kıyıl yol aranan bir meslek olarak pazarlamacılık, komisyonculuk gibi uğraşlar, emek yoğun işlere göre daha sevimsiz sayılır genelde. Tarık Tufan Kaybolan romanında başkarakterlerden Hakan’ı sigorta poliçesi dayatıcısı, Yıldız’ı da ‘üzüm’ şeklinde tasarımlanan şu saadet zincirlerinden birinde makyaj malzemesi pazarlayıcısı olarak konumlandırır. Mustafa Çiftci’nin de bir konuşmasında, bu üzümcülerden bilumum akrabanın nasıl yaka silktiğini gayet veciz bir şekilde anlatmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder