Yeni başlayanlar için Zap Vadisi
Yeni başlayanlar için Zap Vadisi
·
Hakkâri’nin bu dar,
derin
ve virajlı vadisinde şahit
olduklarımı
anlattığım bu yazıdaki olayların
sadece
bir kısmı gerçektir. Birazı hayat, birazı da ‘derler ki’ bilgisidir.
·
‘Her bakılan görülmez.
Bakmak
bir ön hazırlık gerektirir,’ denir.
Zap
Vadisi’ndeki her şeye o kadar çok baktım ki, artık onları görebiliyorum.
Bu
yazıyı okurken kendinizi 14+1 minibüsün herhangi bir koltuğunda hissetmeye
çalışmanız tavsiye olunur. Direksiyonda yol üstü köy okullarının cefakâr şoförü
baba Ekrem olduktan sonra tedirginlik duymadan vadiyle meşgul olabilirsiniz.
Taze bir acemi iken de, artık birbirimize ince tebessümlerle bakacak kadar
yakınlaştığımız son günlerimde de onurlu tevazularıyla hayretimi diri tutmayı
başarabilen Hakkâri Dağları ve sonsuz devinimiyle ataletimizi harekete tebdil
ettirip bizi büyük altüst oluşlara gark eden Zap Suyu’na klâs bir selam olsun.
Başlayalım.
Zap
nedir? Irmak mı, nehir mi, akarsu mu? Hayır, bunların hiçbiri değil. Zap şudur;
sadece şudur; sudur.
İster
inanın ister inanmayın, ama Sezai Karakoç’a ait şu cümlelere, yazıyı
bitirdikten sonra rastladım. Aslında bu dosya içinde not almıştım “Yitik Cennet 42’de bu konuyla ilgili bir
cümle var,” diye, ama sonradan bakınca, tam da bu yazıyı oturttuğum temele
müthiş bir istinat duvarı olacağını gördüm: ‘Toprak bize varoluşu hatırlatıyor;
su varoluşun sürmesini, yani hayatı. Akışkanlığı, suplesi. Toprak statiğin
imajı, su dinamiğin.’[1]
Tabii okuyucu olarak sigaya çeken ve ‘yıllar önce okumuş ve unutmuş olsan dahi
bu yazdıklarının ilhamını ondan almış olabilirsin’ diyenleriniz çıkabilir. [2]Ama
zaten her zaman Bu Böyledir, teknik
ve ahlâkî açıdan sorun yok yani. Sonuçta hayattaki çok az şeyi az çok
hatırlarız, her şeyi olduğu gibi ön lobumuzda tutamayız; ana hafızada durur,
ihtiyaç hâlinde ram hafızasına alıp işleriz. Hatta başka şahit yoksa tümden
sallarız da kendimiz bile farkına varamayız. Kusura bakmasınlar, ama
ihtiyarların biraz böyle yaptığını düşünüyorum. Ve tabii aynı şeyi beş yüz defa
anlatınca detayları artık atlamıyor olmaları çok da şaşırtıcı olmasa gerek.
İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, yaptığımız sohbetler, bizi biz yapan
beş duyu organımızla edindiklerimiz hep bir tortu oluşturması içindir. O
tortular gün gelir bir şekilde ortaya çıkar, bilinçaltı denen mahir köstebek[3]
sayesinde. Şu son cümleleri yazdıktan sonra kitabı raftan alıp bir daha
inceledim. Son sayfasına okuduğum tarihi yazmışım; 2013. Bu sefer kesinlikle
inanın, sayfanın her tarafında Zap Vadisi’yle ilgili aldığım notlar duruyor. Ve
daha ilginci, sekiz senedir o kitabı elime almadığım hâlde yaklaşık aynı
meselelere bu yazıda da değinmişim.
Vadi
söz konusu olduğunda dağlara nispetle daha çok Zap’ı anmamın, yazmamın sebebi
onun devamlı akması, her daim bir şeyler anlatırcasına telaşlı telaşlı dil
dökmesi olabilir.[4] Onları
da bir zahmet Selahattin Hocadan okuyuverin; aman ne anlatmış, döktürmüş
resmen. Bunun yanında ufuk çok kısıtlı olduğundan dağları sadece diplerinden,
eteklerinden görmek körlük yapıyor sanki. Her ne kadar vadinin dibi bile 1500
m. rakımlı olsa da dağların eteklerinden tutunca hep annesinin merhametiyle
dünyayı algılamaya çalışan küçük bir çocuk gibi hissediyor insan.[5]
Öte yandan dağların üstümüze başımıza gerek kayaları gerekse küçük tanecikli
katıların akışkanlık özelliklerinden dolayı öteberi akıtması dikkatimi celbetme
ve cezbetme yöntemiydi demek ki. Taşlar, kayalar canlanmış dağ parçalarıdır.
Dağ böyle konuşur insanla, denk geldi mi kıyar. Zap Suyu öyle delicesine,
yırtına parçalana, sonra tekrar birleşip kavuşup çatlayarak akarken içerimizin
durgun kalması kabil midir?[6]
Ya başımı yukarı kaldırıp yüzyıllardır aynı sözde kalmayı başarmış yüce
dağlarla hemhâl olacağım, ya da oturduğum yerde Zap’a bakarken onunla birlikte
koşturacağım zihnî planda. 19 mevsim (650 kere) Zap Vadisi’nde yolculuklar
yaptım. Zap
ve dağlar tarafından cezbedilen bir biyofiliydim. Zap’a baktığımın beşte
biri kadar dağlara bakmamışımdır ama. Zira hayat dinamiktir, durağanlığı
kaldırmaz.[7]
Bir öğretmenin dikkatini en çok ya çalışkan ya da diğer uçtaki öğrenci çeker.
Çünkü ikisi de uçta durabilmek için hareket hâlindedir. Orta hâlli öğrenciyse
bu ikisinin devingen hareketlerinden doğan hercümerç içinde çaba göstermesine
gerek olmadan hareketsiz kaldığından dikkat çekmez. Bilmeniz gerekiyor; dik hat
çekmeyen dikkat çekemez. Yatayda giden ‘yatışta’ intibaı uyandırır. Yata yata
büyüyenler kavun karpuz ise, yatağında işe yarayanlar da pil ve nehirlerdir.
Suya
yardım ve yataklık eden vadi ve onunla yalın kılıç açık cenk eden, şiddeti
kendinden menkul azgın su… Yine Said Yavuz’un bir mısraında geçen ‘yaşlara
annelik yapan yanaklar’ gibi suya annelik yapan toprak (tabii ki kayalıklar)…
Zap Suyu yatağına sığmaz. Dar ve gür akar. O derin vadide o şiddette akan suya
toprak zemin bir gün dayanamaz. Ama kayalarla cebelleşmek de Zap’ın
meşgalesidir zaten. Zap’ın yatağı uyuma, durulma değil; coşma, heyheylenme
yeridir. Böyle suların aktığı yerlere yatak dememek lâzım aslında, ‘coşak’
falan diyebiliriz.[8] Suyun
yüzeydeki hareketinden yatağının şeklini çıkarabiliriz. Olmaz ya, Zap, suyunu
çekse de tabanını görsek şöyle baştan sona dipten yüzeye, muhtemelen geceleri
oradan oraya taklalarla perendelerle altıokkalarla uyuduğunu zannettiğimiz
aşırı hareketli bir çocuğun sabah kalktığında her biri bir tarafta dağılmış
eşyaları, nevresimleriyle karşılaşırız.[9]
Bizimki biraz deli yatar da. Zap haylaz çocuklar gibi yatağına yatmaz, yatıp
kalktığında da yatağını yapmaz.
Bulutu
rüzgâr koşturur, -nereye yetişecekse artık tepinip duran- Zap’ı da meyil. Dikkat, bilincin
belli bir noktaya toplanması; şehvetse,
kanın belli bir noktaya toplanmasıdır. Zap, dikkatsiz ve şehvetle akar: Maildir
bir yâre, onun içindir tüm bunlar. ‘Rakım düştükçe insan çoğalır, insanlık
azalır,’ denir. Rakımın düşmesiyle çoğalan, vadinin daralmasıyla iyice darlanan
su, azalan insanlığa uyarılarda bulunmak için bunca çabalar belki de. İçine
aldığı en keskin kayaları bile yontar, köşelerini yumuşatır. Nasıl ki ağacın
yaşını öğrenmek için halkalarına bakılır, kayanın suya ne zaman kavuştuğunu
(her kaya memleketinde daralmış biri gibi gurbete gidebilmenin yegâne yolu
Zap’a atar kendini, ona uyduğu ölçüde alır yolunu) anlamak için de
köşesizliğine bakılır. Yüzyıllardır yerkürede kendine yer edinebilmek için
çırpınan Zap, dağlardan gelen karar gibi hiç durmadan yuvarlanan kayaların
kendini hep yeni zorlamalara tâbi tutacağını unutuyor.
Burayı
biraz uzatalım, ne dersiniz, sabredin ama. Deli mi be! Bütün hiddetiyle sürekli
devinip tazelenen, kendini delicesine tekrar eden Zap, sırılsıklam aşkıyla
yatağında deliler gibi hoplayıp zıplayarak, cinsel çağrışımlarla yeter ki ıslak
ıslak tepinir. Millet bahçesinin suni çimlerle kaplanmış yamaçlarında, elinde
keki ve meyve suyuyla, önlenemez yükselişiyle bayır aşağı yatıp yuvarlanır.
Mehmet Can Doğan’ın dizeleriyle ‘Tekinsiz akan ırmak/ Kirletiyor tenini aynalar
ve yaşamak’tadır. Vadinin her yeni kıvrımına, tırtıklayarak ve kendinden bir
şeyler katarak da olsa suyun suyuna giderek ayak uyduran Zap, o kadar
hareketlidir ki hiç kimse ona bakıp kendisini göremez. Görüp görebileceğiniz
ancak suyun hercümercidir.
Muazzam
bir iştahla akarak o kadar çok fazla büyür ki, bu artışla boğulur. Zap’ın
hayatı çalkantılıdır, evet tam olarak budur ve böyledir. İnsan gibi, kalbinin
sıkıştığı ve rakımın düştüğü yerlerde kendisi zemindeyse de coşkusu zirveye
çıkar, tavan yapar.
Yatağında
rahatsız, uyuyamayacak kadar endişeli hız ve azimle koşmaya devam eden Zap’a
dönmek, çılgına dönmektir. ‘Başıboş ve yanlış yola sapmış, saplanmış/ Yanlış
yollarda harcanmış korkunç hayat’larınıza bakıp ‘Adrenalin bağımlısı mıyız ulan biz!’
dersiniz.
‘Saçları uzun bir unutkanlıkla örülmüş’ gibi kıvrımları uzun
bir alışkanlıkla ve akışkanlıkla dönülmüş suların okşayıcı şırıltısı kulakları zorlayan
zangırtıya dönüşür. Hüzünlerle uyuşturulmuş sudaki sevinçli akış ve kuş gibi
şakıyan ince bir oluk görebilmek için, hayli uzaklaşıp küçük damarlar bulmak
gerekir. Canı burnunda sert aktığından sürekli patlamalar hâlindeki bu devasa
kütleli dalgaların gümbürtüsü tüm kısık sesleri bastırır, kısık seslerden
menkul olmasına rağmen.
Peyami
Safa Selma ve Gölgesi’nde, ‘Bu kadın
büyük bir mustariptir, yani büyük bir ruhu vardır. Gördüğünüz muvazenesizlikler
hep tatmin olunmayan büyük ruhunun çırpınışlarıdır.’ der. Hemen Zap gelir
aklımıza. Coşkun aktığından bir yerlerde nadiren biriken su, sürekli dışa doğru
taşmanın yollarını arar.
Nehirler (hele böyle Zap
gibi bir su) devamlı bir yöne aktığı için, asla geri vitesleri yoktur, deniz
gibi dalgaların gücünün tükendiği pek nadirdir. Kapıldın mı, kurtuluş umudu çok
azdır. Deniz dalgası zayıfladığında, geri dönüp ana gövdeden ve tabii ki yücelerden
pike yaparak yüzeye çarpıp tüm suyu hareket ettiren rüzgârdan alır enerjisini.
Zap’ın ise, arkasından ittire ittire bayır aşağı gittiği yatağında tek dayanağı
neredeyse sadece meyildir ve ona bel bağlamasa da bir miktar rüzgârdan destek
alır. Sadece küçükken bulduğu ve oya oya genişlettiği büyük dönemeçlerde yine
kendi şiddetinden ötürü oluşan girdaplarda sanki geri vites sezilir gibi olur.
Ama yo, hayır, uyduların gezegenlerin çekim gücünden faydalanması gibi şöyle
bir dönüp, kaldığı yerden tepinmeye devam eder. 2023 Haziran’ında birbirlerine
çok benzeyen ve üst üste gördüğüm[10]
Vitava, Elbe ve son olarak nehir denince Türk’ün aklına gelen Tuna’nın (dağ
deyince de Balkan gelir) kıyılarında dolaştığımda, sükûnetlerinden kaynaklanan
aradaki fark, beni bizimki hakkında tekrar düşünmeye sevk etti. Zap, deli
değilmiş, zırdeliymiş.
Halikarnas
Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri’ndeki
şimşek gibi gidiş gelişlerden yapılma Ayşe kız da aynen böyle bir kıyasla Zap’a
benzer: ‘Yaşama
hızından ötürü başkası bir dakikada kaplumbağa gibi debelene debelene bir metre
yaşarsa -Ayşe kızın zembereği mi yayı mı boşanırdı ne- hemencecik yüz
kilometreyi yaşayıp bitirirdi. Her davranışı hızdan ibaretti. Yürümez, koşardı,
çekirge gibi hoplar, topaç gibi dönerdi. Ele avuca sığmazdı.’
***
Vadideki
bu devridaime bakmak iki türlüdür. Aksi istikamette giderken çok konuşmaz
sizinle Zap, yabancı soğuk bir birliktelik olur bu.[11]
Aynı yönde giderken ise hareketlerini birebir takip edebilirsiniz. Depin’de
tarassut altına aldığınız zerrelerin, onlarca yıl önce tepelerden yuvarlanıp
yatağa yerleşmiş hüccetli kayaların üzerinden 5 m.lik atlayışlar yaptığını da,
suyun oya oya iyice genişlettiği büyük virajlarda küçük bir molada anlık
sakinleştiğini de görebilirsiniz. Bazı günlerde yorgunluktan yatak döşek
olanlar buralarda bırakılır. Zor kullandıkları hâlde hiçbir viraj yatıştıramaz
aslında Zap’ı. Ama yorulan zerrelerin buralarda takımdan ayrı düz koşu yapma
isteklerini de geri çevirmez. Bazen su, kayalardan oluşan yükseltileri, durur
gözüken bir akışla aşıp yine onlar sebebiyle oluşan çukura düştükçe geriye
kavisle, hareketli keşkül muhallebi yüzeyine benzeyen titreşimli hoş
dalgacıklar oluşturur. Oraya takılıp gidemeyen suyun, kimsenin anlayamayacağı
can sıkıntısı peyda olur. Bir de uyanıklar var. Mengene ve Havaril’den kaynayan
üç beş googolplexianth (101000) zerrecik bir araya gelmiş, yerküreyi
delercesine Hakkâri Dağlarını çok dar ve derin boğazlarla yararak aşıp,
Türkiye’de 426 km.lik yuvarlanışlarını tamamlayıp hiçbir kontrole yakalanmadan
sınırları aşarak Irak’ta (Musul) Dicle’ye kavuşuyor ve Şatt’ül Arap’a, sıcak
sulara iniyor.[12] Tâ
ilkokul ikide öğrendiğimiz su döngüsünün devir daim sistemiyle, muhtemeldir ki,
Dünyada gezmedik yer bırakmamış damlalar, milyonlarca yıldır buralarda takılan
muhkem ve mahpus dağlardan kopanları gezintiye çıkarıyordu. Aracınızda hız
sabitleyici varsa Zap’a göre ayarlarsanız ondaki mütemadiyen hareketlilik sizin
de zihninizi toz duman eder ve birbirinize tüm sırlarınızı döküverirsiniz. Yanı
sıra, ne tarafta oturduğunuzun önemi yoktur, çünkü köprülerle Zap’ı sürekli
keserek bir sağa bir sola alırsınız. O diğer tarafta başkalarıyla telaşla anlaşırken
siz dağların uzak doruklarına gözlerinizi dikerek biraz dinlenebilirsiniz.
Kıvrımlarıyla vadi, muhabbete de oynaklık katar. Kelimeler konudan konuya atlayıp
durur. Kimin yüzü Zap’a dönükse, heyecanı artıran cümleler onun sadrından
dökülür, suyun akış hızı nispetince.
Uzaktan davulun sesi gibi
Zap’ın görüntüsü de hoştur sükûneti sevenlere. Helikopterden bakarken durgun,
hareketsiz gözüken su, Hakkâri’de sert yüzünü gösterip yatağını yadırgayan
ergen gibi durmadan tepinir, aşağılara indikçe yerini bularak sakinleşir. Belki
de şöyledir: Zap, aynı ateş gibi buralarda insanla konuşurken düz coğrafyalara
gittiğinde ketumlaşır. Onun için diyebiliriz ki, Zap, Hakkâri’nin suyudur. “Tayland’daki ünlü nehir Mekong,
çok yukarılardan, Karakurumlar’dan beyaz çıkar, sonra bulanıklaşır, aşağılarda
da kana bulanır.” (Nadir Paksoy, Sırt
Çantamda Coğrafyalar ) Zap ise ışıl ışıl parlayan boz bulanıklığını en
başta kazanır. Zap daima esmer bir sudur. Murat Üstübal’ın ‘Kof surat akan deli
ırmak’larından değildir.
Zap’taki taşların
kayaların suyu sevmediğini görece rahatlıkla söyleyebiliriz. Rahatlığın ölçüsü,
mesela; sıcak bir yaz akşamını serinleten hamarat rüzgârın taşıdığı reçineler ve buz gibi sert dağ
esintilerinin dönüşümlü savaşının getirdiği kokuyla alttan üstten vurduğu bir
hamakta gevşemek olabilir. Ama gel gör ki ben bunları, birazdan vücudumun
sınırlarını zorlayacağım spor salonu yolunda momentum başlıklı bir konuşma
dinlerken hız ve ivmeyle ilgili tanımlar üzerine aklıma geldiğinde, kaldırımda
tek bacak üzerine yaslı şekilde telefona yazıyorum. Neyse, mesele şu; her kaya
suyu alıp çabucak bir diğerine hızlıca aktarır, hiçbiri tutmak istemez. Hem
sevmediklerinden, hem de bunca acelesi var madem varsın hemen gitsin diye küçük
bir ıslaklık oluşturacak kadar emanet serinlik alıp salarlar gerisini. Tabii bu,
suyun momentumuna direnebilenler için geçerlidir. Diğerlerini su öyle savurup
yuvarlar ki, feleklerini şaşırırlar.[13]
Zap
Suyunun kendisi de, neyden kaçtığını kimsenin bilemeyeceği dertlerden muzdarip
memleketinden gurbete yollanan heyecanlı ve bilebilemez köylü gibi engelleri
aşarak akıp gidiyor. O kadar zorluyor ki yatağından çıkmak için kendini,
hızlandıkça dibini oyduğunun farkına varamıyor. Belki sınırı aşıp yola taşarım
hevesiyle, var gücüyle atak üstüne atakla çırpınarak parçalıyor kenarlarını.
Aslında dağların kayalarla vadiyi doldurmaya çalışması, bu çabaya katkı sunmak
için olsa da Zap, tabiatı gereği, gelen her şeyi sürükleyerek, gücü
yetmediğinde yontarak azalttığından bir türlü gerçekleşmez bu niyet. Bazen
içine alıp yok etse de canları, ‘çok çalışmak üretimi düşürür’ uyarısına maruz
kalarak aktıkça oyduğu dibine mahkûm oluyor. Baharda cesaretinden bir nebze
nasiplenip yola denk gelse de bazı yerlerde, dağların cömertliği bitip sular
durulduktan sonra, amansız dertlere müptela hasta gibi yatağına saplanacağını
hiç düşünmeden oyuyor da koyuyor.
Zap
konuşur (bağırır, çağırır, çılgınca haykırır) da dağlar susar mı? Onlar da
özellikle bahar aylarında aka aka konuşur. Kimi zaman araba yoluna kimi zaman
suyoluna. Durup durdukları yerde insanlara, hayvanlara ve suya yön vermekte
zaten pek mahir olan dağlar, yola akarak arabalara âni manevralar yaptırıyor.
Bu hususta dağlarla Zap koordineli çalışıyor; biri ürkütüyor, diğeri tuzakçı ev
sahibi gibi içine buyur edip saklıyor. Zap’ın konuşması da bu taşlara kayalara
bağlıdır; Çiçero’nun kekemeliği yenip iyi hatip olabilmek için ağzına çakılları
doldurup konuşmaya çalışması gibi. Bahar geldiğinde hem artan su (dağlardan
gelir) ve suyun içine biriken kayalarla (onlar da dağlardan gelir) Zap’ın
konuşması değişir. Dağlar Zap’a yerinde durmayı değilse bile edebince konuşmayı
öğretir yani. Hem su içinde savrulan taşların hem de suyun yeni gelen taşlara
göre değişen sesi ve akustiği bambaşka hâle dönüşür her ân. Her düşen taş bir
nota katar senfoniye. Melodisi hırçınlaşır, sadece çok az bir kısımda eslerle
rahatlatır kendini. Onlar olmasaydı bu kadar hırçın olmazdı Zap Müslim Coşkun,
bir gezi yazısında Sakarya’daki Kanlı Çay’ı takiple yaylaya çıkarken kapanan
yolu ‘dağların yerini beğenmeyip bir başka yere taşınması’ olarak tanımlar.
‘Dağın yolu yutması’yla nice yolculuklar bitirilmiştir. Bizim vadide de bu olay
her gün olduğundan Karayolları’nın kürüme araçları her sabah erkenden 60 km.lik
Depin-Köprülü arasını turlarlar. Biz de bazen onlardan erken okula gittiğimizde,
aşabildiklerimizi yılan gibi kıvrılarak geçer ya da onlar gelene kadar, daha
önce bilmeseniz orada yol olabileceğini unutturan yığıntıların gerisinde
beklerdik, yenileri gelebilir korkusuyla uykulu gözlerle yamaçları kollayarak.
Vadi
o kadar dik dağlıktır ki, güçlü Zap, kollara ayrılacak fırsatı bulamadan, tek
başına kayalar ve dikliğin, boşalmasın diye güç bela mahmuzlamasıyla tek parça
hâlinde yüzlerce km. akar. Yandan gelen suları asla geri vermemecesine, cimrilik
düzeyine varan biriktirme ve toplama hırsıyla vadinin bu hediyesine bir
teşekkürü çok görür.
Bu
ikili birbirlerine yapışarak görünmez ama kopmaz bağlarla iyonize olurlar. Korunmak
ve kurtulmak için yine dağlardan yararlanır su. Karşılık olarak da, vites
yükselterek, azalan rakımdan kaynaklanan ivmesiyle akmaya devam edip; dağların
uzun süren sancılardan sonra rastgele düşürdüğü taşların imlâsını düzeltir. ‘İnsan,
başka bir insanı çok dövünce ona bağlanırmış’; bizimkiler de böyle hoyratça
terlenerek telaşla sevişirler. Su hiç durmadan taşları döve döve akar, dağlar
da suyun uslanması için belli periyotlarla sakinleştirici gönderir. Zekâ,
değişime uyum sağlama yeteneğidir. Evrim güçlüleri değil, güçlüklere uyum
sağlayanları geleceğe taşır. Dalga geçer gibi kayalardan atlayarak birçok
tepeler ve çukurlar oluşturan su ve kimi asırlarca yontulmak üzere sabitlenen,
kimisi de ilk andan itibaren sıvı gibi davranarak akışkan hâle geçen taşlar
arasındaki ilişki de böyledir; birbirlerine uymaya mecburdurlar.
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’te
(Abbas Kiyarüstemi, 1999) ve Bir Zamanlar Anadolu’da da (Nuri Bilge Ceylan,
2011) yokuş aşağı yuvarlanan elmalar tepelerden kopmak için yüzlerce yıldır
bekleyen kayalara benzer. Aslında onlara kaya diyebilmemiz için de yüzlerce yıl
geçmesi gerekir. İlk başta dağın kendisilerdi çünkü. Gerekli makul süre geçince
bir soğuk bir sıcak, biraz da sarsıntı derken aşağıdan bakanlarca kaya diye
adlandırıldı. Sonra da bekle ki düşsün. Yola mı, düşecek, suya mı, yoksa
evlerin veya insanların tepesine mi, orası bilinmez. Elmaların yuvarlanıp
eskilerin yanına varması gibi onlar da yontulmak ve gitmek istedikleri yerlere
vardırılmak üzere sürüklenir dururlar. Bazısı o kadar büyükçe kopar ki, olduğu
yerde lök diye kalakalır. Suyun ritmini melodisini değiştirir, ilk başlarda
keskin çıkan ses onlarca yıl sonra yumuşar, kendisinin köşesizleşmesi gibi.
Elma, rampadan artan bir ivmeyle hızlanarak yuvarlanır, suya kavuşur kavuşmaz
sakinleşir. Zaten yuvarlak olan şekliyle döne döne aşağılara iner. Su sadece
kayanın formunu yumuşatmaz, hızını da yavaşlatır. Gerçi Zap’ta bu hız pek düşmez,
ama yine de dikine pikeden hayli yavaştır.
Bu
uyumdan faydalanıp dağların sırtından geçinen Hakkârilinin çıkarı vadi
yatağında yatar; adı Zap’tır. Akıp giden üslûbuyla Zap’ın işi ise eteklerdedir,
hatta -insan veya kaya fark etmez- en zirvedekilerin bile sırtlardan kayarak
kendine eklemlenmesini dörtnala diler.
***
Yol
kenarında, gelişleri sürpriz etkisi yapan minibüsleri beklerken saatler
geçmesinin etkisiyle Zap’ın ara sıra -çölde serap gören baygın yolcu gibi-
araba sesi taklidi yaptığını sanırsınız. Oyun oynar[14]
bıkmış yolcuyla, bakışlarınızı mecburen o tarafa çevirirsiniz. Elinizi hevesle
kaldırırsınız otostop için. Kuruntuya alet olduğunuz için hem ona hem kendinize
tatlı sert kızıverirsiniz. Bu tür oyalamalar olmasa zaten nasıl beklenir ki ıssız
yol kenarında. Onlarca voltada binlerce adım atılır. Her adımda ayağa bir
şeyler; mesela tahta parçası, kola kutusu, plastik bardak takılır durur
taşlıklarda, eski yolcuların varlıklarını kanıtlar. Arabayı kaçırma pahasına
bazı meşgaleler bulursunuz kendinizce, vücudunuzu Zap’ın kenarına iyice
yaklaştırıp kulağınızı değdirdiğinizde içerideki o hengâmeyi, uğultuyu,
rabarbayı ürkütücü sabırla dinlersiniz. Yıllar yılı köşelerini kaybeden taşlar,
daha hızlı yaldır yuldur yuvarlanır, züccaciye dükkânına giren fil gibi. Zap’ta
suyun yüksek volümünden pek duyamazsınız da, derenin nispeten sakin akan ve
edepli suyunda taşların takır tukur korkutucu yuvarlanışını hiçbir zaman orada
olmamayı temenni ederek, ürkerek dinlersiniz. Kendisinden başka hiçbir şeyi
düşünmenize, dert etmenize fırsat bırakmayacak denli şiddetli esen rüzgâr,
insana doğrudan temas ettiğinden suyun sesini bastırır bazen. Hafiflediği zaman
hemen su girer devreye, çağıldamaya başlar. Zap yatay bir şelaledir esasen.[15]
En çok da balıkları merak edersiniz, görünürde hiçbir kuralı olmayan bu
trafikle nasıl başa çıkıyorlar acaba. Hadi onlar yüzlerce yıldır alışmışlar
diyelim bu kargaşaya (kaostan doğan düzene, kaostan devşirilmiş kozmosa), ama
Zap’a uçan kişiyi sadece suyla boğuşmak beklemiyor, kayalarla, dallarla,
boşluklarla da mücadele etmek gerekir. Çığların yalnız kardan değil, bütün
gövdeleriyle taşlar kayalar ağaçlar ve tahtasıyla demiriyle direklerden
müteşekkil bütün ve parça tesirli ordusuyla gelmesi ve bunların sonsuzca yer
değiştirmesi sebebiyle suyun altında sizi nelerin beklediğini asla
bilemezsiniz. Zap Suyuna uçan arabadan altınları alabilmek için çıkmayan ve bu
şekilde boğulan bir adam vardı. Hiç mi kulak vermemişti yıllarca. Bir filmde
çocuğuyla yolda giderken kaza yapan bağımlı anne, arabadan önce haplarını
kurtarıp geri döndüğünde oğlunun artık yaşamadığını görüyordu. Demek ki Zap da
bunun gibi kandırıp insanları, kendisiyle boğuşulabileceği zannını
uyandırabiliyor. Mayın patlamasıyla Zap’a yuvarlanan zırhlı araçtan fırlayıp
sulara gömülen askerin bir hafta sonra ancak Ankara’dan gelen özel ekip
sayesinde bulunabilmesini her gün gidiş gelişlerimizde izlemiştik. Zap’a düşüp
de çıkanı duymadım, görmedim, ama Cuma günleri, öğlen saatlerinde cenazeleri
geri verdiği umudu ve inancı var insanlarda. Uzun sırıklarla yokluyorlar
dipleri köşeleri.
505
no’lu fotoğraf
Bazen
durup biz de eşlik ederdik. Yapılanın yanlış olduğunu nezaketen dışarıdan
söyleyemesek de içten içe düşünürdük. ‘Yiğit düştüğü yerden kalkar’ sözü burada
anlamını yitiriyor çünkü. Çukurca yolunda normal araba kazasına katlanılır
belki, ama bir de Zap’a uçması var işte. Uçak kazası gibidir, kurtuluşu pek
olmaz. ‘Su gelince teyemmüm bozulur,’ denir. Kimseye minneti olmayan Zap’ın,
geldiğinde atacağı köprüleri, bozacağı düzeni, yıkacağı evleri varın siz
hesaplayın. Kendine düzen kurayım derken herkesinkini bozmaya niyetli
delibozuk, delifişek. Keçi nasıl dağsız yaşayamazsa, dağların sözüne gönüllüce
mahkûm Hakkârili de öyledir. Sakin köy hayatını tetikte tutan; her ân kaya
yuvarlanabilir, her ân çığ düşebilir endişesiyle dağlar, her ân birini
yutabilir endişesiyle de Zap Suyudur. Zap Suyu, tıpkı bir maratonda gibi, fakat
yüz metre atleti performansıyla koşturmaya başladığı günden beri yapılması
gereken, ama yüzyıllardır yapılmayan yol kenarı bariyerleri 2012’de yapılmaya
başlandı. O da hem çözüm değil, hem de yarı yolda var sadece. Merkeze çıkan
yolun birkaç yüz m.lik kısmında dik yamaçlara tel örgüler çekildi. Ama koca Zap
Vadisi’nde yola akan, düşen taşın kayanın haddi hesabı yokken bu tedavi lokal kalıyor.
Yüzlerce km.lik yollarda sadece bir yerde radar var. Yerlerde hız limitleri
yazıyor, ama uyan kim!
Kış
boyu kendini sıkan, kasılan, çelikleşen yüce dağlar, bahar başlarında heybetli
bir boşalma yaşarlar. Kadim kaidedir: Duran her şey suyunu salar. Çığını,
taşını döktüğünde öyle rahatlar ki, bir kadının uzun doğum sancılarıyla
bebeğini verdikten sonraki hâli gibidir. Hakkâri sularının şifalı olduğunun
kanıtıdır bu. Dağlar suları emdikten kısa süre sonra hemen dökerler taşlarını.
Zirvelerde birikip çokluktan dolayı emilemediğinden yüzeyden gözyaşı misali
sicim gibi akan sulardan[16]
kalma dikey izler, keçilerin mesafe kat etmek için gittikleri mecralarda
bıraktıkları yatay izlerle kesişir. Biliyor musunuz? Hakkâri dağlarında pek çok
yerde, çatlak testi gibi, yarıklardan sular kaynar. Tadı doyumsuz bu sular,
seyri doyumsuz manzaralar çıkarır ortaya. Tabii manzarayı oluşturan şey nazar
olduğundan[17] herkese
göstermez kendini. Bakabilen ve sonrasında görebilen göz ister. Özellikle bahar
geldiğinde ağlamalar çoğalır; sebebi, derdi neyse artık!
Zap Suyunun
çaputları
Hakkâri’de
apartmanlar genelde kalorifer, yani kömürle ısınır. Biriken külleri
nakliyeciler peyderpey getirip Zap’ın kenarına yığarlar. Hem de tam ‘yasaktır’
tabelasının çevresine. İnsanın başka çaresi olmadığından, istemeden de olsa
yaptığı her şey gibi tatsız bir durum oluşur ve yüzlerce m. çuval yığınları
kaplar yol kenarını.
506
no’lu fotoğraf
Her
şeyin olacağına vardığı gibi, bu çuvallar da baharda yükselen suyun verdiği
cesaret ve yüzde yüz saklama garantisiyle yine yasak koyan belediyenin
kepçeleriyle suya itilir. Fazla güçlü ve canlı atların yeteri kadar çalıştırılmadıklarında
huysuzlanmamaları için işe koşulmaları gibi yükler de yüklerler. Küllerini
suya savurduktan ve kendileri de salınıp savrulduktan sonra, mahmur hâlleriyle ‘bunların
hepsini bir kenara bırakmak’ niyetiyle, duyamasak da kâinatın en iyi
hanendeleri kuşların cıvıltısıyla yüklü ayaklarını kollarını suya salan çalılıklara
asılır, en müsait dönemeçte dallara takılırlar. Ağustos Eylül aylarında,
çocukların yüzmek ve balıkçıların ağ atmak için içine girmelerine müsaade
edecek kadar durulmasıyla (aman ne durulma) görürüz ki paramparça çuvallar,
kenarlardaki çalılara sanki hususî asılmışçasına rengârenk ahenk içinde hoş bir
tablo oluştururlar. Tabiî nasıl oluştuğunu bir an için aklınızdan çıkarırsanız
hoştur, değilse bu pasaklı görüntü tam bir faciadır. Güldür güldür akan suyu
daha da hızlandıran rüzgârın efil efil esişiyle söğütler suyla şehvetle
öpüşürken araya giren plastik saçaklar insicamı bozar. Köye gelen çerçiden ıvır
zıvır almak için çalılardan takıntı yün toplayan çocuklar burada olsalardı
ellerine gelene söverlerdi. Zap’ın karnı acıktığı zaman mı diyelim, eski
zamanın (aslında tüm zamanların) adak isteyen uydurma tanrıları gibi talepte
bulunduğu zaman mı diyelim; çöp ve küllerin kepçe marifetiyle itilmesinin
sebebi bu olsa gerek. Hindistan’da ölülerin küllerini Ganj’a atıyorlar.
Hakkârililer de sair zamanlarda canları kurban almaması için senede bir mevsim
boyunca külleri verirler suya, diyet olarak peşinen. Zap’ı kandırıp işi
savuştururlar, o da bile isteye aldanır buna. ‘Deniz doymaz ki, her yıl birkaç
delikanlımızı da yutar.’ diye sitem eden denizciler de her sefere çıktıklarında
pekmezli ekmek salarlarmış suya.
Zap’ın besledikleri
Hakkâri’de
keçilerin nasıl yerlere (değil, tepelere, keçinin yerde işi ne) tırmandıklarını
gördüm. Ellerinizi siper ederek kıstığınız gözlerle ancak hareketli iplik gibi
gözüken, ben diyeyim 500, siz deyin 600 m.lik dağ başlarında tek sıra
yürüyebilmeleri için ayaklarında mıknatıs olmasından başka bir şey gelmiyor
aklıma. Hakkârili de tepededir. Şehir, yerleşime müsait olan en yüksek yere
kurulmuş. Bu yüzden Zap’ın merkezle direkt irtibatı yok. Aslında köylerin de
yokmuş. Ama 90’larda hepsini kenarına buyur etmiş. Belki de bu zorunluluk,
dehşetini daha çok hissettiriyor günlük hayatta. Misafirini bazen hiç iyi
karşılamıyor su. Dağların iç kesimlerinde yerleşmiş köylüler için ayda birkaç
kere aşılması gereken engel, geçilmesi gereken cepheyken; kenarında yaşamaya
başlamalarından itibaren yirmi dört saat susmayan, fazlasıyla dertli, konuşkan
hayat ortakları olmuş.
Zap
gurbetçidir. Doğduğu yerleri ölesiye terk eder.[18]
Öyle azgın akan suyun çok çok küçük bir kısmı kalıp araziyi, insanları
besliyor. Gerisi yolcu, yolunda gerek. Yeni yeni yapılan barajlar bir kısmını
tutacak yerinde. Barajların yapılabiliyor olması ortalığın nispeten
sakinleştiğini gösteriyor ya, oluşan sükûnetle bölge halkı gibi o da göçten
kurtuluyor.
Zap
Suyu insanlarını az da olsa besler dedik. Biraz zahmetli de olsa 7’den 70’e
herkesin uğraştığı meşgaleler sunar.[19]
Çocuklar özellikle köprülere çıkıp paraşüt ağlar atarak yaparlar bunu, daha
durgun yerlerde[20] serpme
denen, etrafı kurşunlarla çevrili ağlar kullanarak, ‘ırmağa binen balık’lara
yoklama çekerler. Bir de sepet balıkçılığı vardır. Yine suyun kenarında, acar balıkların
konaklamak, yumurtlamak için tercih ettiği sığ yerlere (bak sen, Zap’ta sığ yer
bulmuşlar, bir de avlanıyorlar) yerleştirilir, içine yem de konur bazen.
Balığın girip çıkamayacağı şekilde tasarlanmıştır. Gün aşırı kontrol edilir,
her seferinde illa birkaç balık alınır. (Biz de delikli tuğla koyardık denize,
kayabalığı gelirdi birkaç tane. Sakince gidip delikleri hızlıca kapatarak
kenara alır, kedilere verirdik.) Olta balıkçılığı çok azdır. Çünkü içinde az
biraz coşku olan her insan gibi siz de buraya kadar okuduğunuza göre, artık
bildiğiniz sebeplerden ötürü, makul bir yöntem değildir. Bu işi geçim kapısı
yapanlar olduğu gibi, harçlıklarını çıkarmak için avlanan çocuklar da yol
kenarında satışa sunarlar tuttuklarını. Taşlarla oluşturdukları geçici havuzcukta
canlı kalmasına dikkat ederek muhafaza ettikleri balıkları, arabalar
yaklaştıkça sallayarak parlayan pullarla dikkatleri çekmeye çalışırlar. Dersu Uzala’nın (Akira Kurosava, 1975) dediği
gibi ‘Dünyanın, tabiatın has adamlarından’ dağların ötesine berisine sızan
rüzgâr, kar, dağlar ve sular gibi yediveren ışık da şaşırtıcı oyunlar oynayarak
balıklarda gümüşî parlaklıklar ortaya çıkarıp cezbeder bakışları. Ama bilen
bilir, kanmaz; bilmeyen de eve gittiğinde anlar kandırmacayı. Kılçığı
püsküllüdür, yemesi kolay değildir, ayıklaması zordur. Tesiste yetiştirilen
çiftlik balıkları gibi kuyruğundan tutup şöyle bir sallamayla dökmez etlerini.[21]
507-512
arasındaki fotoğraflar
Yanı
sıra çok az da olsa keklik besleyen vardır. Bizim köyde bir kişiyi
hatırlıyorum. Doğada çokça olurdu keklik, ama evlere genelde canlısı değil,
ölüsü gelirdi av sezonunda. Dağlarda gezip de kartala, şahine rastlamamak olur
mu, ara sıra onlar da zirvelerden göz kırpar aşağılara doğru.
513
no’lu fotoğraf
Işkın
(revos) da bu yolla satılır yol kenarında.
514-516
no’lu fotoğraflar
6
sene yazları Gölcük’te yol kenarında Değirmendere fındığı satmış biri olarak
bilirim bu işi. Büyük sabırla sabahtan akşama kadar bekler ve bazen çok bazen
hiçle tamamlarsınız günü. Biz en azından tezgâh kurup şemsiye altında yapardık;
köylü çocuklar, yakmasına çokça alıştıkları güneşin altında bütün gün oturup
araç geldikçe dikilip icra ederler küçük ticaretlerini. Bu yönüyle daha çok
nakıl yaptığımız kirazları sattığımız yönteme benzetilebilir.[22] ‘O serin bereketli
gölgeleri çocuklar/Yani çocuk, o güzel tüccar/Yorgunluk alıp kargılar dağıtan.’
Arıcılık
da revaçta olan bir uğraştır vadide. Bölgenin yapısı dolayısıyla çiçek balı
üretilir hâliyle.[23]
Maalesef hiç gitmediğim Şemdinli’nin Nehri köyü bu konuda isim yapmıştır.
Dışarıdan da gelirler mevsimine göre. Karadenizli arıcılarla tanışmıştım mesela
bir seferinde. Van’dan Hakkâri’ye giderken minibüste uzun uzun anlatmıştı
Artvinli Selami abi. Bak sen, Artvin’den Hakkâri’ye arıcılığa gelmiş. 100’den
fazla kovanları varmış. Arkadaşından nöbeti devralmaya gidiyormuş. Bir ay sonra
da Akdeniz’e, kızılçamlara uzanacaklarmış. Hiç sabit durmuyor, sürekli
geziyorlarmış zaten. (Zap gibi desene.) Köyde genelde sepet kovan kullanılır.
Balık sepeti gibi kızılcık sopasıyla örülür.[24]
Yerde sabit bir kütük, kütüğün üstünde sopaların köklerini geçirdikleri
delikler, bağlantı için ayrıca malzemelerle boru şeklinde yükselir.
517,
518 no’lu fotoğraflar
Büyük
titizlik ve maharetle, bütün dünya onu izliyormuşçasına dikkatle yapılır örme.
Ustasını, maharetini sergilerken görmelisiniz. Esvabı şal şepik, başlığı puşi,
ağzında sarmasıyla güneşten ve dumandan kıstığı gözleriyle manzaraya uyumlu bir
masal kahramanını andırır. İçine hiçbir katkı maddesi, yardımcı çerçeve falan
konmaz. Tamamen arının zevkine bırakılmıştır. İl dışından gelenlerden başka
fennî kovanla çalışan çok azdır, ya da Taşbaşı’da pek yoktu diyelim, onun için alınan
petekler daire şeklinde olur. Sağmadan tüketilir bal genelde. Sağım makinesine
rastlamadım hiç köylerde.[25]
Şöyle sofraya geldiğinde, kadınların haftalık imeceyle yaktığı tandırdan yeni
çıkmış, kokusunu takip ederek iki mahalle ötedeki membaını bulabileceğiniz
ekmek ve yanında hafif sert, ters çevirseniz de tabaktan düşmeyen keçi
yoğurduyla ağzınıza attığınızda duyulacak keyfe diyecek yoktur. Nevaleyi
gönderdikten sonra düzenleyici olarak bir de şekersiz Seylan (kaçak) çayı
yudumlarsanız daha ne istersiniz.
Zap’ı besleyenler
Boşa
aktığını varsaysak da, canlılığı hayatı neşeyi akışı akışkanlığı hareketliliği
yansıttığı için varsın dökülüp saçılsınlar. Depin köprüsünden başlayıp Çukurca
istikametinde Taşbaşı’ya kadar olan mevkide (40 km.) tespit edebildiğim sular benden
sorulur, şu şekildedir: Devridaim sistemiyle hangi memleketlerden geldiğini
asla bilemeyeceğimiz ‘cana ferahlık veren o gizemli sarnıc’ın güzelim suları:
·
Sümbül’ün
kemirilmesiyle oluşan taş ocağından sızan su (sızmak derken yanlış
anlaşılmasın, Sümbül’den sızıyor sonuçta, koca bir gölet oluşturuyor biriktiği
yerde), biraz gökten biraz kayalardan aldığı tonlarla boz mavi renktedir.
519
no’lu fotoğraf
·
Depin
çığ tünellerini geçtikten sonra sağdan şehir merkezinden birkaç derenin
toplanmasıyla gelip nihayetinde Zap’a bağlanan dere… Bu dereyi vadiye inerken
400 m. yukarıdan izlersiniz. Yaklaştıkça onun da abisi gibi -başka ihtimal mi
var- hırçınlaştığını görürsünüz. Yolları en az birkaç hafta kaplayan karları
kışın ve kaldırımları bile kaplayacak derecede özellikle ara mahalleleri 30 cm.
yükselten buzları baharda her gün onlarca kamyonla bu yancı vadiye dökerler,
takviye olsun diye.
·
Berçem
Alabalık Tesisinin, üzerine kurulu olduğu dere… Suyun görece en çok işe
yaradığı yer burasıdır. O mevkide sağlı sollu Zap ve Çem lokantaları vardır.
Yolcuların ve şehirde bunalanların, küçücük yeşillikler içinde soluğu aldıkları
yerler.
·
Tesisi
geçtikten sonra sağda dağların içinden nazlı ve narin raf raf beş katlı şelale
hâlinde gelen su… Sanki akmıyor da zerreler hâlinde püskürüyor.
·
Hemen
ilerisinde, solda, araba halı yün yıkanan yer. Su tankerlerine doldurabilmek
için düzenek de kurulmuştur üstüne. Mıcır kamyonları da tozu dumana katmamak
için altına girip bir süreliğine duş alırlar.
520 no’lu fotoğraf
·
Onun
200 m. ilerisinde meşhur vali çeşmesi. (Ona varmadan sağ yamaçlarda pirinç
ayıklayan nine kayası.)
521
no’lu fotoğraf
Vali
çeşmesinin üç yandan çıkmalı, 1 parmaklık musluksuz demir tesisat borularından
kuvvetli akan güzel bir suyu var. 2012’de, biraz gerisinde çığ tüneli
yapılırken çeşmeye gelen damarlarla oynandığı için hayli süre suyu etrafa
yayıldı.[26] Ama
zaten kaynağı hemen orası olduğundan millet tereddütsüz kullandı yine. Zap
Vadisinde her km.de böyle pınarlar çok olmakla beraber, bu çeşme derleyip
toparladığı için suyu, ziyaretçisi çok oluyor. 2023 ziyaretimde çeşmenin başı
kalabalık olduğundan gittim yine tünelin sızıntısından içtim suyumu.
544
no’lu fotoğraf
·
Dur
bakalım, unuttuğumuz bir şey var mı? He evet, burnumun direğini kıran kesif
kokusuyla şehir çöplüğünü nasıl unuturum. İşe yaradığını ispatlamaya pek
bayıldığı anlaşılan mahir rüzgârın insafına göre en az 1 km. cam açtırmayan,
kravatlara burun tıkama vazifesi yükleyip nefes aldırmayan ve gelip geçene
aldırıp saldıran çakal görünümlü köpekleriyle çöplük.
·
Çeşmeden
100 m. sonra solda çığ düştüğü zamanlar oluşan akıntı… Yol boyunca en çok taş
kaya bu mıntıkada Oğul köyüne varmadan düşer.
·
Yine
Oğul’a yaklaşırken sağda, alabalık tesisinin oradaki gibi 5-6 katlı bir şelale
salınır.
522 no’lu fotoğraf
·
Köyden
500 m. sonra sağda öyle güzel bir su akar ki, bunu anlatmak için ayrıca bir
yazı yazmak gerekir. Hemen kendini göstermez. Aylarca kupkurudur, gözpınarları
kurumuştur âdeta, kışın akmaya başlar, Nisan gibi etrafı da yeşillendi mi seyrine
doyum olmaz. Dört beş ay, görebilen gözlere sunar kendini. İyi ki Zap’ın diğer
yanındadır da insanlardan azade etrafını yeşillendirme, dünyayı güzelleştirme
görevini ifa eder. Dağların eteklerinin Zap’la birleştiği yere 50 m. kadar
yukarıda, biraz genişçe sayılabilecek bir bölgede irili ufaklı kaynaklardan,
çatlaklardan doğar. Eteklerde ortalama büyüklükleri iki aylık oğlak kadar,
yıllarca emek vererek yonttuğu taşlar ve yıllar yılı kendine dost kıldığı çölde
vaha gibi ağaç ve çalıların koyu yeşil katılımıyla harika görüntüler
sergileyerek bizim delibozuğa kavuşur. 2023’te gittiğimde Ağustosta tabii ki
kupkuruydu, yine de bir vefa olarak selâmımı eksik etmedim kaynaktan.
523-526 arasındaki fotoğraflar ve
526,5
·
Bu
sudan hemen sonra Kanireş (kara pınar) gelir.
·
Onu
geçince ikinci köy Çimenli’ye varılır. Girişe varmadan sağda kanal açmış
köylüler. Zap’tan aşırabildikleriyle kot farkından yararlanıp bahçe suluyorlar.
Fark ettiyseniz, bütün kitap boyunca tarımdan neredeyse hiç bahsetmedim. Çünkü
düz arazi ve üzerinde icra edilebilecek tarımsal faaliyet o kadar az ki,
endüstriyel çapta zaten olmamakla birlikte insanların ancak günlük
ihtiyaçlarını karşılıyor. Daha önce bahsettiğim, ne kadar içeceğinizi midenizin
genişliği kadar buz gibi soğukluğuna dayanıklılığınızın belirlediği suyu da
burada tekrar hatırlayalım.
·
Köyün
orta mahallesini geçince, hemen soldan, çok dik olmasa da yine 5-6 katlı bir
şelale aheste aheste akar.
·
Sonra
üçüncü köy Üzümcü ve eskiden susam-tahin değirmeni döndüren deresi gelir. Hâlâ
aynı şiddette ama artık ne çark döndürüyor ne bir şey. Belki sadece beledî
hizmetleri ifa ediyor. Ne demek istiyorum. Evet, Hakkâri’de Zap ve diğer tüm
dereler aynı zamanda çöp taşıyıcısıdırlar. Zap sadece nehir değil, hayatın ta
kendisi; bölgenin hem can damarı hem de kalın bağırsağıdır.
·
Dördüncü
olarak Üzümcü’nün mezrası olan Dağaltı’na gelir sıra. Şiddetli olmasa bile her
yağmur yağdığında bizim tertip Selçuk’a geçit vermeyen suyu akar toprak yoldan.
Özellikle kışın o yol perişan olur, kullanılamaz hâle gelir. Az sayıda hane
yaşadığı ve afet bölgesi olduğu için kimsenin tamire niyeti yoktur. İnsansız hiçbir
şeyin güzelliği olmadığı gibi, hiçbir şeyin felâketi de olmaz; insan olmasaydı
doğal afet değil, tabiat olayı derdik. Zap üzerine kurulan barajların
hikâyesi gibi onlar da onlarca yıldır tahliye beklerler. Köyün imamı Muhsin
hocayla, onun ilkokul öğretmenini arayıp hâl hatır sorduk bir gün. Trabzon’da
müdürlüğe devam ediyordu. 1982-1986 arasında çalışmış Taşbaşı’da. Muhabbetin
ilerleyen safhalarında o da barajları sordu. O dönemden beri gündemdeymiş demek
ki. Yıl oldu 2023, hâlâ yapılmış değil, yapılmayacak da galiba.
·
Üzümcü
Karakolu gelir hemen ve sonrasında arkasında piknik alanıyla Derav deresi. O da
diğerleri gibi elletmez kendine, buz gibidir.
·
Yoldaki
tek tesis olan fabrika[27]
ve beşinci durağımız Olgunlar Yeni Mahalle. Yeni ya işte, şu, tüm evleri çatılı
yer.
·
Maden
işletmesi ve Cemko köprüsünden önce bir yolla girilen malikâneler, yabanî
coğrafyada bu da nesi dedirtir.
·
Sonrasında,
işte Olgunlar merkez.
·
Birkaç
km. sonra Şine (tarak) gelir. Oradan da azametli bir dere akar. Kato Dağı’ndan
gelir kaynağı. Şine Dağı zaten anlatılmaz, efsanesi bol. Hakkâri’de bir ismi
hak etmiş[28] nadir
dağlardandır. Daha fazla kalıp yaylalara, tepelere çıkabilseydim muhtemelen
çoğunu isimlendirirdim, çocukların her birine
tabiatlar, karakterler, kabiliyetler yakıştırdığım gibi.
527-529 arasındaki fotoğraflar
·
Altıncı
olarak, normalde yolun altından bir menfezden akan Gelinli deresi gelir.
2013’te bir ambulansı yola hapsedecek kadar taşmıştı.
·
Sıra
yedincide, 2 km. gitmeden Doğanlı’ya gelinir. Kıdemi Selçuk’la benden üç gün
fazla olan Veysel’in çalıştığı köy. O tatlı virajdan sonra gasilhanenin hemen
dibinden akar deresi. Gelinli’yle beraber yazın kurur ikisi de.
·
Köyü
geçince biraz açılan dağlardan ufkunuz hafif genişler ve sağ taraftaki
açıklıkta yol boyunca görüp görebileceğiniz en hoş manzaralardan birine
şahitlik edersiniz mevsiminde. Yataydan bakınca kızıllığı iyice belirginleşen,
yaklaşık 2 dönümlük çakıllık alana yayılan, nadir görülebilirliğiyle büyüleyen
gelincik tarlası. Vadilerde hep zambaklar olmaz ya, bulaklardaki yarpuzlarla
birlikte o da Zap’ın diğer tarafında kalması sebebiyle insan istilasından uzak
durabilmekle şanslıdır. Yanından bir dere de akar, Melûte Deresi. (Yoldan
gözükmeyecek uzaklıkta içerilerde bizim köylülerin tarlaları için sulama
havuzları yapılmıştı. Dilekçelerini ben hazırlamıştım.) Arabayla karşı kıyıda
durup, dalgınlaşmaya müsaade etmesi için gelip geçenden kendinizi güvenceye
aldıktan sonra, yolun kenarında bacaklarınız çapraz, kollar dirseklerin hemen
altından dizleri kavramış, eller baldırlarda kavuşmuş vaziyette oturup hayran
hayran bakar durursunuz. O haşin coğrafyada, hoyrat suyun kenarında bir sükûnet
adasıdır. Orada öylece oturduktan bir süre sonra dudaklar kıpırdamaya başlar.
Yanlış anlamayın, insan kendi kendine konuşmaz. Konuşma denen şey, bir kere teknik olarak
karşılıklı ya da toplu olarak yapılır, işteş fiillikten ötürü. Kendi kendine
konuşuyor görünen insan, o an ya birine kızıyordur, ya biriyle hesaplaşıyordur,
ya birinden af diliyordur vs. Ama tabii, gelinciklerle de konuşuyor olabilir.[29]
530, 531 no’lu fotoğraflar
·
Sekizinci
menzil, Taşbaşı’ya yaklaşırken yapılan çığ tünellerinden yaklaşık 1 km. önce
soldan, korucu kulübesinin yanından gelen sudur. Tünellere düşen çığın altından
da su kaynar.
·
Ve
Taşbaşı deresi. Şampiyonlar Liginde, en büyüklerden biridir. Üzümcü ve
Olgunlar’dakiyle emsaldir. 2011 Nisan’ında arazi şartlarını çok zorlayan
insanın planını bozmuştu. Yaklaşık yirmi evi kullanılamaz hâle getirmişti.
Kâğıt gibi söküp almıştı duvarları. O ne dehşetli günlerdi. Tâ üst taraflarda,
neredeyse bir tepe kadar devasa kütlesiyle dereyi kapatan çığ sebebiyle oluşan
büyük su birikintisinin, engelin ortadan kalkmasıyla ve tabii derenin diğer
destekçilerinin de operasyona katılmasıyla, yatağına tecavüz eden evlerin
çanına ot tıkamıştı. Mekânın huylarının öğrenilmesi nesiller boyu sürer. Daha
önce başlarına gelmeyen bu tür felâketler, insanlara yeni yollar bulmayı da
öğretir, acı yöntemlerle de olsa. Evrimsel açıdan bakacak olursak, bu çılgın
varyasyonlardan doğan modifikasyonların genlere işlemesi on binlerce yıl da
sürebilir. 2013’te yapılan planlamayla yatağı düzeltilen, kontrol altına alınan
deremiz.[30] Tabii
ben en çok bu dereyle arkadaşlık yaptım. Etrafında umarsızca gezinen bacak
kadar çocukları görünce yüreğimi hoplatan, köyün üst tarafındaki göletçikte serinlememizi
sağlayan, söylemesi ayıp çöpümüzü külümüzü taşıyan, düzenleme sonrasında bizim
kadar kendisi de rahata kavuşan deremiz.
532, 533 no’lu fotoğraflar
İnsan,
Hakkâri’nin sularına bakınca dünyanın bazı yerlerindeki su kıtlığının kasıtlı
olduğuna kesinlikle inanıyor. “Dünyada su bitse ne gam, Hakkâri’de var ya,”
diyesi geliyor.[31]
Toparlayalım
Çokluk
çoğu zaman pislenir. Azgın nehirlerin çamur gibi akması bundandır. Küçük, şirin
dereler ne kadar duru, ne kadar berraktır oysa. Sesleri de rahatlatıcıdır.
Etrafta tehlikeden eser yok hissi uyandırır insanda. Dikkat kesilmenize gerek
kalmadan da duyabileceğiniz kuş sesleri destekler bu hissi. Ama kendi
tahakkümünden başka hiç kimsenin varlığına bile asla tahammülü olmayan, lağım
ve çamurdan mürekkep fitne ırmağı, almış başını, taşlara kayalara vura vura
öyle şedit akıyor ki, yandan karışmaya çalışan billûr derelerin etkisi pek
cılız kalıyor. Tıpkı bir maratonda fakat yüz metre atleti performansıyla
koşturmaya başladığı günden beri, küçük mahalline sıkışmış rodeo atı misali
delicesine akan Zap, onlarca heybetli yüce dağın arasında müfsit dilber misali
kıvrılır; nefes almadan koşan ciğersiz futbolcular gibi ölesiye azimle coşarak
akar. Bir iki sene Zap’ı ve yancılarını izledikten sonra şunu fark ettim: Aslında
tüm iyi niyetli insanların bir araya gelince kötü işler yapabilme ihtimali gibi,
o dereler de tertemiz aktıkları hâlde birleştiklerinde pimpis su kütlesi
meydana getiriyorlar.
Kışın
soğuğu, çığın buzu derken nihayet baharın gelmesiyle canlanan tabiatta çiçekler
bitmeye, ağaçlar arkalarını henüz gösteren flu bir yeşilliğe bürünmeye ve
-teşbihte hata yapmamaya çalışarak söyleyelim- dağların tam da annelerin uzun
doğum sancıları sonrası kendini salmasıyla ortaya daha çok çıkan sular da
haykırarak akmaya başlar. Hatta bir bahar (2013), son yirmi senenin en fazla
karı yağdığı için olsa gerek, senelerdir akmayan yerlerden bile bazen göz ve iç
ferahlığı husule getirecek şekilde narin, bazen insanı dehşete düşürecek
manzaralar hâlinde coşarak akmıştı sular. Herkes, her şey ebedî müellifin
(tabiatın) biçtiği role teslim neticede… Kışın yola düşen taşlar ve kayalarla
uğraşan iş makineleri; tehlikelerin azalması ve toprağın yumuşamasıyla, onlarca
yıl sürdürseler bitiremeyeceklerini bildikleri hâlde kendini kasmayı bırakan
dağları dişiyle tırnağıyla kemirmeye başlamışlardı, her zaman olduğu gibi.
Özellikle bu kemirmelerin fazla yukarıdan yapılamamasından dolayı yolun bir
kısmı iyice dağların dibinden seyreder. Bu girintilerde alınan virajlarda
arabanın tavan camından bakınca daha ürkütücü görünür dağlar. Evet, o kadar
yakında ve dimdiktirler ki, başınızı çevirmeden üst camdan bakınca bile fark
edilirler. Bir keresinde okula malzeme götürdüğümüz kamyonetin kasasında
dönmüştük merkeze. Eteklere iyice yaklaşan arabada, çarpmayacağımızdan emin
olsak bile başlarımızı eğiyorduk insiyakî.
534
no’lu fotoğraf
İnsan,
kalbinin çarptığını bilmek ister, ama duymak istemez. Helikopterden Zap’a
bakmak da böyledir. Bakar ve sessizce orada olduğunu görürsünüz. Yanına
yaklaşıldığındaysa, hayatınızın tam ortasında gümbür gümbür yer edinir. Karakol komutanının
demesiyle gökyüzünden dağların arasına öylece bırakılmış koyu renkli halat gibi
duran Zap, kuzeydeki sırdaşı Çoruh, suyunun aynı olduğuna inandığım Munzur,
ismini kendisinin de hak ettiği Asi gibi. Ve asla üstünde sallarla gezinebilen
sakinliklerine benzemeyeceği nice durgun nehirlerle de akrabadır. Anton
Çehov Yenisei’ye vardığında ‘daha haşmetli bir nehir olamaz’ demiş. Sakarya,
Tunca, Yeşilırmak, Kızılırmak, Dicle[32]
gibi nispeten sakin akanlarını gördüğümden, Zap’ı görünce ‘haşmet, haşyet,
hayret, heybet, hüccet’ kelimeleri geldi aklıma. Hepsi de aynı Zap gibi insanı
nefessiz bırakan ‘h’ sesiyle başlıyor. Türk’ün gönlündeki nehir ve dağ
listesine Sümbül ve Zap’ı da ekleyelim. Sizin de aklınıza başka isimler
geldiyse aşağıdaki yorumlar kısmına yazarsanız iyi olur. Like atmayı, kanalıma
abone olmayı ve bildirimleri açmayı da unutmayın. (Sümbül hakkında fazla söz
etmediğim söylenebilir. Onun yazısı da ayrı olsun diyelim.)
Bu
yazının taslak hâline ‘asma köprüden suya bakış’ diye not yazmıştım. Şimdi onu
anlatayım. Yok yok, bu kadar hareketten sonra ben yoruldum, siz en iyisi
suyunun iyice yükseldiği zamanda Zap gibi bir ırmak bulup asma köprünün
ortasında (en fazla 50 cm. yükseklikte) yüzüstü yatıp başınızı aralıklardan
çıkarıp uzun uzun suya bakın. Baktınız mı, heh şimdi gelip beni bulun, canlı
canlı konuşalım. Aman başınızdan başka en fazla kollarınızı çıkaracak kadar
sarkın, düşer müşerseniz karışmam, sorumlusu ben değilim, ona göre. He, bir de,
yere yatmışken üzerinizde birtakım ayak hareketleri hissederseniz korkup
işinize ara vermeyin; en fazla koyun keçidir.
***
Toparlayamadım,
uzadıkça uzuyor
Jules
Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin
Fersah’ındaki denizaltı Nautilus’un kaptanı Nemo’dan öğrendiğimiz gibi; ‘Karada
olduğu gibi denizlerde de ırmaklar vardır. Bunlar ünlü akıntılardır.’
Havadakileri de biz ekleyelim. Ve ırmak, bir analojiden ziyade, hayatın
akışıyla insan gündeminin tam ortasındadır. Gerçek erdem nehir gibidir,
derinleştikçe daha az ses çıkarır. Zap derinleşmeye fırsat bulamaz, erdemsiz
diyemeyiz, ama desibeli yüksek olduğundan hovarda sanılır. Sonuçta düşüncenin
taşıyıcısı ırmakların tek bir görünümü olması mümkün değildir. Büyük suların en
çarpıcı yanları yönleridir. Doğdukları gözeden itibaren çıkılan yolculuk,
ırmakları bilenlerin bakışlarını sürekli başkalaştıran, aynı kalmaya izin
vermeyen bir hareketlilikle hayata sirayet eder.
Kocaman,
görkemli bir ırmak düşün; toprağın sağlam olduğu güçlü yatağında km.lerce akıp
gidiyor; ırmağın kıyılarını, sağlam toprağın nerede olduğunu biliyorsun. Bir an
gelir, bu ırmak çok uzun zamandır, çok geniş bir alanda aktığı, tüm ırmakları
kendi içinde yok eden denize ‘koşmam gerek, yetişmem gerek yazgıma, tutmam
gerek, sormam gerek, bilmem gerek, esenlemem, kargışlamam, irkiltmem gerek’
diyerek yaklaşmakta olduğu için yorgun düşmüş, artık ne olduğunu bilmez. Sonuç odaklı olduğu
için denize kavuşana kadar süne süne de olsa akar ve kendi kendisinin
deltası olur. İlerilerde, daha uzaklarda neler var görebilmek için koşturur;
koşu bittikten sonra koşmaya devam eden atlar gibi. Doğal sınırlarına çabucak
ulaşabilmek için her zaman çok uzun uğraşlar verir. Bir ana kolu hâlâ varlığını
sürdürebilir, ama artık yayılmaktan birçok kol ondan ayrılıp her yöne dağılır, menderesler
çizen bile görülür, kimileri yeniden birbirine karışır; artık neyin nereden
çıktığını anlayamazsın; bazen hâlâ ırmak olanla, çoktan deniz olanı ayırt
edemezsin. Yatağına aşırı bağlılığıyla nihai hedefi aşırı denge, düzen ve uyum
çabası olan Zap, uzun upuzun ve paldır küldür bir tartışmadır Hakkâri
dolaylarında, sonra denize yaklaştıkça cartayı çeker ve kavgalar sona erer.[33]
Işığın yorulup etkisini kaybetmesi gibi, bu yorgun sular da dağları rahat
bırakır artık. İnsanlar da Zap’ın açtığı yolda, gösterdiği hedefe, hiç durmadan yürür; suyundan
değilse de andından içerler. Kendini olayların ve suyun akışına bırakır. Şu,
uğruna ölünen akış… Evet, akışına ve akışında ölünen, boyun eğilen
ırmaklardandır Zap. Çok çalışmaktan o kadar yıpranır ki, sonrasında içine
geldiğinde insanlar, acımayacak kadar sertleşir ve bir nehir, suyun yanı sıra
daha pek çok farklı şeyi sürükler.
‘Nehir,
ateşin bulaşıcılığından ve denizin evrenselliğinden yoksundur. Ama bunların
yerine sonu gelmez gibi görünen ve beslenmediği hiçbir an olmadığı tâ baştan
beri var olan bir hıza sahiptir. Bu yüzden hedeflerinden çok kaynakları
açısından ciddiye alınır.’ (Elias Canetti, Kitle
ve İktidar)
Hurda teferruat
Merkeze
bağlı 67 tane köy vardır. Bunlardan Zap Vadisi’nde Depin’den itibaren Çukurca
yolu üzerindekiler benim ihtisas alanımda olup isimleri sırayla şöyledir: Oğul,
Çimenli, Üzümcü ve mezrası Dağaltı, Olgunlar, Doğanlı, Taşbaşı ve Geçimli.
Köylerin hepsinin müstakil dereleri vardır. Bazısı küçük bazısı büyük su
kaynaklarının etrafına toplaşmışlardır. Taşbaşı deresi bunlardan en büyüğüdür.
Özellikle bahar aylarında taşkınlar yapıp etrafa zarar verebiliyor. Aslında
tabiatın rağmına iş yapmazsak zarar vereceği yok da, bazen keyiften, ama burada
zorunluluktan derenin içine içine yapılaşma olunca adına ‘zarar’ diyoruz.
Dereağzı tesislerini duyuyorduk TV’den, bu köyler de dere ağzı köyleriydi
anlaşılan. Nüfusun hemen hemen tamamı, 1990’lardaki köyleri taşıma işlemleri
sırasında Zap Vadisi’ne yerleşenlerden oluşuyor. Köy yola gelmiş, ama yola
getirilememiş, hâle yola koyulamamıştır. O dönem hızlıca ev yapılabilmesi için
hane başına 2500 briket yardımı yapılmış valilikçe, sonra gitgide yerleşmişler
iyice. Bu köylerin hepsi sunidir, zorunlu ikamettir. Uzun süreli bir kamp
gibidir. Farklı olarak çadır yerine briketten evler vardır, o kadar. Buralarda,
özellikle yetişkinlerden hiç kimse yerleşik bir hayatı tadamamıştır. Bu durumun
içine doğan yeni nesiller bir nebze sahipleniyor köyü. Hepsinin ağzında
büyüklerinden dinledikleri eski köy anıları olsa da sıkışmaya maruz kaldıkları
burada mahsur, ezeli mağdur, dört duvar arasında mahkûm ve mecburlar. Birçoğu
da yeni hayatlarını dışarıda, en yakın Hakkâri merkezde kurmaya meyillidir.
İhtiyarların dilinde de, burnunda da hep eski köye gitme özlemi…[34]
Bu insanları dağlar bağlar kendine. Ufuksuzluktan yakınmamıza rağmen, köylüler
dağsız yapamaz. Her şeyiyle kabullenirler. Merkez de dağlıktır ya, oraya da
taşınsalar köyden kopamaz, her hafta bir zirve yaparlar. Gelemediklerinde de
hayallerinde gezerler aşrı aşrı. Her şeyciklerini bildikleri dağ da onlarsız
yapamaz. Ara sıra içlerinden birine kastetse de karşılıklı sevişirler aslında,
aynı dilden konuşurlar. Genlerine ne işlemişse onu arıyor insan. Memleketinin
fırtınası tatlı gelirken yad ellerin küçük yelleri göğsünü daraltabilir.
Zap
Vadisi’ni bir tek ben anlatmıyorum ya, Türkçe yazan Kürt şairler Fahri Ertuş ve
Sabır Çelik de şiirini yazmış suyun ve vadinin. 1984’te Geçimli’de doğan Fahri
Ertuş daha farklı yönleriyle Zap’ı ele almış, 1991’de Şemdinli’de doğan Sabır
Çelik ise bir büyük kayıp sonrası yazdığını tahmin ettiğim şiirinde Zap’ın
öldüren yönüne kesik atmış.
Zap Suyu
Delicesine
akan Zap Suyu’nu gözlerim
Hırçın
mı hırçın, acımasız mı acımasız
Almış
başını yılan gibi süzüldüğünü bilirim
Ruhları
dondurur kâbus gibi tesirindeyim
Ruhları
titreten akışını dem dem hissederim
Divaneyim,
avareyim Zap’ın tesirindeyim
Sızlar
damarlarım zonkluyor bu garip başım
Ruhları
felç eden ateşli akışını bilirim
Çoğu
zaman katildir gülmez kimsenin yüzüne
Kişner
durur, pençe atar, dağların eteklerine
Mahcuptur;
ancak akar derinden derine
Ruhları
hayrete düşüren hikâyesini bilirim
Kulak
bükülmez, endamlı hoş sedasına
Bakma
böyle masum rolü oynayıp gittiğine
İçinde
canlı barındırıp hayat verdiğine
Ruhları
alan dehşetli yüzünü bilirim
(Fahri
Ertuş, Kırık Kanat, İstanbul, s. 88)
Zap Suyu
Zap
Suyu yine kin ve nefret taşıyor
Bilmiyorum
yalnızlık mı sardı özleminle
Zap
Suyu hırçın yine öfkeli
Kim
bilir bu sefer kim olacak öleni
Kim
bilir kimi yutacak derinliklerine
Varoluşunu
kiminle devam ettirecek
Hangi
anayı gözü yaşlı bırakacak ardında
Daha
hangi babanın yüreğini yakacak
Hangi
aşığın yuvasını bozacak
Hangilerinin…
Zap
Suyu yine hırçın yine deli
Kiminin
almış ölüsünün cevherini
Kaç
can aldın bıkmadın
Doymadın
mı sen?
(Sabır
Çelik, Tek Çarem, Ankara, 2008, 2.
Basım, s. 95)
Vali Çeşmesi ve Taşbaşı Tüneli
‘Çeşme var,
kurnası murdar’
İsmet Özel
‘Daşlı bulak
daş-kumunan dolmasın,
Bahçaları
saralmasın, solmasın,
Ordan keçen atlı
susuz olmasın,
Deyne bulak,
hayrın olsun, akarsan,
Ufuklara
humar-humar bakarsan.’
Şehriyar
Şubat
2013
İçlerine
girdiğiniz anda kitap okumayı bir süreliğine inkıtaa uğratsalar da, boynunuza
küçük masajlar yapmanıza imkân veren kar tünelleri sayesinde artık iş
makineleri çığları köstebek gibi delmeye çalışmayacak. Hakikat zirvelerinden
gelen sert ikazlar gibi, azametli dağların zirvelerinden gelip yol keserek
insana acziyetini hatırlatan çığlar artık tünellerin üzerinde tehlikesiz ve hoş
manzaralar oluşturuyor.
535,
536 no’lu fotoğraflar
Kış
günleri kenara yığılan karlar ve maalesef başka çare olmadığından olsa gerek
Zap’a itilmek üzere biriktirilen kül çuvalları bariyer görevini görmeye çalışsa
da, olması gerekene yakın kalitede bariyerlere, çok çok eksik olmasına rağmen
ancak bu yıllarda (2012) kavuştu Hakkâri.
Başını
taşlara, kayalara vurarak küçük bir mahalle sıkışmış rodeo atı gibi delicesine
akan Zap Suyu, özellikle bahar aylarında feci ölümlere sebep olmaktan bir nebze
de olsa kurtuldu.
Tünellerle
de, kar gibi narin taneciklerin (İbrahim Tenekeci ‘kar kalınlığı’ demez, ‘karın
yerden yüksekliği’ der. Çünkü kar ile kalın kelimesi aynı cümlede hiç hoş durmaz.)
kaya şeklinde tecessüm ettiği, yol boyu, adım başı düşen çığlar kontrol altına
alınmaya çalışılıyor.
Herkesin
malûmu bu tünellerden iki tane Depin’e, Sümbül Taş Ocağı’nın kenarlarına ve bir
tane de Vali Çeşmesinin yanına yapıldı. Biraz daha gayret edilseydi, Taşbaşı
Köyü’ ne yakın bir mevkie düşen çığ için yapılmak istenen de bu sene bitebilecekti.
Vali Çeşmesindekiyle eş zamanlı başlanmasına rağmen çalışmalar gevşek
tutulduğundan Taşbaşı’na yapılan tünel akamete uğradı.
Yarısı
bile yapılamadan kış bastırdı ve oradaki ekip ve ekipman Vali Çeşmesine
kaydırıldı. Her gün yanından geçerken içimiz cız ediyor ve kamu malının nasıl
heba edildiğini gayet müşahhas bir temsil hâlinde bizlere sunan bu yarım
tünele(!) hazin hazin bakıyoruz.
Yamuk
yumuk olan demirlerde İzmir’den Aykut Bey ve yamru yumru olan betonda Van’daki
depremde mal varlığını toprağa kaptıran Kadir amca gibi vergi mükelleflerinin
emekleri görülüyor, gözü açık olana. Üstünden gelen ve ‘cana ferahlık veren o
gizemli sarnıc’ın güzelim suları bile içimizi rahatlatmaya yetmiyor.
Onca
mühendisin hesabıyla, onca insanın tecrübesiyle başlanan inşaat, daha temel
aşamasında kadük kaldı ve düşen çığ, darmadağın etti yapılan işleri. Şimdi hem
onları toparlamak hem de tüneli yükseltmek için sıfırdan başlamaktan daha fazla
masraf gerekecek tahminen.
Taşbaşı’nın
makûs talihi olsa gerek; okulu, köprüsü, deresi gibi tüneli de yarım kaldı.
(Altı tümden taş olan köyün üstüne de taş yağmıyor ya, şükür.) Vali
Çeşmesindeki de az daha faaliyete geçmeyecekti de, çığ düştükten ancak bir ay
sonra açılabildi. Elektrik ve telefon hatları zamanında yer altına alınmadığı
için masraf kapısı son raddeye kadar açıldı tabiî.
Vali
Çeşmesinden bu sene miskal değil, zerre kadar bile su akmıyor. Senelerdir üç
koldan akmaya devam eden su, maalesef bu sene kesildi. Evet, gidip görenler
bilir. Başına gelenleri boş çevirmenin mahcupluğuyla, başına gelenleri
anlatamamanın verdiği eziklikle yanından akan düzeni bozuk suyu, boynu bükük
seyrediyor. Cesedin başına üşüşen akbabalar misali, kurnasına dolan hafriyat
atıklarını boşaltmaya ne mecali var, ne de morali. Küskün, başına bu işi
açanlara! İsmet Özel’in dediği gibi; ‘çeşme var, kurnası murdar.’ Tünelin
yapılmasıyla suyun mecrası değişti ve şimdi öyle serseri akıyor ortalığa. Fark
edemesek bile muhtemelen tadı da değişmiştir çok inceden.
537-541
arasındaki fotoğraflar
İnsan,
Hakkâri’nin sularına bakınca dünyanın bazı yerlerindeki su kıtlığının kasıtlı
olduğuna kesinlikle inanıyor, “Dünyada su bitse ne gam, Hakkâri’de var ya”
diyesi geliyor. Hakkâri gibi bir yerde ivedilikle Sular İdaresi kurulması
gerekiyor. Varsa böyle bir müessese, insaflı ve kaliteli bir ekip ile derhal
faaliyete geçip özellikle yol boyundaki sularla alakalı birçok çalışma
başlatılmalı.
Bilmem
çok mu abartıyoruz. Ama düzeltilebiliyorsa, derhal el atılması gereken bu
hususu şu soruyla bağlayalım. Mühendislerimiz matematik kaidelerine uyuyor mu,
yoksa mühendislerimiz uyuyor mu, acep kimse bizi duyuyor mu?
Son söz: Taşbaşı’ndaki çığ, zaten tünel
yapılmak istenen yere düşmüyor! Biline!
542,
543 no’lu fotoğraflar
[1] Said Yavuz da
bir şiirinde ırmaklar için ‘toprağın dudakları’ diyor ve ‘Irmak aslında konuşan
toprağın sesidir,’ diye ekliyor. Sahiller, kıyılar için de lebiderya denir,
tersten bakışla.
[2] Buyursunlar
çıksınlar. Biz diğerleriyle devam edelim. Şaka şaka, kalın da, okuduktan sonra
belki bir bilet alıp Zap Vadisi’nde doksan derecelik açılarla sıralanan
dağların arasında Amerikan filmlerindeki gibi helikopterle sortiler yaparsınız.
[3] Mahir
köstebek
Milenko Yergoviç’in Saraybosna
Marlborosu’ndaki Uyanış öyküsünde geçen Neretva için çevirmenin notu olarak
şu cümle var: ‘Bosna Hersek ve Hırvatistan sınırları içerisinde kalan bir
nehir.’
Bu cümle bir akarsuyu anlattığım bir yazı (Yeni başlayanlar için Zap Vadisi) için
elbette güzel bir alıntı adayı. Ama konudan epey saparak belirtmek istediğim
bir mesele daha var. Zap’ın yatağının genişlediği, ancak bu sebeple biraz
sakinleyebildiği geniş virajlardan birine gelmiş varsayarak cesaret buldum.
Yoksa fırsat bırakmıyor.
Yazan kişinin o yönünü kesinlikle düşünmediğini düşündüğüm
güzel kırpmalara vesile olan cümleler beni benden alıyor. Elimde avucumda ne
varsa bırakıp bağlamdan kopup kesintinin beni götürdüğü yere salınıyorum.
Mesela şu an gecenin 4’ü ve ben kitabı bir kenara koymuş, yeni başlayan öykünün
yeni yeni kendini gösteren bütün unsurlarıyla (zaman, mekân, kahraman, olan)
birlikte konusunu da unutmuş vaziyette işte bunları yazıyorum, ara sıra
yanımdaki kâseden aşırdığım çavuş üzümlerinin damağımı tatlandırması da cabası.
Size üzüm veremem, ama bunları vermesem de alınız, alınınız.
Birçok kitap isminin de böyle oyunlarla konduğunu tahmin
ediyorum. Hatta çokça dizenin, cümlenin düzenini bozan -işin gerçeği sadece
cins kafalara kendini gösteren- bu bloklardan aparıldığını ispat edememekle
birlikte, bana hadsiz diyebilecek kalem erbabının eleştirisine aldırmadan
söyleyebilirim. Ben de o yolu sıklıkla tutuyorum çünkü.
Önü arkası türlü türlü doldurulabilecek ‘Gidiyorum bu’ gibi
başlıkların başka bir açıklaması olamaz bana göre. Yazarlığı, boş beleş
dururken gelen ilhamla kotarılan bir şey sananlar bu tür ara işlemelerin
çoğunun, yirmi dört saat kafayı meşgul eden metne daha sonradan
yerleştirildiğinden haberi olmaz. Nereden mi biliyorum, çünkü bu ve tam da bu
konudan bahsettiğim bir önceki cümle tam da bu şekilde bu metne dâhil oldu. Şu
an okuduğunuz cümle de, bir önceki cümlenin de ondan bir önceki cümleden beş
dakika kadar sonra gelen bir hatırlamayla kurulmasının hikâyesini küçük bir anı
olarak kaydetmek için kuruldu.
Bazen bir yazıda öyle orijinal örneklerin sıralandığını
görüyoruz ki, yazan nasıl da sıralamış bu kadar güzel ve ustaca ve bilgece
diyoruz. Hâlbuki öyle değil, metin yazılmış, demlenmesi için bir kenara
kaldırılmış, ama kafada dönüp duruyor ve akla geldikçe kalemle kâğıda, parmak
uçlarıyla telefona, bazı tekniklerle hafızanın sağlam duvarlarına kazınıyor,
sonradan müsait bir vakitte ait olduğu yerlere form ve içerik değiştirerek
naklediliyor, nakşediliyor.
Örneğin şimdi okuyacağınız cümleler de yazıyı editöre
göndermeden önce gözden geçirmek için yeniden ele aldığımda, elime avucuma
sığmadı ve her zaman olduğu gibi bir şeyler isteyen metne dâhil oldular. O da
şu: Üstteki paragrafta bir kitap ismi vererek kurtardığımı sanmayın. İlerleyen
dönemlerde bu mevzu kafamın bir köşesinde hep duracağından rast geldiğim diğer
örnekleri de ekleyeceğim yazıya. Özellikle böyle çeşitlemeli konulara
değindiğim hemen diğer tüm yazılarda yaptığım gibi. Bilgisayarda yazmanın
kolaylıklarından biri de bu, hatta internette yayınlanan yazıyı günden güne
yenileyebiliriz de. Siz bu kısa ve öz hâlini okuduğunuza göre, belki de
şanslısınızdır. İlerleyen süreçte kabara köpüre çoğaldığında can sıkıcı
olabilir çünkü.
Al işte bak, henüz burada dosyayı kapatmış ve Twitter’da
dolaşırken bu tezimi destekleyen, sırtımı yaslayacağım sağlam bir payandaya
rastlıyorum: “‘Hakem kayıp zamanı işaret ediyor,’ cümlesi müthiş dokunaklı
yahu.” Ne olmuş burada? Yayınlar sayesinde milyonlarca kişinin aynı anda
duyduğu bu cümleyi, bir kişi başka bir bağlamda düşünüp orada kendince kazı
yapmış. ‘Kayıp zaman’ tamlamasını futboldan alıp hayata uyarlamış. Oradan belki
Proust’a da atıf gidebilir vs. Şaka değil, her şey olabilir, o sıralar kafanız
neyle meşgulse o. Zaten sürekli böyle yaptığımız için günlük konuşmalarda
‘itici’ oluyoruz ya. Muhatabımız bir kelime kullanıyor, o iştahlı iştahlı
konuşurken biz çok da ayıp olmasın diye göz temasımızı koruyarak zihnen konudan
kopup o kelimenin sapabileceği tüm çatallara birer ok atıp olan bitene
aldırmadan hepsinin peşinden ayrı ayrı gidebilmenin derdine düşüyoruz. Okuduğum
tüm kitaplarda bu tür yerler hep işaretlidir. Daha sonra bakan kişiler ‘şaşırmış
bu’ diye şaşırabilir.
Bu arada öykü, kitaptaki diğerleri gibi ciğerdelen bir
şekilde Neretva gibi, Zap gibi akıyor. Ama ne kadar güzel olsa da haddine mi
öykünün devam etmek. Bilinçaltı denen mahir köstebek kazıya başlamışken hangi
çılgın zincir vurabilir ki. Arka sayfada yine başka bir hatırlatma olarak ‘…
sınırları içerisinde kalan bir şehir’ notunu görünce, tüm bunları niçin
anlatmaya başladığımı unuttuğumu fark ettim. Neretva'nın iki ülkenin sınırları
içerisinde kalma durumundan hareketle Zap’ın yatağını, sınırlarını zorlayan
hoyratlığına vurgu yapacaktım. Aha da yaptım.
[4] ‘Sen diriyken sana
bakmak/Başlı ve sonlu bir uğraştı sanki’
Ya da yoksa ‘Sesini değil
sözünü yükselt/Yağmurlardır büyüten zambakları/Gök gürültüleri değil’ diyen
şairin sözüne muhalefet miydi? Zap, çok bağırıyor diye mi onu duymuştum hep,
dağların dilinden anlamıyor muydum, peki Zap’ın dilinden anlayabilmiş miydim?
Hareketli işler durağan olana göre her zaman caziptir. Belgesellerde
dağı taşı değil de hayvanatı daha çok görürüz. Çünkü kaya yapılı dağı kameraya
alsak ayda bir taş düşer. Bu da ilgi çekici bir hareketlilik olmasa gerek. Bir
sene de kamera tutsak, coşkun akan nehir fotoğrafına olan ilginin yüzde birini
çekemez. Duran, hatta uyuyan aslanın, heybetli dağdan daha çekici olmasının
sebebi, her an harekete geçebilme kabiliyetidir. Felsefeye olan ilginin halk
oyunlarına olandan niçin daha az olduğunu belki bu şekilde açıklayabiliriz.
Bir sebep de tarif ederken harekete daha kolay odaklanmamızdır.
Uzakta göstermek istediğimiz yol eşya insan hareket hâlindeyse basitçe tarif
ederiz. Bak şuraya gitti, altında kaldı gibi ifadelerle bakışı kolayca
yönlendirebiliriz. Ama duran cisimleri anlatırken zorlanabiliriz. Ben
yeğenlerime böyle durgunluklara odaklanmalarını sağlarken ince uzun boruda
sabitliyordum hedefi. Bu metinler de o vazifeyi görüyor.
Yüzlerce yıldır yazın
sahasında görülen ve o günlerin şartlarında ilginç, yeni, enteresan bilgiler
barındıran ‘acayibül mahlûkat ve garaibül mevcudat’ kitaplarından birinde şöyle
deniyor: ‘Dünyada çok fazla ırmak olduğundan her birini burada zikretmek
imkânsızdır. Onun için biz sadece acayiplikler barındıranları anlatıyoruz.’
Sade olanları değil de, bir şekilde büyülü gözükenleri tercih ediyor, anlatmaya
değer görüyor. Zap’la aramızdaki meseleye bu açıdan bakılabilir. Ben sadece onu
gördüm mevsimler boyunca ve gözüme ‘başka’ gözükmeye başladığından beri aldığım
notları okuyorsunuz sayfalar boyunca.
[5] Vadideki
dağların etekleri zil çalar, bu zil tabii ki Zap’tır.
[6] Dağda bayırda
kıpırtısız gezerseniz hayvanlar ürkmez ve işlerine devam ederler. Zap da sanki
hiç biz orada yokmuşuz gibi tüm canlılığını koruyarak günlük akışındaydı.
Hâlbuki biz ses çıkarıyorduk, durup sinmesi gerekiyordu, ama kime ne anlatıyorsun.
[7] Şimdi oturduğum
evin bir cephesi caddeye diğeri orman bakıyor. Yaptığım iş, hangi tarafta
duracağımı belirliyor.
[8] Bilirsiniz,
bilmiyorduysanız da öğrenmiş olursunuz, birkaç kelime sonra yazacağım ve Word
programının altını yeşille çiziktirip ‘argo veya kaba sözcük’ uyarısı yapacağı
‘salak’ da hayvanların salındığı yere denir. Ve bence bugünkü şekline, ilk
başlarda hayvanların salındıkları yerden gelemeyenlerine denmek suretiyle
bürünmüştür. Yalak da aynıdır, hayvanların su içtiği yalandığı yerdir. Dayak da
dayılan yer ya da eşya demektir. Bazı yerlerde merdivene dayak denir. Susamış olan kişiye
susak denir. Susak ayrıca, aptal salak sersem de demektir. Akla susamış mânâsı
da var demek ki. Bu kadar korsan etimoloji yeter, devam edelim.
[9]Aslan
yatağından belli olur. Zap’ı da aktığı yatak, yetiştiği mahal belli eder.
[10] Neretva ve Drina
da görülecekler listesinde çoktandır.
[11] Dağlar da yakından uzağa artan
görünmezlikleri ve yaklaştıkça çoğalan heybetleriyle oldukları yerde, tam orada
sizi beklerler.
[12] Tortum şelalesinin
olanca yükseklikten serpilerek dökülüp bir kısmının kaynaktan ayrılmak
istemeyip rüzgârın yardım ve yataklığıyla aşağıdan yukarı sortilerle geri
dönerek devridaime devam etmek istemesi, akraba zerrelerin dansıydı. Bıraksan
akşama kadar kaydıraktan inmeyen çocuklar gibi…
Zap Suyunun Türkiye sınırları içindeki
çığırı, 12.695 km.lik bir alanın sularını toplar. Yağmur, kar ve buzul
sularıyla beslendiğinden ilkbaharda ve yaz başlarında kabaran suları kışın
azalır. Ortalama debisi 86,5 m³/sn.dir. Kardeşimizi de unutmayalım: Dicle
Nehrinin Türkiye sınırları dışındaki kollarından biri de Küçük Zap Suyu olarak
anılır. İran’ın batı kesiminden doğan bu akarsu, daha sonra Irak’a geçer ve
Kerkük’ün batısında Dicle’ye katılır. Küçük Zap Suyunun geçtiği alanlar önemli
petrol üretim bölgeleridir.
[13] Çünkü; ‘Su koşar ama taş yorulur.’ (Turgut Uyar)
[14] Yol üzerinde bu
tür oyun oyunlar oynayan başka şeyler de vardır. Kayalar mesela; Vali çeşmesine
gelmeden sağ taraftaki bir tanesi, ‘pirinç ayıklayan nine’ ismini verdiğimiz,
yaşayan kayamız. Her gün selâmlardık hürmetle. Her yeni gelene onu da
gösterirdik. Merkezden inerken il
emniyeti geçtikten sonra -ki burası kale dibidir- yolu düzledikten sonra, sol
tepelerdeki bir kaya da file acayip benzer, oturan bir file.
[15] Uzaklardan
virajı alıp gelen hızlı bir araba, ses perdesini yırtan uçağı andırır. Bu sefer
Zap numara çekmiyordur, ama araba sesi de aldatabilir. Gerçeklik algınız
değişir. Rüzgâr da bir kere vadiye sıkışmaya görsün, o da Zap gibi davranır ve
en uzak köylerdeki oğlakların, tandırdan yeni çıkmış ekmeklerin, ümitlerin,
tasaların ve maalesef yol üstündeki en büyük kabalık şehir çöplüğünün içten içe
sürekli yanmasından doğan, nefes aldırmayan kokusunun taşıyıcısı olur. Vadide
yankılanıp rüzgârın da nakliyle yamaçlara çarpa çarpa gelen ses insanda
gökyüzüne bakma dürtüsü uyandırır. Her ne kadar ötesini göstermeyen sıra dağlar
olsa da etrafında, burası sınır yolu, savaş uçağı olmaz kolay kolay. Bilseniz
de aldanırsınız işte. Sadece geceleri ıpıssızlaşan vadide insansız hava
araçlarının derin uğultuyu andıran sesleri duyulur bazen.
[16] Burada
arazisizlik vardı, Bizim Köy’de de
susuzluk ve düzensizlik: ‘Zaten gök ağladı mı, biz güleriz. O ağlamazsa, biz dökeriz
gözyaşını.’
[17] Antik Yunan’da
ışığın gözden çıktığı sanılıyormuş. Gözümüz kapalıyken göremediğimize göre
tabii ki başka kaynak olamazmış. Dolayısıyla da bu sav eskiden fiziken de böyle
kabul görüyormuş.
[18] Zap Suyu Google
haritalarda Çataksuyu Çayı diye de geçiyor. Van’ın Çatak ilçesinden mi doğuyor
acaba? Ama hayır, Zap, doğduğu yer değil, doyduğu, doğrulduğu yer ile
anılmalıdır. Hakkârilidir Zap.
[19] Zap
ekosisteminden bir kesit: Tarihini ve yerini de kaydetmiştim. Taşbaşı Köyü
mevkiinde 03/09/2013 tarihinde sudan yaklaşık 5 m. yükseklikte hızlıca çırptığı
kanatları ve boynundan sert biz çizgiyle kıvırıp aşağı harika bir şekilde
sabitlediği başıyla asılı kalıp sudaki yemleri (artık neyse, balık vs. olabilir
diyeceğim, ama kendisi zaten serçeden biraz hâlliceydi) dikkatli bir
dedektif/keskin nişancı tecessüsü ile izledikten sonra, 8-10 saniyede dikine
dalışla avlanan ilginç bir kuş görmüştüm. Keşke kaydetme imkânım olsaydı.
[20] Genelde geniş
virajlara denk gelen bu durgun yerler balıkların yumurtlama yerleridir aslında.
[21] Gugıllayıp siz
de detaylarına bakabilirsiniz: Zap’ta yakalanan en büyük balık 1,5 m. boyunda,
60 kg. ağırlığındaymış.
[22] Sandık ipinin alt
kısmına bir karışlık çubuklardan bağlanır. En az ikili ve daha çoklu küpeli kirazlar,
her tarafa dengeli olacak şekilde bu ipe dizilir ve yukarı doğru ezilmeyecek
makul ölçülerde yükselir yığıntı. İnce kollarımızla kaldırabileceğimiz ağırlığa
ulaşıncaya kadar eklemeye devam ederiz. Sonrasında yol kenarına çıkıp kolumuzu
kaldırabildiğimiz kadar yükseltip şoförlerin, pardon yolcuların dikkatine
sunarız. Kollar mecalsizleştikçe aşağı doğru iner ve diğer tarafa düşer vazife.
Böylece iki kolu da tükettikten sonra sıra diğer kardeşlere geçer. Kiloyla
poşette satılana göre daha cazip gelen bu sunuma tav olur insanlar. İki katı
fiyat biçeriz, çünkü ağır işçiliği vardır, kolunuz kopar.
[23] ‘Çiçeklerin
emzirdiği o küçük kanatlılar’ (İbrahim Tenekeci)
[24] Genelde Karadeniz’de
kullanılan kara kovan gibi o da doğala yakındır. Tabii balın en iyisi Ali
Yıldırımoğlu’nun Benim Rençper Babam’da
anlattığına göre; kaya balıdır.
[25] Sadece
Hakkâri’de böyledir demiyorum, her yerde ve her satışta bu şekilde yapılıyor:
Adam teneke kapla bal satıyor. Darayı düşürmeyip müşteriyi dara düşürüyor.
Kiloyla bal mı satılır, bal litreyle satılır.
[26] Bu olayın geniş
özetini birkaç sayfa sonra Vali Çeşmesi
ve Taşbaşı Tüneli başlığı altında okuyacaksınız.
[27] İsmet Ölmez’e
ait bu fabrika, çevreden çıkarılan madenleri işleyip Mersin’e, İskenderun’a
gönderir. Eskiden, cevapların ıskalandığı yıllarda fabrika yokken hammadde
hâlinde giderdi malzeme. İşletme faaliyete geçtikten sonra on yerine üç kamyon
yollanır oldu il dışına. ‘Maddeyi, haddeden caddeye taşımak’ olarak tanımlanan
sanayi, bacasını tüttürmeye başlamıştı. Yıllarca sürdü kurulması. Yurtdışından
getirilen malzeme ve makineler aylarca karın buzun yağmurun güneşin altında kenarlarda
bekler, uzman ekip geldiğinde monte edilirdi. Bazen her seferinde otuz kişi
istihdam ederek üç vardiya çalışır, aşçısı servisçisi güvenliği derken yaklaşık
yüz kişiye ekmek kapısı olurdu. Maden kısmında çalışanlar ayrıca
hesaplanmalıdır. Birkaç kere köy okullarına destek olur mu diye yanına
gittiğimizde bölge madenciliği hakkında bilgi vermişti. Para alamamıştık.
Aaa, bir dakika, sahi bu
fabrikanın atıkları nereye gidiyor? Sorulur mu hiç, tabii ki Zap'a.
Dağlar ne verirse dağlı
ancak onu alır. ‘Benden bir şey isteme/Verirsem al’cıdır. O da alınabilirse. Yüzünden otları ağaçları,
yarıklarındansa suları zahmetsiz temin edilebilir ancak. İçinde dibinde ne var
bilinmez. Elleriyle taşa kayaya nasıl söz geçirsin aciz insan. Ancak toprağı
işler, o da avuç içi kadardır. İşte yücelerin içini bilen ve türlü âlet edevat
ve araç gereçle oyup sırrına vakıf olan sadece bu madencilerdir. Kazmalı
defineciler de vardır tabii, onlar ayrı fasıl.
[28] Selahattin
Şimşek de Hakkâri Dedikleri’nde şöyle
der Karababa Dağı için: ‘Haritada bile yeri vardır. Haritaya yazılmak her
babayiğit dağın harcı değildir hani.’
Dünyada
sadece Karababa yoktur ya, Heyderbaba da vardır. Azerbaycan’ın eskimez şairi
Şehriyar’ın onlarca kıta seslendiği dağ. Kötürüm Ahmet abinin, odasının
camından baktığı Samanlı Dağlarının tepesindeki yüksek gerilim direkleri gibi
selâmlaşır tepelerle.
[29] Rauf, Zana’ya bir
türlü pembe yazma alamamıştır. Daha önce hiç pembe görmediği gibi, sağ olsun
senarist ve yönetmen de bu konuda hiç yardımcı olmamaktadırlar. Neden sonra
Zana dağa çıkar, Rauf da artık daimi bekleyen Xece ninenin yanındaki kadrolu
yerini alır, yeriyle birlikte bir de tüyo. Her gün gider beklemeye. Marangozhanede
kendini işe verir. Ama geceleri bu sefer kızgınlık ve korkudan uyuyamamaktadır,
ya Zana’ya bir şey olursa. Tez yayılan diğerleri gibi, bu kara haber de iş
arasında iki lokma atıştırırken boğazına düğümlenir Rauf’un. Çıkar gider, Bakur
yamacında açan çiçeklere nefessiz koşar. Tepeyi aştığında bizim gelincikler
gibi harikalıkla karşılaşır. Pembeyi bulmuştur, geç de olsa. Toplar da toplar. Zana’sına
kıymıştır dünya, o da çiçeklere kıyar, bir çiçek uğruna.
[30] Bunun
detaylarını Dere ıslahı başlığı
altında okuyabilirsiniz. Bu ıslahın nasıl bir ihanetle saçma sapan yapıldığını
okuyun da görün ve öfkelenin. Onlarca yıl dimdik durması gerekirken, birkaç
sene dayanamadan, sonrasında paramparça oldu duvarlar. Senin benim vergilerimiz
ehil olmayan ellerce saçıp savruldu üç kuruş kâr uğruna.
[31]Sultanbeyli’de çatılardan akanların
Hakkâri’de yamaçlardan akanlarla yarışacağı kesin. O kadar çok şelale var yani.
Herif altı katlı binanın çatısından direkt sokağa akıtıyor suyu. Koskoca binayı
dikmiş, ama masraf ve zahmet edip bir pimaş boru alıp da milleti eziyetten
kurtarmamış. Esenler’de 1990’larda Belediye işçileri, böyle pimaşları
teleskopik sepetle çıkıp küreklerle kırmışlar. Sular dairelere sızmaya
başlayınca millet aşağı kadar indirmeye başlamış.
[32] İçinde
kepçelerle kum çıkardıklarını görmüştüm Cizre yakınlarında. Bunun yanında
Bartın Çayı ise deniz seviyesine en yakın akan su olarak namlıdır.
Çektirmelerle ırmaktan denize taşımacılığın yapıldığı, Dünya’da ender yerlerden
biridir. O bile zaman zaman taştığı için, yetkililer ıslah etmeye karar
verdiler. Ama neyse ki bilen birilerini dinleyip tümden ıslahtan vazgeçtiler ve
setlerle nispeten kontrol altına aldılar taşkınları.
[33] Kaza sebebiyle
yazdığım Zap Suyu derin akar başlıklı
yazımı internette yayınlamıştım. Editörün seçtiği fotoğraf beni hayli
şaşırtmıştı. Sanki düz ovada menderesler çizerek ilerleyen su, başka bir nehre
aitti. Ama yok, arkadaş gitmiş, Zap’ın Erbil civarlarındaki görüntüsünü eklemiş
yazıya. Bir kere görüntü Hakkâri’den değil, ikincisi, yazıyı hiç mi okumamıştı
acaba. Öyle bir dehşetle anlatmıştım ki, koyu karanlık suyun dalgalar hâlinde
köpürerek aktığı bir görüntü beklerdim. Ama fotoğraftaki suda, değil araç
kaybolması, insan bile yüzerdi.
Savaş Bitti’de İsmet Özel tam da bunu söylemiş:
‘Kükreyen ırmağın ölümü meğer savaşın sonuymuş.’
[34] Burada Ölüler Nüfustan Düşürülmez başlıklı
yazıma bakılabilir. İnsanın ölüleriyle birlikte var olduğu, mekânı o şekilde
sahiplendiğine dair görüşlerimi toparladığım yazı Düğün cenaze başlığından sonra.
Yorumlar
Yorum Gönder