Yeni başlayanlar için Zap Vadisi

 Yeni başlayanlar için Zap Vadisi

·          Hakkâri’nin bu dar,

derin ve virajlı vadisinde şahit

olduklarımı anlattığım bu yazıdaki olayların

sadece bir kısmı gerçektir. Birazı hayat, birazı da ‘derler ki’ bilgisidir.

·          ‘Her bakılan görülmez.

Bakmak bir ön hazırlık gerektirir,’ denir.

Zap Vadisi’ndeki her şeye o kadar çok baktım ki, artık onları görebiliyorum.

 

Bu yazıyı okurken kendinizi 14+1 minibüsün herhangi bir koltuğunda hissetmeye çalışmanız tavsiye olunur. Direksiyonda yol üstü köy okullarının cefakâr şoförü baba Ekrem olduktan sonra tedirginlik duymadan vadiyle meşgul olabilirsiniz. Taze bir acemi iken de, artık birbirimize ince tebessümlerle bakacak kadar yakınlaştığımız son günlerimde de onurlu tevazularıyla hayretimi diri tutmayı başarabilen Hakkâri Dağları ve sonsuz devinimiyle ataletimizi harekete tebdil ettirip bizi büyük altüst oluşlara gark eden Zap Suyu’na klâs bir selam olsun.

 

Başlayalım.

 

Zap nedir? Irmak mı, nehir mi, akarsu mu? Hayır, bunların hiçbiri değil. Zap şudur; sadece şudur; sudur.

 

İster inanın ister inanmayın, ama Sezai Karakoç’a ait şu cümlelere, yazıyı bitirdikten sonra rastladım. Aslında bu dosya içinde not almıştım “Yitik Cennet 42’de bu konuyla ilgili bir cümle var,” diye, ama sonradan bakınca, tam da bu yazıyı oturttuğum temele müthiş bir istinat duvarı olacağını gördüm: ‘Toprak bize varoluşu hatırlatıyor; su varoluşun sürmesini, yani hayatı. Akışkanlığı, suplesi. Toprak statiğin imajı, su dinamiğin.’[1] Tabii okuyucu olarak sigaya çeken ve ‘yıllar önce okumuş ve unutmuş olsan dahi bu yazdıklarının ilhamını ondan almış olabilirsin’ diyenleriniz çıkabilir. [2]Ama zaten her zaman Bu Böyledir, teknik ve ahlâkî açıdan sorun yok yani. Sonuçta hayattaki çok az şeyi az çok hatırlarız, her şeyi olduğu gibi ön lobumuzda tutamayız; ana hafızada durur, ihtiyaç hâlinde ram hafızasına alıp işleriz. Hatta başka şahit yoksa tümden sallarız da kendimiz bile farkına varamayız. Kusura bakmasınlar, ama ihtiyarların biraz böyle yaptığını düşünüyorum. Ve tabii aynı şeyi beş yüz defa anlatınca detayları artık atlamıyor olmaları çok da şaşırtıcı olmasa gerek. İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, yaptığımız sohbetler, bizi biz yapan beş duyu organımızla edindiklerimiz hep bir tortu oluşturması içindir. O tortular gün gelir bir şekilde ortaya çıkar, bilinçaltı denen mahir köstebek[3] sayesinde. Şu son cümleleri yazdıktan sonra kitabı raftan alıp bir daha inceledim. Son sayfasına okuduğum tarihi yazmışım; 2013. Bu sefer kesinlikle inanın, sayfanın her tarafında Zap Vadisi’yle ilgili aldığım notlar duruyor. Ve daha ilginci, sekiz senedir o kitabı elime almadığım hâlde yaklaşık aynı meselelere bu yazıda da değinmişim.

 

Vadi söz konusu olduğunda dağlara nispetle daha çok Zap’ı anmamın, yazmamın sebebi onun devamlı akması, her daim bir şeyler anlatırcasına telaşlı telaşlı dil dökmesi olabilir.[4] Onları da bir zahmet Selahattin Hocadan okuyuverin; aman ne anlatmış, döktürmüş resmen. Bunun yanında ufuk çok kısıtlı olduğundan dağları sadece diplerinden, eteklerinden görmek körlük yapıyor sanki. Her ne kadar vadinin dibi bile 1500 m. rakımlı olsa da dağların eteklerinden tutunca hep annesinin merhametiyle dünyayı algılamaya çalışan küçük bir çocuk gibi hissediyor insan.[5] Öte yandan dağların üstümüze başımıza gerek kayaları gerekse küçük tanecikli katıların akışkanlık özelliklerinden dolayı öteberi akıtması dikkatimi celbetme ve cezbetme yöntemiydi demek ki. Taşlar, kayalar canlanmış dağ parçalarıdır. Dağ böyle konuşur insanla, denk geldi mi kıyar. Zap Suyu öyle delicesine, yırtına parçalana, sonra tekrar birleşip kavuşup çatlayarak akarken içerimizin durgun kalması kabil midir?[6] Ya başımı yukarı kaldırıp yüzyıllardır aynı sözde kalmayı başarmış yüce dağlarla hemhâl olacağım, ya da oturduğum yerde Zap’a bakarken onunla birlikte koşturacağım zihnî planda. 19 mevsim (650 kere) Zap Vadisi’nde yolculuklar yaptım. Zap ve dağlar tarafından cezbedilen bir biyofiliydim. Zap’a baktığımın beşte biri kadar dağlara bakmamışımdır ama. Zira hayat dinamiktir, durağanlığı kaldırmaz.[7] Bir öğretmenin dikkatini en çok ya çalışkan ya da diğer uçtaki öğrenci çeker. Çünkü ikisi de uçta durabilmek için hareket hâlindedir. Orta hâlli öğrenciyse bu ikisinin devingen hareketlerinden doğan hercümerç içinde çaba göstermesine gerek olmadan hareketsiz kaldığından dikkat çekmez. Bilmeniz gerekiyor; dik hat çekmeyen dikkat çekemez. Yatayda giden ‘yatışta’ intibaı uyandırır. Yata yata büyüyenler kavun karpuz ise, yatağında işe yarayanlar da pil ve nehirlerdir.

 

Suya yardım ve yataklık eden vadi ve onunla yalın kılıç açık cenk eden, şiddeti kendinden menkul azgın su… Yine Said Yavuz’un bir mısraında geçen ‘yaşlara annelik yapan yanaklar’ gibi suya annelik yapan toprak (tabii ki kayalıklar)… Zap Suyu yatağına sığmaz. Dar ve gür akar. O derin vadide o şiddette akan suya toprak zemin bir gün dayanamaz. Ama kayalarla cebelleşmek de Zap’ın meşgalesidir zaten. Zap’ın yatağı uyuma, durulma değil; coşma, heyheylenme yeridir. Böyle suların aktığı yerlere yatak dememek lâzım aslında, ‘coşak’ falan diyebiliriz.[8] Suyun yüzeydeki hareketinden yatağının şeklini çıkarabiliriz. Olmaz ya, Zap, suyunu çekse de tabanını görsek şöyle baştan sona dipten yüzeye, muhtemelen geceleri oradan oraya taklalarla perendelerle altıokkalarla uyuduğunu zannettiğimiz aşırı hareketli bir çocuğun sabah kalktığında her biri bir tarafta dağılmış eşyaları, nevresimleriyle karşılaşırız.[9] Bizimki biraz deli yatar da. Zap haylaz çocuklar gibi yatağına yatmaz, yatıp kalktığında da yatağını yapmaz.

 

Bulutu rüzgâr koşturur, -nereye yetişecekse artık tepinip duran- Zap’ı da meyil. Dikkat, bilincin belli bir noktaya toplanması;  şehvetse, kanın belli bir noktaya toplanmasıdır. Zap, dikkatsiz ve şehvetle akar: Maildir bir yâre, onun içindir tüm bunlar. ‘Rakım düştükçe insan çoğalır, insanlık azalır,’ denir. Rakımın düşmesiyle çoğalan, vadinin daralmasıyla iyice darlanan su, azalan insanlığa uyarılarda bulunmak için bunca çabalar belki de. İçine aldığı en keskin kayaları bile yontar, köşelerini yumuşatır. Nasıl ki ağacın yaşını öğrenmek için halkalarına bakılır, kayanın suya ne zaman kavuştuğunu (her kaya memleketinde daralmış biri gibi gurbete gidebilmenin yegâne yolu Zap’a atar kendini, ona uyduğu ölçüde alır yolunu) anlamak için de köşesizliğine bakılır. Yüzyıllardır yerkürede kendine yer edinebilmek için çırpınan Zap, dağlardan gelen karar gibi hiç durmadan yuvarlanan kayaların kendini hep yeni zorlamalara tâbi tutacağını unutuyor.

 

Burayı biraz uzatalım, ne dersiniz, sabredin ama. Deli mi be! Bütün hiddetiyle sürekli devinip tazelenen, kendini delicesine tekrar eden Zap, sırılsıklam aşkıyla yatağında deliler gibi hoplayıp zıplayarak, cinsel çağrışımlarla yeter ki ıslak ıslak tepinir. Millet bahçesinin suni çimlerle kaplanmış yamaçlarında, elinde keki ve meyve suyuyla, önlenemez yükselişiyle bayır aşağı yatıp yuvarlanır. Mehmet Can Doğan’ın dizeleriyle ‘Tekinsiz akan ırmak/ Kirletiyor tenini aynalar ve yaşamak’tadır. Vadinin her yeni kıvrımına, tırtıklayarak ve kendinden bir şeyler katarak da olsa suyun suyuna giderek ayak uyduran Zap, o kadar hareketlidir ki hiç kimse ona bakıp kendisini göremez. Görüp görebileceğiniz ancak suyun hercümercidir.

 

Muazzam bir iştahla akarak o kadar çok fazla büyür ki, bu artışla boğulur. Zap’ın hayatı çalkantılıdır, evet tam olarak budur ve böyledir. İnsan gibi, kalbinin sıkıştığı ve rakımın düştüğü yerlerde kendisi zemindeyse de coşkusu zirveye çıkar, tavan yapar.

 

Yatağında rahatsız, uyuyamayacak kadar endişeli hız ve azimle koşmaya devam eden Zap’a dönmek, çılgına dönmektir. ‘Başıboş ve yanlış yola sapmış, saplanmış/ Yanlış yollarda harcanmış korkunç hayat’larınıza bakıp ‘Adrenalin bağımlısı mıyız ulan biz!’ dersiniz.

 

‘Saçları uzun bir unutkanlıkla örülmüş’ gibi kıvrımları uzun bir alışkanlıkla ve akışkanlıkla dönülmüş suların okşayıcı şırıltısı kulakları zorlayan zangırtıya dönüşür. Hüzünlerle uyuşturulmuş sudaki sevinçli akış ve kuş gibi şakıyan ince bir oluk görebilmek için, hayli uzaklaşıp küçük damarlar bulmak gerekir. Canı burnunda sert aktığından sürekli patlamalar hâlindeki bu devasa kütleli dalgaların gümbürtüsü tüm kısık sesleri bastırır, kısık seslerden menkul olmasına rağmen.

 

Peyami Safa Selma ve Gölgesi’nde, ‘Bu kadın büyük bir mustariptir, yani büyük bir ruhu vardır. Gördüğünüz muvazenesizlikler hep tatmin olunmayan büyük ruhunun çırpınışlarıdır.’ der. Hemen Zap gelir aklımıza. Coşkun aktığından bir yerlerde nadiren biriken su, sürekli dışa doğru taşmanın yollarını arar.

 

Nehirler (hele böyle Zap gibi bir su) devamlı bir yöne aktığı için, asla geri vitesleri yoktur, deniz gibi dalgaların gücünün tükendiği pek nadirdir. Kapıldın mı, kurtuluş umudu çok azdır. Deniz dalgası zayıfladığında, geri dönüp ana gövdeden ve tabii ki yücelerden pike yaparak yüzeye çarpıp tüm suyu hareket ettiren rüzgârdan alır enerjisini. Zap’ın ise, arkasından ittire ittire bayır aşağı gittiği yatağında tek dayanağı neredeyse sadece meyildir ve ona bel bağlamasa da bir miktar rüzgârdan destek alır. Sadece küçükken bulduğu ve oya oya genişlettiği büyük dönemeçlerde yine kendi şiddetinden ötürü oluşan girdaplarda sanki geri vites sezilir gibi olur. Ama yo, hayır, uyduların gezegenlerin çekim gücünden faydalanması gibi şöyle bir dönüp, kaldığı yerden tepinmeye devam eder. 2023 Haziran’ında birbirlerine çok benzeyen ve üst üste gördüğüm[10] Vitava, Elbe ve son olarak nehir denince Türk’ün aklına gelen Tuna’nın (dağ deyince de Balkan gelir) kıyılarında dolaştığımda, sükûnetlerinden kaynaklanan aradaki fark, beni bizimki hakkında tekrar düşünmeye sevk etti. Zap, deli değilmiş, zırdeliymiş.

 

Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri’ndeki şimşek gibi gidiş gelişlerden yapılma Ayşe kız da aynen böyle bir kıyasla Zap’a benzer: ‘Yaşama hızından ötürü başkası bir dakikada kaplumbağa gibi debelene debelene bir metre yaşarsa -Ayşe kızın zembereği mi yayı mı boşanırdı ne- hemencecik yüz kilometreyi yaşayıp bitirirdi. Her davranışı hızdan ibaretti. Yürümez, koşardı, çekirge gibi hoplar, topaç gibi dönerdi. Ele avuca sığmazdı.’

 

***

 

Vadideki bu devridaime bakmak iki türlüdür. Aksi istikamette giderken çok konuşmaz sizinle Zap, yabancı soğuk bir birliktelik olur bu.[11] Aynı yönde giderken ise hareketlerini birebir takip edebilirsiniz. Depin’de tarassut altına aldığınız zerrelerin, onlarca yıl önce tepelerden yuvarlanıp yatağa yerleşmiş hüccetli kayaların üzerinden 5 m.lik atlayışlar yaptığını da, suyun oya oya iyice genişlettiği büyük virajlarda küçük bir molada anlık sakinleştiğini de görebilirsiniz. Bazı günlerde yorgunluktan yatak döşek olanlar buralarda bırakılır. Zor kullandıkları hâlde hiçbir viraj yatıştıramaz aslında Zap’ı. Ama yorulan zerrelerin buralarda takımdan ayrı düz koşu yapma isteklerini de geri çevirmez. Bazen su, kayalardan oluşan yükseltileri, durur gözüken bir akışla aşıp yine onlar sebebiyle oluşan çukura düştükçe geriye kavisle, hareketli keşkül muhallebi yüzeyine benzeyen titreşimli hoş dalgacıklar oluşturur. Oraya takılıp gidemeyen suyun, kimsenin anlayamayacağı can sıkıntısı peyda olur. Bir de uyanıklar var. Mengene ve Havaril’den kaynayan üç beş googolplexianth (101000) zerrecik bir araya gelmiş, yerküreyi delercesine Hakkâri Dağlarını çok dar ve derin boğazlarla yararak aşıp, Türkiye’de 426 km.lik yuvarlanışlarını tamamlayıp hiçbir kontrole yakalanmadan sınırları aşarak Irak’ta (Musul) Dicle’ye kavuşuyor ve Şatt’ül Arap’a, sıcak sulara iniyor.[12] Tâ ilkokul ikide öğrendiğimiz su döngüsünün devir daim sistemiyle, muhtemeldir ki, Dünyada gezmedik yer bırakmamış damlalar, milyonlarca yıldır buralarda takılan muhkem ve mahpus dağlardan kopanları gezintiye çıkarıyordu. Aracınızda hız sabitleyici varsa Zap’a göre ayarlarsanız ondaki mütemadiyen hareketlilik sizin de zihninizi toz duman eder ve birbirinize tüm sırlarınızı döküverirsiniz. Yanı sıra, ne tarafta oturduğunuzun önemi yoktur, çünkü köprülerle Zap’ı sürekli keserek bir sağa bir sola alırsınız. O diğer tarafta başkalarıyla telaşla anlaşırken siz dağların uzak doruklarına gözlerinizi dikerek biraz dinlenebilirsiniz. Kıvrımlarıyla vadi, muhabbete de oynaklık katar. Kelimeler konudan konuya atlayıp durur. Kimin yüzü Zap’a dönükse, heyecanı artıran cümleler onun sadrından dökülür, suyun akış hızı nispetince.

 

Uzaktan davulun sesi gibi Zap’ın görüntüsü de hoştur sükûneti sevenlere. Helikopterden bakarken durgun, hareketsiz gözüken su, Hakkâri’de sert yüzünü gösterip yatağını yadırgayan ergen gibi durmadan tepinir, aşağılara indikçe yerini bularak sakinleşir. Belki de şöyledir: Zap, aynı ateş gibi buralarda insanla konuşurken düz coğrafyalara gittiğinde ketumlaşır. Onun için diyebiliriz ki, Zap, Hakkâri’nin suyudur. “Tayland’daki ünlü nehir Mekong, çok yukarılardan, Karakurumlar’dan beyaz çıkar, sonra bulanıklaşır, aşağılarda da kana bulanır.” (Nadir Paksoy, Sırt Çantamda Coğrafyalar ) Zap ise ışıl ışıl parlayan boz bulanıklığını en başta kazanır. Zap daima esmer bir sudur. Murat Üstübal’ın ‘Kof surat akan deli ırmak’larından değildir.

 

Zap’taki taşların kayaların suyu sevmediğini görece rahatlıkla söyleyebiliriz. Rahatlığın ölçüsü, mesela; sıcak bir yaz akşamını serinleten hamarat rüzgârın taşıdığı reçineler ve buz gibi sert dağ esintilerinin dönüşümlü savaşının getirdiği kokuyla alttan üstten vurduğu bir hamakta gevşemek olabilir. Ama gel gör ki ben bunları, birazdan vücudumun sınırlarını zorlayacağım spor salonu yolunda momentum başlıklı bir konuşma dinlerken hız ve ivmeyle ilgili tanımlar üzerine aklıma geldiğinde, kaldırımda tek bacak üzerine yaslı şekilde telefona yazıyorum. Neyse, mesele şu; her kaya suyu alıp çabucak bir diğerine hızlıca aktarır, hiçbiri tutmak istemez. Hem sevmediklerinden, hem de bunca acelesi var madem varsın hemen gitsin diye küçük bir ıslaklık oluşturacak kadar emanet serinlik alıp salarlar gerisini. Tabii bu, suyun momentumuna direnebilenler için geçerlidir. Diğerlerini su öyle savurup yuvarlar ki, feleklerini şaşırırlar.[13]

 

Zap Suyunun kendisi de, neyden kaçtığını kimsenin bilemeyeceği dertlerden muzdarip memleketinden gurbete yollanan heyecanlı ve bilebilemez köylü gibi engelleri aşarak akıp gidiyor. O kadar zorluyor ki yatağından çıkmak için kendini, hızlandıkça dibini oyduğunun farkına varamıyor. Belki sınırı aşıp yola taşarım hevesiyle, var gücüyle atak üstüne atakla çırpınarak parçalıyor kenarlarını. Aslında dağların kayalarla vadiyi doldurmaya çalışması, bu çabaya katkı sunmak için olsa da Zap, tabiatı gereği, gelen her şeyi sürükleyerek, gücü yetmediğinde yontarak azalttığından bir türlü gerçekleşmez bu niyet. Bazen içine alıp yok etse de canları, ‘çok çalışmak üretimi düşürür’ uyarısına maruz kalarak aktıkça oyduğu dibine mahkûm oluyor. Baharda cesaretinden bir nebze nasiplenip yola denk gelse de bazı yerlerde, dağların cömertliği bitip sular durulduktan sonra, amansız dertlere müptela hasta gibi yatağına saplanacağını hiç düşünmeden oyuyor da koyuyor.

 

Zap konuşur (bağırır, çağırır, çılgınca haykırır) da dağlar susar mı? Onlar da özellikle bahar aylarında aka aka konuşur. Kimi zaman araba yoluna kimi zaman suyoluna. Durup durdukları yerde insanlara, hayvanlara ve suya yön vermekte zaten pek mahir olan dağlar, yola akarak arabalara âni manevralar yaptırıyor. Bu hususta dağlarla Zap koordineli çalışıyor; biri ürkütüyor, diğeri tuzakçı ev sahibi gibi içine buyur edip saklıyor. Zap’ın konuşması da bu taşlara kayalara bağlıdır; Çiçero’nun kekemeliği yenip iyi hatip olabilmek için ağzına çakılları doldurup konuşmaya çalışması gibi. Bahar geldiğinde hem artan su (dağlardan gelir) ve suyun içine biriken kayalarla (onlar da dağlardan gelir) Zap’ın konuşması değişir. Dağlar Zap’a yerinde durmayı değilse bile edebince konuşmayı öğretir yani. Hem su içinde savrulan taşların hem de suyun yeni gelen taşlara göre değişen sesi ve akustiği bambaşka hâle dönüşür her ân. Her düşen taş bir nota katar senfoniye. Melodisi hırçınlaşır, sadece çok az bir kısımda eslerle rahatlatır kendini. Onlar olmasaydı bu kadar hırçın olmazdı Zap Müslim Coşkun, bir gezi yazısında Sakarya’daki Kanlı Çay’ı takiple yaylaya çıkarken kapanan yolu ‘dağların yerini beğenmeyip bir başka yere taşınması’ olarak tanımlar. ‘Dağın yolu yutması’yla nice yolculuklar bitirilmiştir. Bizim vadide de bu olay her gün olduğundan Karayolları’nın kürüme araçları her sabah erkenden 60 km.lik Depin-Köprülü arasını turlarlar. Biz de bazen onlardan erken okula gittiğimizde, aşabildiklerimizi yılan gibi kıvrılarak geçer ya da onlar gelene kadar, daha önce bilmeseniz orada yol olabileceğini unutturan yığıntıların gerisinde beklerdik, yenileri gelebilir korkusuyla uykulu gözlerle yamaçları kollayarak.

 

Vadi o kadar dik dağlıktır ki, güçlü Zap, kollara ayrılacak fırsatı bulamadan, tek başına kayalar ve dikliğin, boşalmasın diye güç bela mahmuzlamasıyla tek parça hâlinde yüzlerce km. akar. Yandan gelen suları asla geri vermemecesine, cimrilik düzeyine varan biriktirme ve toplama hırsıyla vadinin bu hediyesine bir teşekkürü çok görür.

 

Bu ikili birbirlerine yapışarak görünmez ama kopmaz bağlarla iyonize olurlar. Korunmak ve kurtulmak için yine dağlardan yararlanır su. Karşılık olarak da, vites yükselterek, azalan rakımdan kaynaklanan ivmesiyle akmaya devam edip; dağların uzun süren sancılardan sonra rastgele düşürdüğü taşların imlâsını düzeltir. ‘İnsan, başka bir insanı çok dövünce ona bağlanırmış’; bizimkiler de böyle hoyratça terlenerek telaşla sevişirler. Su hiç durmadan taşları döve döve akar, dağlar da suyun uslanması için belli periyotlarla sakinleştirici gönderir. Zekâ, değişime uyum sağlama yeteneğidir. Evrim güçlüleri değil, güçlüklere uyum sağlayanları geleceğe taşır. Dalga geçer gibi kayalardan atlayarak birçok tepeler ve çukurlar oluşturan su ve kimi asırlarca yontulmak üzere sabitlenen, kimisi de ilk andan itibaren sıvı gibi davranarak akışkan hâle geçen taşlar arasındaki ilişki de böyledir; birbirlerine uymaya mecburdurlar.

 

Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’te (Abbas Kiyarüstemi, 1999) ve Bir Zamanlar Anadolu’da da (Nuri Bilge Ceylan, 2011) yokuş aşağı yuvarlanan elmalar tepelerden kopmak için yüzlerce yıldır bekleyen kayalara benzer. Aslında onlara kaya diyebilmemiz için de yüzlerce yıl geçmesi gerekir. İlk başta dağın kendisilerdi çünkü. Gerekli makul süre geçince bir soğuk bir sıcak, biraz da sarsıntı derken aşağıdan bakanlarca kaya diye adlandırıldı. Sonra da bekle ki düşsün. Yola mı, düşecek, suya mı, yoksa evlerin veya insanların tepesine mi, orası bilinmez. Elmaların yuvarlanıp eskilerin yanına varması gibi onlar da yontulmak ve gitmek istedikleri yerlere vardırılmak üzere sürüklenir dururlar. Bazısı o kadar büyükçe kopar ki, olduğu yerde lök diye kalakalır. Suyun ritmini melodisini değiştirir, ilk başlarda keskin çıkan ses onlarca yıl sonra yumuşar, kendisinin köşesizleşmesi gibi. Elma, rampadan artan bir ivmeyle hızlanarak yuvarlanır, suya kavuşur kavuşmaz sakinleşir. Zaten yuvarlak olan şekliyle döne döne aşağılara iner. Su sadece kayanın formunu yumuşatmaz, hızını da yavaşlatır. Gerçi Zap’ta bu hız pek düşmez, ama yine de dikine pikeden hayli yavaştır.

 

Bu uyumdan faydalanıp dağların sırtından geçinen Hakkârilinin çıkarı vadi yatağında yatar; adı Zap’tır. Akıp giden üslûbuyla Zap’ın işi ise eteklerdedir, hatta -insan veya kaya fark etmez- en zirvedekilerin bile sırtlardan kayarak kendine eklemlenmesini dörtnala diler.

 

***

 

Yol kenarında, gelişleri sürpriz etkisi yapan minibüsleri beklerken saatler geçmesinin etkisiyle Zap’ın ara sıra -çölde serap gören baygın yolcu gibi- araba sesi taklidi yaptığını sanırsınız. Oyun oynar[14] bıkmış yolcuyla, bakışlarınızı mecburen o tarafa çevirirsiniz. Elinizi hevesle kaldırırsınız otostop için. Kuruntuya alet olduğunuz için hem ona hem kendinize tatlı sert kızıverirsiniz. Bu tür oyalamalar olmasa zaten nasıl beklenir ki ıssız yol kenarında. Onlarca voltada binlerce adım atılır. Her adımda ayağa bir şeyler; mesela tahta parçası, kola kutusu, plastik bardak takılır durur taşlıklarda, eski yolcuların varlıklarını kanıtlar. Arabayı kaçırma pahasına bazı meşgaleler bulursunuz kendinizce, vücudunuzu Zap’ın kenarına iyice yaklaştırıp kulağınızı değdirdiğinizde içerideki o hengâmeyi, uğultuyu, rabarbayı ürkütücü sabırla dinlersiniz. Yıllar yılı köşelerini kaybeden taşlar, daha hızlı yaldır yuldur yuvarlanır, züccaciye dükkânına giren fil gibi. Zap’ta suyun yüksek volümünden pek duyamazsınız da, derenin nispeten sakin akan ve edepli suyunda taşların takır tukur korkutucu yuvarlanışını hiçbir zaman orada olmamayı temenni ederek, ürkerek dinlersiniz. Kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmenize, dert etmenize fırsat bırakmayacak denli şiddetli esen rüzgâr, insana doğrudan temas ettiğinden suyun sesini bastırır bazen. Hafiflediği zaman hemen su girer devreye, çağıldamaya başlar. Zap yatay bir şelaledir esasen.[15] En çok da balıkları merak edersiniz, görünürde hiçbir kuralı olmayan bu trafikle nasıl başa çıkıyorlar acaba. Hadi onlar yüzlerce yıldır alışmışlar diyelim bu kargaşaya (kaostan doğan düzene, kaostan devşirilmiş kozmosa), ama Zap’a uçan kişiyi sadece suyla boğuşmak beklemiyor, kayalarla, dallarla, boşluklarla da mücadele etmek gerekir. Çığların yalnız kardan değil, bütün gövdeleriyle taşlar kayalar ağaçlar ve tahtasıyla demiriyle direklerden müteşekkil bütün ve parça tesirli ordusuyla gelmesi ve bunların sonsuzca yer değiştirmesi sebebiyle suyun altında sizi nelerin beklediğini asla bilemezsiniz. Zap Suyuna uçan arabadan altınları alabilmek için çıkmayan ve bu şekilde boğulan bir adam vardı. Hiç mi kulak vermemişti yıllarca. Bir filmde çocuğuyla yolda giderken kaza yapan bağımlı anne, arabadan önce haplarını kurtarıp geri döndüğünde oğlunun artık yaşamadığını görüyordu. Demek ki Zap da bunun gibi kandırıp insanları, kendisiyle boğuşulabileceği zannını uyandırabiliyor. Mayın patlamasıyla Zap’a yuvarlanan zırhlı araçtan fırlayıp sulara gömülen askerin bir hafta sonra ancak Ankara’dan gelen özel ekip sayesinde bulunabilmesini her gün gidiş gelişlerimizde izlemiştik. Zap’a düşüp de çıkanı duymadım, görmedim, ama Cuma günleri, öğlen saatlerinde cenazeleri geri verdiği umudu ve inancı var insanlarda. Uzun sırıklarla yokluyorlar dipleri köşeleri.

 

505 no’lu fotoğraf

 

Bazen durup biz de eşlik ederdik. Yapılanın yanlış olduğunu nezaketen dışarıdan söyleyemesek de içten içe düşünürdük. ‘Yiğit düştüğü yerden kalkar’ sözü burada anlamını yitiriyor çünkü. Çukurca yolunda normal araba kazasına katlanılır belki, ama bir de Zap’a uçması var işte. Uçak kazası gibidir, kurtuluşu pek olmaz. ‘Su gelince teyemmüm bozulur,’ denir. Kimseye minneti olmayan Zap’ın, geldiğinde atacağı köprüleri, bozacağı düzeni, yıkacağı evleri varın siz hesaplayın. Kendine düzen kurayım derken herkesinkini bozmaya niyetli delibozuk, delifişek. Keçi nasıl dağsız yaşayamazsa, dağların sözüne gönüllüce mahkûm Hakkârili de öyledir. Sakin köy hayatını tetikte tutan; her ân kaya yuvarlanabilir, her ân çığ düşebilir endişesiyle dağlar, her ân birini yutabilir endişesiyle de Zap Suyudur. Zap Suyu, tıpkı bir maratonda gibi, fakat yüz metre atleti performansıyla koşturmaya başladığı günden beri yapılması gereken, ama yüzyıllardır yapılmayan yol kenarı bariyerleri 2012’de yapılmaya başlandı. O da hem çözüm değil, hem de yarı yolda var sadece. Merkeze çıkan yolun birkaç yüz m.lik kısmında dik yamaçlara tel örgüler çekildi. Ama koca Zap Vadisi’nde yola akan, düşen taşın kayanın haddi hesabı yokken bu tedavi lokal kalıyor. Yüzlerce km.lik yollarda sadece bir yerde radar var. Yerlerde hız limitleri yazıyor, ama uyan kim!

 

Kış boyu kendini sıkan, kasılan, çelikleşen yüce dağlar, bahar başlarında heybetli bir boşalma yaşarlar. Kadim kaidedir: Duran her şey suyunu salar. Çığını, taşını döktüğünde öyle rahatlar ki, bir kadının uzun doğum sancılarıyla bebeğini verdikten sonraki hâli gibidir. Hakkâri sularının şifalı olduğunun kanıtıdır bu. Dağlar suları emdikten kısa süre sonra hemen dökerler taşlarını. Zirvelerde birikip çokluktan dolayı emilemediğinden yüzeyden gözyaşı misali sicim gibi akan sulardan[16] kalma dikey izler, keçilerin mesafe kat etmek için gittikleri mecralarda bıraktıkları yatay izlerle kesişir. Biliyor musunuz? Hakkâri dağlarında pek çok yerde, çatlak testi gibi, yarıklardan sular kaynar. Tadı doyumsuz bu sular, seyri doyumsuz manzaralar çıkarır ortaya. Tabii manzarayı oluşturan şey nazar olduğundan[17] herkese göstermez kendini. Bakabilen ve sonrasında görebilen göz ister. Özellikle bahar geldiğinde ağlamalar çoğalır; sebebi, derdi neyse artık!

Zap Suyunun çaputları

Hakkâri’de apartmanlar genelde kalorifer, yani kömürle ısınır. Biriken külleri nakliyeciler peyderpey getirip Zap’ın kenarına yığarlar. Hem de tam ‘yasaktır’ tabelasının çevresine. İnsanın başka çaresi olmadığından, istemeden de olsa yaptığı her şey gibi tatsız bir durum oluşur ve yüzlerce m. çuval yığınları kaplar yol kenarını.

 

506 no’lu fotoğraf

 

Her şeyin olacağına vardığı gibi, bu çuvallar da baharda yükselen suyun verdiği cesaret ve yüzde yüz saklama garantisiyle yine yasak koyan belediyenin kepçeleriyle suya itilir. Fazla güçlü ve canlı atların yeteri kadar çalıştırılmadıklarında huysuzlanmamaları için işe koşulmaları gibi yükler de yüklerler. Küllerini suya savurduktan ve kendileri de salınıp savrulduktan sonra, mahmur hâlleriyle ‘bunların hepsini bir kenara bırakmak’ niyetiyle, duyamasak da kâinatın en iyi hanendeleri kuşların cıvıltısıyla yüklü ayaklarını kollarını suya salan çalılıklara asılır, en müsait dönemeçte dallara takılırlar. Ağustos Eylül aylarında, çocukların yüzmek ve balıkçıların ağ atmak için içine girmelerine müsaade edecek kadar durulmasıyla (aman ne durulma) görürüz ki paramparça çuvallar, kenarlardaki çalılara sanki hususî asılmışçasına rengârenk ahenk içinde hoş bir tablo oluştururlar. Tabiî nasıl oluştuğunu bir an için aklınızdan çıkarırsanız hoştur, değilse bu pasaklı görüntü tam bir faciadır. Güldür güldür akan suyu daha da hızlandıran rüzgârın efil efil esişiyle söğütler suyla şehvetle öpüşürken araya giren plastik saçaklar insicamı bozar. Köye gelen çerçiden ıvır zıvır almak için çalılardan takıntı yün toplayan çocuklar burada olsalardı ellerine gelene söverlerdi. Zap’ın karnı acıktığı zaman mı diyelim, eski zamanın (aslında tüm zamanların) adak isteyen uydurma tanrıları gibi talepte bulunduğu zaman mı diyelim; çöp ve küllerin kepçe marifetiyle itilmesinin sebebi bu olsa gerek. Hindistan’da ölülerin küllerini Ganj’a atıyorlar. Hakkârililer de sair zamanlarda canları kurban almaması için senede bir mevsim boyunca külleri verirler suya, diyet olarak peşinen. Zap’ı kandırıp işi savuştururlar, o da bile isteye aldanır buna. ‘Deniz doymaz ki, her yıl birkaç delikanlımızı da yutar.’ diye sitem eden denizciler de her sefere çıktıklarında pekmezli ekmek salarlarmış suya.

Zap’ın besledikleri

Hakkâri’de keçilerin nasıl yerlere (değil, tepelere, keçinin yerde işi ne) tırmandıklarını gördüm. Ellerinizi siper ederek kıstığınız gözlerle ancak hareketli iplik gibi gözüken, ben diyeyim 500, siz deyin 600 m.lik dağ başlarında tek sıra yürüyebilmeleri için ayaklarında mıknatıs olmasından başka bir şey gelmiyor aklıma. Hakkârili de tepededir. Şehir, yerleşime müsait olan en yüksek yere kurulmuş. Bu yüzden Zap’ın merkezle direkt irtibatı yok. Aslında köylerin de yokmuş. Ama 90’larda hepsini kenarına buyur etmiş. Belki de bu zorunluluk, dehşetini daha çok hissettiriyor günlük hayatta. Misafirini bazen hiç iyi karşılamıyor su. Dağların iç kesimlerinde yerleşmiş köylüler için ayda birkaç kere aşılması gereken engel, geçilmesi gereken cepheyken; kenarında yaşamaya başlamalarından itibaren yirmi dört saat susmayan, fazlasıyla dertli, konuşkan hayat ortakları olmuş.

 

Zap gurbetçidir. Doğduğu yerleri ölesiye terk eder.[18] Öyle azgın akan suyun çok çok küçük bir kısmı kalıp araziyi, insanları besliyor. Gerisi yolcu, yolunda gerek. Yeni yeni yapılan barajlar bir kısmını tutacak yerinde. Barajların yapılabiliyor olması ortalığın nispeten sakinleştiğini gösteriyor ya, oluşan sükûnetle bölge halkı gibi o da göçten kurtuluyor.

 

Zap Suyu insanlarını az da olsa besler dedik. Biraz zahmetli de olsa 7’den 70’e herkesin uğraştığı meşgaleler sunar.[19] Çocuklar özellikle köprülere çıkıp paraşüt ağlar atarak yaparlar bunu, daha durgun yerlerde[20] serpme denen, etrafı kurşunlarla çevrili ağlar kullanarak, ‘ırmağa binen balık’lara yoklama çekerler. Bir de sepet balıkçılığı vardır. Yine suyun kenarında, acar balıkların konaklamak, yumurtlamak için tercih ettiği sığ yerlere (bak sen, Zap’ta sığ yer bulmuşlar, bir de avlanıyorlar) yerleştirilir, içine yem de konur bazen. Balığın girip çıkamayacağı şekilde tasarlanmıştır. Gün aşırı kontrol edilir, her seferinde illa birkaç balık alınır. (Biz de delikli tuğla koyardık denize, kayabalığı gelirdi birkaç tane. Sakince gidip delikleri hızlıca kapatarak kenara alır, kedilere verirdik.) Olta balıkçılığı çok azdır. Çünkü içinde az biraz coşku olan her insan gibi siz de buraya kadar okuduğunuza göre, artık bildiğiniz sebeplerden ötürü, makul bir yöntem değildir. Bu işi geçim kapısı yapanlar olduğu gibi, harçlıklarını çıkarmak için avlanan çocuklar da yol kenarında satışa sunarlar tuttuklarını. Taşlarla oluşturdukları geçici havuzcukta canlı kalmasına dikkat ederek muhafaza ettikleri balıkları, arabalar yaklaştıkça sallayarak parlayan pullarla dikkatleri çekmeye çalışırlar. Dersu Uzala’nın (Akira Kurosava, 1975) dediği gibi ‘Dünyanın, tabiatın has adamlarından’ dağların ötesine berisine sızan rüzgâr, kar, dağlar ve sular gibi yediveren ışık da şaşırtıcı oyunlar oynayarak balıklarda gümüşî parlaklıklar ortaya çıkarıp cezbeder bakışları. Ama bilen bilir, kanmaz; bilmeyen de eve gittiğinde anlar kandırmacayı. Kılçığı püsküllüdür, yemesi kolay değildir, ayıklaması zordur. Tesiste yetiştirilen çiftlik balıkları gibi kuyruğundan tutup şöyle bir sallamayla dökmez etlerini.[21]

 

507-512 arasındaki fotoğraflar

 

Yanı sıra çok az da olsa keklik besleyen vardır. Bizim köyde bir kişiyi hatırlıyorum. Doğada çokça olurdu keklik, ama evlere genelde canlısı değil, ölüsü gelirdi av sezonunda. Dağlarda gezip de kartala, şahine rastlamamak olur mu, ara sıra onlar da zirvelerden göz kırpar aşağılara doğru.

 

513 no’lu fotoğraf

 

Işkın (revos) da bu yolla satılır yol kenarında.

 

514-516 no’lu fotoğraflar

 

6 sene yazları Gölcük’te yol kenarında Değirmendere fındığı satmış biri olarak bilirim bu işi. Büyük sabırla sabahtan akşama kadar bekler ve bazen çok bazen hiçle tamamlarsınız günü. Biz en azından tezgâh kurup şemsiye altında yapardık; köylü çocuklar, yakmasına çokça alıştıkları güneşin altında bütün gün oturup araç geldikçe dikilip icra ederler küçük ticaretlerini. Bu yönüyle daha çok nakıl yaptığımız kirazları sattığımız yönteme benzetilebilir.[22] ‘O serin bereketli gölgeleri çocuklar/Yani çocuk, o güzel tüccar/Yorgunluk alıp kargılar dağıtan.’

 

Arıcılık da revaçta olan bir uğraştır vadide. Bölgenin yapısı dolayısıyla çiçek balı üretilir hâliyle.[23] Maalesef hiç gitmediğim Şemdinli’nin Nehri köyü bu konuda isim yapmıştır. Dışarıdan da gelirler mevsimine göre. Karadenizli arıcılarla tanışmıştım mesela bir seferinde. Van’dan Hakkâri’ye giderken minibüste uzun uzun anlatmıştı Artvinli Selami abi. Bak sen, Artvin’den Hakkâri’ye arıcılığa gelmiş. 100’den fazla kovanları varmış. Arkadaşından nöbeti devralmaya gidiyormuş. Bir ay sonra da Akdeniz’e, kızılçamlara uzanacaklarmış. Hiç sabit durmuyor, sürekli geziyorlarmış zaten. (Zap gibi desene.) Köyde genelde sepet kovan kullanılır. Balık sepeti gibi kızılcık sopasıyla örülür.[24] Yerde sabit bir kütük, kütüğün üstünde sopaların köklerini geçirdikleri delikler, bağlantı için ayrıca malzemelerle boru şeklinde yükselir.

 

517, 518 no’lu fotoğraflar

 

Büyük titizlik ve maharetle, bütün dünya onu izliyormuşçasına dikkatle yapılır örme. Ustasını, maharetini sergilerken görmelisiniz. Esvabı şal şepik, başlığı puşi, ağzında sarmasıyla güneşten ve dumandan kıstığı gözleriyle manzaraya uyumlu bir masal kahramanını andırır. İçine hiçbir katkı maddesi, yardımcı çerçeve falan konmaz. Tamamen arının zevkine bırakılmıştır. İl dışından gelenlerden başka fennî kovanla çalışan çok azdır, ya da Taşbaşı’da pek yoktu diyelim, onun için alınan petekler daire şeklinde olur. Sağmadan tüketilir bal genelde. Sağım makinesine rastlamadım hiç köylerde.[25] Şöyle sofraya geldiğinde, kadınların haftalık imeceyle yaktığı tandırdan yeni çıkmış, kokusunu takip ederek iki mahalle ötedeki membaını bulabileceğiniz ekmek ve yanında hafif sert, ters çevirseniz de tabaktan düşmeyen keçi yoğurduyla ağzınıza attığınızda duyulacak keyfe diyecek yoktur. Nevaleyi gönderdikten sonra düzenleyici olarak bir de şekersiz Seylan (kaçak) çayı yudumlarsanız daha ne istersiniz.

Zap’ı besleyenler

Boşa aktığını varsaysak da, canlılığı hayatı neşeyi akışı akışkanlığı hareketliliği yansıttığı için varsın dökülüp saçılsınlar. Depin köprüsünden başlayıp Çukurca istikametinde Taşbaşı’ya kadar olan mevkide (40 km.) tespit edebildiğim sular benden sorulur, şu şekildedir: Devridaim sistemiyle hangi memleketlerden geldiğini asla bilemeyeceğimiz ‘cana ferahlık veren o gizemli sarnıc’ın güzelim suları:

 

·         Sümbül’ün kemirilmesiyle oluşan taş ocağından sızan su (sızmak derken yanlış anlaşılmasın, Sümbül’den sızıyor sonuçta, koca bir gölet oluşturuyor biriktiği yerde), biraz gökten biraz kayalardan aldığı tonlarla boz mavi renktedir.

 

519 no’lu fotoğraf

 

·         Depin çığ tünellerini geçtikten sonra sağdan şehir merkezinden birkaç derenin toplanmasıyla gelip nihayetinde Zap’a bağlanan dere… Bu dereyi vadiye inerken 400 m. yukarıdan izlersiniz. Yaklaştıkça onun da abisi gibi -başka ihtimal mi var- hırçınlaştığını görürsünüz. Yolları en az birkaç hafta kaplayan karları kışın ve kaldırımları bile kaplayacak derecede özellikle ara mahalleleri 30 cm. yükselten buzları baharda her gün onlarca kamyonla bu yancı vadiye dökerler, takviye olsun diye.

·         Berçem Alabalık Tesisinin, üzerine kurulu olduğu dere… Suyun görece en çok işe yaradığı yer burasıdır. O mevkide sağlı sollu Zap ve Çem lokantaları vardır. Yolcuların ve şehirde bunalanların, küçücük yeşillikler içinde soluğu aldıkları yerler.

·         Tesisi geçtikten sonra sağda dağların içinden nazlı ve narin raf raf beş katlı şelale hâlinde gelen su… Sanki akmıyor da zerreler hâlinde püskürüyor.

·         Hemen ilerisinde, solda, araba halı yün yıkanan yer. Su tankerlerine doldurabilmek için düzenek de kurulmuştur üstüne. Mıcır kamyonları da tozu dumana katmamak için altına girip bir süreliğine duş alırlar.

 

520 no’lu fotoğraf

 

·         Onun 200 m. ilerisinde meşhur vali çeşmesi. (Ona varmadan sağ yamaçlarda pirinç ayıklayan nine kayası.)

 

521 no’lu fotoğraf

 

Vali çeşmesinin üç yandan çıkmalı, 1 parmaklık musluksuz demir tesisat borularından kuvvetli akan güzel bir suyu var. 2012’de, biraz gerisinde çığ tüneli yapılırken çeşmeye gelen damarlarla oynandığı için hayli süre suyu etrafa yayıldı.[26] Ama zaten kaynağı hemen orası olduğundan millet tereddütsüz kullandı yine. Zap Vadisinde her km.de böyle pınarlar çok olmakla beraber, bu çeşme derleyip toparladığı için suyu, ziyaretçisi çok oluyor. 2023 ziyaretimde çeşmenin başı kalabalık olduğundan gittim yine tünelin sızıntısından içtim suyumu.

 

544 no’lu fotoğraf

 

·         Dur bakalım, unuttuğumuz bir şey var mı? He evet, burnumun direğini kıran kesif kokusuyla şehir çöplüğünü nasıl unuturum. İşe yaradığını ispatlamaya pek bayıldığı anlaşılan mahir rüzgârın insafına göre en az 1 km. cam açtırmayan, kravatlara burun tıkama vazifesi yükleyip nefes aldırmayan ve gelip geçene aldırıp saldıran çakal görünümlü köpekleriyle çöplük.

·         Çeşmeden 100 m. sonra solda çığ düştüğü zamanlar oluşan akıntı… Yol boyunca en çok taş kaya bu mıntıkada Oğul köyüne varmadan düşer.

·         Yine Oğul’a yaklaşırken sağda, alabalık tesisinin oradaki gibi 5-6 katlı bir şelale salınır.

 

522 no’lu fotoğraf

 

·         Köyden 500 m. sonra sağda öyle güzel bir su akar ki, bunu anlatmak için ayrıca bir yazı yazmak gerekir. Hemen kendini göstermez. Aylarca kupkurudur, gözpınarları kurumuştur âdeta, kışın akmaya başlar, Nisan gibi etrafı da yeşillendi mi seyrine doyum olmaz. Dört beş ay, görebilen gözlere sunar kendini. İyi ki Zap’ın diğer yanındadır da insanlardan azade etrafını yeşillendirme, dünyayı güzelleştirme görevini ifa eder. Dağların eteklerinin Zap’la birleştiği yere 50 m. kadar yukarıda, biraz genişçe sayılabilecek bir bölgede irili ufaklı kaynaklardan, çatlaklardan doğar. Eteklerde ortalama büyüklükleri iki aylık oğlak kadar, yıllarca emek vererek yonttuğu taşlar ve yıllar yılı kendine dost kıldığı çölde vaha gibi ağaç ve çalıların koyu yeşil katılımıyla harika görüntüler sergileyerek bizim delibozuğa kavuşur. 2023’te gittiğimde Ağustosta tabii ki kupkuruydu, yine de bir vefa olarak selâmımı eksik etmedim kaynaktan.

 

523-526 arasındaki fotoğraflar ve 526,5

 

·         Bu sudan hemen sonra Kanireş (kara pınar) gelir.

·         Onu geçince ikinci köy Çimenli’ye varılır. Girişe varmadan sağda kanal açmış köylüler. Zap’tan aşırabildikleriyle kot farkından yararlanıp bahçe suluyorlar. Fark ettiyseniz, bütün kitap boyunca tarımdan neredeyse hiç bahsetmedim. Çünkü düz arazi ve üzerinde icra edilebilecek tarımsal faaliyet o kadar az ki, endüstriyel çapta zaten olmamakla birlikte insanların ancak günlük ihtiyaçlarını karşılıyor. Daha önce bahsettiğim, ne kadar içeceğinizi midenizin genişliği kadar buz gibi soğukluğuna dayanıklılığınızın belirlediği suyu da burada tekrar hatırlayalım.

·         Köyün orta mahallesini geçince, hemen soldan, çok dik olmasa da yine 5-6 katlı bir şelale aheste aheste akar.

·         Sonra üçüncü köy Üzümcü ve eskiden susam-tahin değirmeni döndüren deresi gelir. Hâlâ aynı şiddette ama artık ne çark döndürüyor ne bir şey. Belki sadece beledî hizmetleri ifa ediyor. Ne demek istiyorum. Evet, Hakkâri’de Zap ve diğer tüm dereler aynı zamanda çöp taşıyıcısıdırlar. Zap sadece nehir değil, hayatın ta kendisi; bölgenin hem can damarı hem de kalın bağırsağıdır.

·         Dördüncü olarak Üzümcü’nün mezrası olan Dağaltı’na gelir sıra. Şiddetli olmasa bile her yağmur yağdığında bizim tertip Selçuk’a geçit vermeyen suyu akar toprak yoldan. Özellikle kışın o yol perişan olur, kullanılamaz hâle gelir. Az sayıda hane yaşadığı ve afet bölgesi olduğu için kimsenin tamire niyeti yoktur. İnsansız hiçbir şeyin güzelliği olmadığı gibi, hiçbir şeyin felâketi de olmaz; insan olmasaydı doğal afet değil, tabiat olayı derdik. Zap üzerine kurulan barajların hikâyesi gibi onlar da onlarca yıldır tahliye beklerler. Köyün imamı Muhsin hocayla, onun ilkokul öğretmenini arayıp hâl hatır sorduk bir gün. Trabzon’da müdürlüğe devam ediyordu. 1982-1986 arasında çalışmış Taşbaşı’da. Muhabbetin ilerleyen safhalarında o da barajları sordu. O dönemden beri gündemdeymiş demek ki. Yıl oldu 2023, hâlâ yapılmış değil, yapılmayacak da galiba.

·         Üzümcü Karakolu gelir hemen ve sonrasında arkasında piknik alanıyla Derav deresi. O da diğerleri gibi elletmez kendine, buz gibidir.

·         Yoldaki tek tesis olan fabrika[27] ve beşinci durağımız Olgunlar Yeni Mahalle. Yeni ya işte, şu, tüm evleri çatılı yer.

·         Maden işletmesi ve Cemko köprüsünden önce bir yolla girilen malikâneler, yabanî coğrafyada bu da nesi dedirtir.

·         Sonrasında, işte Olgunlar merkez.

·         Birkaç km. sonra Şine (tarak) gelir. Oradan da azametli bir dere akar. Kato Dağı’ndan gelir kaynağı. Şine Dağı zaten anlatılmaz, efsanesi bol. Hakkâri’de bir ismi hak etmiş[28] nadir dağlardandır. Daha fazla kalıp yaylalara, tepelere çıkabilseydim muhtemelen çoğunu isimlendirirdim, çocukların her birine tabiatlar, karakterler, kabiliyetler yakıştırdığım gibi.

 

527-529 arasındaki fotoğraflar

 

·         Altıncı olarak, normalde yolun altından bir menfezden akan Gelinli deresi gelir. 2013’te bir ambulansı yola hapsedecek kadar taşmıştı.

·         Sıra yedincide, 2 km. gitmeden Doğanlı’ya gelinir. Kıdemi Selçuk’la benden üç gün fazla olan Veysel’in çalıştığı köy. O tatlı virajdan sonra gasilhanenin hemen dibinden akar deresi. Gelinli’yle beraber yazın kurur ikisi de.

·         Köyü geçince biraz açılan dağlardan ufkunuz hafif genişler ve sağ taraftaki açıklıkta yol boyunca görüp görebileceğiniz en hoş manzaralardan birine şahitlik edersiniz mevsiminde. Yataydan bakınca kızıllığı iyice belirginleşen, yaklaşık 2 dönümlük çakıllık alana yayılan, nadir görülebilirliğiyle büyüleyen gelincik tarlası. Vadilerde hep zambaklar olmaz ya, bulaklardaki yarpuzlarla birlikte o da Zap’ın diğer tarafında kalması sebebiyle insan istilasından uzak durabilmekle şanslıdır. Yanından bir dere de akar, Melûte Deresi. (Yoldan gözükmeyecek uzaklıkta içerilerde bizim köylülerin tarlaları için sulama havuzları yapılmıştı. Dilekçelerini ben hazırlamıştım.) Arabayla karşı kıyıda durup, dalgınlaşmaya müsaade etmesi için gelip geçenden kendinizi güvenceye aldıktan sonra, yolun kenarında bacaklarınız çapraz, kollar dirseklerin hemen altından dizleri kavramış, eller baldırlarda kavuşmuş vaziyette oturup hayran hayran bakar durursunuz. O haşin coğrafyada, hoyrat suyun kenarında bir sükûnet adasıdır. Orada öylece oturduktan bir süre sonra dudaklar kıpırdamaya başlar. Yanlış anlamayın, insan kendi kendine konuşmaz. Konuşma denen şey, bir kere teknik olarak karşılıklı ya da toplu olarak yapılır, işteş fiillikten ötürü. Kendi kendine konuşuyor görünen insan, o an ya birine kızıyordur, ya biriyle hesaplaşıyordur, ya birinden af diliyordur vs. Ama tabii, gelinciklerle de konuşuyor olabilir.[29]

 

530, 531 no’lu fotoğraflar

 

·         Sekizinci menzil, Taşbaşı’ya yaklaşırken yapılan çığ tünellerinden yaklaşık 1 km. önce soldan, korucu kulübesinin yanından gelen sudur. Tünellere düşen çığın altından da su kaynar.

·         Ve Taşbaşı deresi. Şampiyonlar Liginde, en büyüklerden biridir. Üzümcü ve Olgunlar’dakiyle emsaldir. 2011 Nisan’ında arazi şartlarını çok zorlayan insanın planını bozmuştu. Yaklaşık yirmi evi kullanılamaz hâle getirmişti. Kâğıt gibi söküp almıştı duvarları. O ne dehşetli günlerdi. Tâ üst taraflarda, neredeyse bir tepe kadar devasa kütlesiyle dereyi kapatan çığ sebebiyle oluşan büyük su birikintisinin, engelin ortadan kalkmasıyla ve tabii derenin diğer destekçilerinin de operasyona katılmasıyla, yatağına tecavüz eden evlerin çanına ot tıkamıştı. Mekânın huylarının öğrenilmesi nesiller boyu sürer. Daha önce başlarına gelmeyen bu tür felâketler, insanlara yeni yollar bulmayı da öğretir, acı yöntemlerle de olsa. Evrimsel açıdan bakacak olursak, bu çılgın varyasyonlardan doğan modifikasyonların genlere işlemesi on binlerce yıl da sürebilir. 2013’te yapılan planlamayla yatağı düzeltilen, kontrol altına alınan deremiz.[30] Tabii ben en çok bu dereyle arkadaşlık yaptım. Etrafında umarsızca gezinen bacak kadar çocukları görünce yüreğimi hoplatan, köyün üst tarafındaki göletçikte serinlememizi sağlayan, söylemesi ayıp çöpümüzü külümüzü taşıyan, düzenleme sonrasında bizim kadar kendisi de rahata kavuşan deremiz.

 

532, 533 no’lu fotoğraflar

 

İnsan, Hakkâri’nin sularına bakınca dünyanın bazı yerlerindeki su kıtlığının kasıtlı olduğuna kesinlikle inanıyor. “Dünyada su bitse ne gam, Hakkâri’de var ya,” diyesi geliyor.[31]

Toparlayalım

Çokluk çoğu zaman pislenir. Azgın nehirlerin çamur gibi akması bundandır. Küçük, şirin dereler ne kadar duru, ne kadar berraktır oysa. Sesleri de rahatlatıcıdır. Etrafta tehlikeden eser yok hissi uyandırır insanda. Dikkat kesilmenize gerek kalmadan da duyabileceğiniz kuş sesleri destekler bu hissi. Ama kendi tahakkümünden başka hiç kimsenin varlığına bile asla tahammülü olmayan, lağım ve çamurdan mürekkep fitne ırmağı, almış başını, taşlara kayalara vura vura öyle şedit akıyor ki, yandan karışmaya çalışan billûr derelerin etkisi pek cılız kalıyor. Tıpkı bir maratonda fakat yüz metre atleti performansıyla koşturmaya başladığı günden beri, küçük mahalline sıkışmış rodeo atı misali delicesine akan Zap, onlarca heybetli yüce dağın arasında müfsit dilber misali kıvrılır; nefes almadan koşan ciğersiz futbolcular gibi ölesiye azimle coşarak akar. Bir iki sene Zap’ı ve yancılarını izledikten sonra şunu fark ettim: Aslında tüm iyi niyetli insanların bir araya gelince kötü işler yapabilme ihtimali gibi, o dereler de tertemiz aktıkları hâlde birleştiklerinde pimpis su kütlesi meydana getiriyorlar.

 

Kışın soğuğu, çığın buzu derken nihayet baharın gelmesiyle canlanan tabiatta çiçekler bitmeye, ağaçlar arkalarını henüz gösteren flu bir yeşilliğe bürünmeye ve -teşbihte hata yapmamaya çalışarak söyleyelim- dağların tam da annelerin uzun doğum sancıları sonrası kendini salmasıyla ortaya daha çok çıkan sular da haykırarak akmaya başlar. Hatta bir bahar (2013), son yirmi senenin en fazla karı yağdığı için olsa gerek, senelerdir akmayan yerlerden bile bazen göz ve iç ferahlığı husule getirecek şekilde narin, bazen insanı dehşete düşürecek manzaralar hâlinde coşarak akmıştı sular. Herkes, her şey ebedî müellifin (tabiatın) biçtiği role teslim neticede… Kışın yola düşen taşlar ve kayalarla uğraşan iş makineleri; tehlikelerin azalması ve toprağın yumuşamasıyla, onlarca yıl sürdürseler bitiremeyeceklerini bildikleri hâlde kendini kasmayı bırakan dağları dişiyle tırnağıyla kemirmeye başlamışlardı, her zaman olduğu gibi. Özellikle bu kemirmelerin fazla yukarıdan yapılamamasından dolayı yolun bir kısmı iyice dağların dibinden seyreder. Bu girintilerde alınan virajlarda arabanın tavan camından bakınca daha ürkütücü görünür dağlar. Evet, o kadar yakında ve dimdiktirler ki, başınızı çevirmeden üst camdan bakınca bile fark edilirler. Bir keresinde okula malzeme götürdüğümüz kamyonetin kasasında dönmüştük merkeze. Eteklere iyice yaklaşan arabada, çarpmayacağımızdan emin olsak bile başlarımızı eğiyorduk insiyakî.

 

534 no’lu fotoğraf

 

İnsan, kalbinin çarptığını bilmek ister, ama duymak istemez. Helikopterden Zap’a bakmak da böyledir. Bakar ve sessizce orada olduğunu görürsünüz. Yanına yaklaşıldığındaysa, hayatınızın tam ortasında gümbür gümbür yer edinir. Karakol komutanının demesiyle gökyüzünden dağların arasına öylece bırakılmış koyu renkli halat gibi duran Zap, kuzeydeki sırdaşı Çoruh, suyunun aynı olduğuna inandığım Munzur, ismini kendisinin de hak ettiği Asi gibi. Ve asla üstünde sallarla gezinebilen sakinliklerine benzemeyeceği nice durgun nehirlerle de akrabadır. Anton Çehov Yenisei’ye vardığında ‘daha haşmetli bir nehir olamaz’ demiş. Sakarya, Tunca, Yeşilırmak, Kızılırmak, Dicle[32] gibi nispeten sakin akanlarını gördüğümden, Zap’ı görünce ‘haşmet, haşyet, hayret, heybet, hüccet’ kelimeleri geldi aklıma. Hepsi de aynı Zap gibi insanı nefessiz bırakan ‘h’ sesiyle başlıyor. Türk’ün gönlündeki nehir ve dağ listesine Sümbül ve Zap’ı da ekleyelim. Sizin de aklınıza başka isimler geldiyse aşağıdaki yorumlar kısmına yazarsanız iyi olur. Like atmayı, kanalıma abone olmayı ve bildirimleri açmayı da unutmayın. (Sümbül hakkında fazla söz etmediğim söylenebilir. Onun yazısı da ayrı olsun diyelim.)

 

Bu yazının taslak hâline ‘asma köprüden suya bakış’ diye not yazmıştım. Şimdi onu anlatayım. Yok yok, bu kadar hareketten sonra ben yoruldum, siz en iyisi suyunun iyice yükseldiği zamanda Zap gibi bir ırmak bulup asma köprünün ortasında (en fazla 50 cm. yükseklikte) yüzüstü yatıp başınızı aralıklardan çıkarıp uzun uzun suya bakın. Baktınız mı, heh şimdi gelip beni bulun, canlı canlı konuşalım. Aman başınızdan başka en fazla kollarınızı çıkaracak kadar sarkın, düşer müşerseniz karışmam, sorumlusu ben değilim, ona göre. He, bir de, yere yatmışken üzerinizde birtakım ayak hareketleri hissederseniz korkup işinize ara vermeyin; en fazla koyun keçidir.

***

Toparlayamadım, uzadıkça uzuyor

Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ındaki denizaltı Nautilus’un kaptanı Nemo’dan öğrendiğimiz gibi; ‘Karada olduğu gibi denizlerde de ırmaklar vardır. Bunlar ünlü akıntılardır.’ Havadakileri de biz ekleyelim. Ve ırmak, bir analojiden ziyade, hayatın akışıyla insan gündeminin tam ortasındadır. Gerçek erdem nehir gibidir, derinleştikçe daha az ses çıkarır. Zap derinleşmeye fırsat bulamaz, erdemsiz diyemeyiz, ama desibeli yüksek olduğundan hovarda sanılır. Sonuçta düşüncenin taşıyıcısı ırmakların tek bir görünümü olması mümkün değildir. Büyük suların en çarpıcı yanları yönleridir. Doğdukları gözeden itibaren çıkılan yolculuk, ırmakları bilenlerin bakışlarını sürekli başkalaştıran, aynı kalmaya izin vermeyen bir hareketlilikle hayata sirayet eder.

 

Kocaman, görkemli bir ırmak düşün; toprağın sağlam olduğu güçlü yatağında km.lerce akıp gidiyor; ırmağın kıyılarını, sağlam toprağın nerede olduğunu biliyorsun. Bir an gelir, bu ırmak çok uzun zamandır, çok geniş bir alanda aktığı, tüm ırmakları kendi içinde yok eden denize ‘koşmam gerek, yetişmem gerek yazgıma, tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek, esenlemem, kargışlamam, irkiltmem gerek’ diyerek yaklaşmakta olduğu için yorgun düşmüş, artık ne olduğunu bilmez. Sonuç odaklı olduğu için denize kavuşana kadar süne süne de olsa akar ve kendi kendisinin deltası olur. İlerilerde, daha uzaklarda neler var görebilmek için koşturur; koşu bittikten sonra koşmaya devam eden atlar gibi. Doğal sınırlarına çabucak ulaşabilmek için her zaman çok uzun uğraşlar verir. Bir ana kolu hâlâ varlığını sürdürebilir, ama artık yayılmaktan birçok kol ondan ayrılıp her yöne dağılır, menderesler çizen bile görülür, kimileri yeniden birbirine karışır; artık neyin nereden çıktığını anlayamazsın; bazen hâlâ ırmak olanla, çoktan deniz olanı ayırt edemezsin. Yatağına aşırı bağlılığıyla nihai hedefi aşırı denge, düzen ve uyum çabası olan Zap, uzun upuzun ve paldır küldür bir tartışmadır Hakkâri dolaylarında, sonra denize yaklaştıkça cartayı çeker ve kavgalar sona erer.[33] Işığın yorulup etkisini kaybetmesi gibi, bu yorgun sular da dağları rahat bırakır artık. İnsanlar da Zap’ın açtığı yolda, gösterdiği hedefe, hiç durmadan yürür; suyundan değilse de andından içerler. Kendini olayların ve suyun akışına bırakır. Şu, uğruna ölünen akış… Evet, akışına ve akışında ölünen, boyun eğilen ırmaklardandır Zap. Çok çalışmaktan o kadar yıpranır ki, sonrasında içine geldiğinde insanlar, acımayacak kadar sertleşir ve bir nehir, suyun yanı sıra daha pek çok farklı şeyi sürükler.

 

‘Nehir, ateşin bulaşıcılığından ve denizin evrenselliğinden yoksundur. Ama bunların yerine sonu gelmez gibi görünen ve beslenmediği hiçbir an olmadığı tâ baştan beri var olan bir hıza sahiptir. Bu yüzden hedeflerinden çok kaynakları açısından ciddiye alınır.’ (Elias Canetti, Kitle ve İktidar)

Hurda teferruat

Merkeze bağlı 67 tane köy vardır. Bunlardan Zap Vadisi’nde Depin’den itibaren Çukurca yolu üzerindekiler benim ihtisas alanımda olup isimleri sırayla şöyledir: Oğul, Çimenli, Üzümcü ve mezrası Dağaltı, Olgunlar, Doğanlı, Taşbaşı ve Geçimli. Köylerin hepsinin müstakil dereleri vardır. Bazısı küçük bazısı büyük su kaynaklarının etrafına toplaşmışlardır. Taşbaşı deresi bunlardan en büyüğüdür. Özellikle bahar aylarında taşkınlar yapıp etrafa zarar verebiliyor. Aslında tabiatın rağmına iş yapmazsak zarar vereceği yok da, bazen keyiften, ama burada zorunluluktan derenin içine içine yapılaşma olunca adına ‘zarar’ diyoruz. Dereağzı tesislerini duyuyorduk TV’den, bu köyler de dere ağzı köyleriydi anlaşılan. Nüfusun hemen hemen tamamı, 1990’lardaki köyleri taşıma işlemleri sırasında Zap Vadisi’ne yerleşenlerden oluşuyor. Köy yola gelmiş, ama yola getirilememiş, hâle yola koyulamamıştır. O dönem hızlıca ev yapılabilmesi için hane başına 2500 briket yardımı yapılmış valilikçe, sonra gitgide yerleşmişler iyice. Bu köylerin hepsi sunidir, zorunlu ikamettir. Uzun süreli bir kamp gibidir. Farklı olarak çadır yerine briketten evler vardır, o kadar. Buralarda, özellikle yetişkinlerden hiç kimse yerleşik bir hayatı tadamamıştır. Bu durumun içine doğan yeni nesiller bir nebze sahipleniyor köyü. Hepsinin ağzında büyüklerinden dinledikleri eski köy anıları olsa da sıkışmaya maruz kaldıkları burada mahsur, ezeli mağdur, dört duvar arasında mahkûm ve mecburlar. Birçoğu da yeni hayatlarını dışarıda, en yakın Hakkâri merkezde kurmaya meyillidir. İhtiyarların dilinde de, burnunda da hep eski köye gitme özlemi…[34] Bu insanları dağlar bağlar kendine. Ufuksuzluktan yakınmamıza rağmen, köylüler dağsız yapamaz. Her şeyiyle kabullenirler. Merkez de dağlıktır ya, oraya da taşınsalar köyden kopamaz, her hafta bir zirve yaparlar. Gelemediklerinde de hayallerinde gezerler aşrı aşrı. Her şeyciklerini bildikleri dağ da onlarsız yapamaz. Ara sıra içlerinden birine kastetse de karşılıklı sevişirler aslında, aynı dilden konuşurlar. Genlerine ne işlemişse onu arıyor insan. Memleketinin fırtınası tatlı gelirken yad ellerin küçük yelleri göğsünü daraltabilir.

 

Zap Vadisi’ni bir tek ben anlatmıyorum ya, Türkçe yazan Kürt şairler Fahri Ertuş ve Sabır Çelik de şiirini yazmış suyun ve vadinin. 1984’te Geçimli’de doğan Fahri Ertuş daha farklı yönleriyle Zap’ı ele almış, 1991’de Şemdinli’de doğan Sabır Çelik ise bir büyük kayıp sonrası yazdığını tahmin ettiğim şiirinde Zap’ın öldüren yönüne kesik atmış.

 

 

Zap Suyu

Delicesine akan Zap Suyu’nu gözlerim

Hırçın mı hırçın, acımasız mı acımasız

Almış başını yılan gibi süzüldüğünü bilirim

Ruhları dondurur kâbus gibi tesirindeyim

 

Ruhları titreten akışını dem dem hissederim

Divaneyim, avareyim Zap’ın tesirindeyim

Sızlar damarlarım zonkluyor bu garip başım

Ruhları felç eden ateşli akışını bilirim

 

Çoğu zaman katildir gülmez kimsenin yüzüne

Kişner durur, pençe atar, dağların eteklerine

Mahcuptur; ancak akar derinden derine

Ruhları hayrete düşüren hikâyesini bilirim

 

Kulak bükülmez, endamlı hoş sedasına

Bakma böyle masum rolü oynayıp gittiğine

İçinde canlı barındırıp hayat verdiğine

Ruhları alan dehşetli yüzünü bilirim

(Fahri Ertuş, Kırık Kanat, İstanbul, s. 88)

 

Zap Suyu

Zap Suyu yine kin ve nefret taşıyor

Bilmiyorum yalnızlık mı sardı özleminle

Zap Suyu hırçın yine öfkeli

Kim bilir bu sefer kim olacak öleni

Kim bilir kimi yutacak derinliklerine

Varoluşunu kiminle devam ettirecek

Hangi anayı gözü yaşlı bırakacak ardında

Daha hangi babanın yüreğini yakacak

Hangi aşığın yuvasını bozacak

Hangilerinin…

 

Zap Suyu yine hırçın yine deli

Kiminin almış ölüsünün cevherini

Kaç can aldın bıkmadın

Doymadın mı sen?

(Sabır Çelik, Tek Çarem, Ankara, 2008, 2. Basım, s. 95)

 

Vali Çeşmesi ve Taşbaşı Tüneli

 

‘Çeşme var, kurnası murdar’

İsmet Özel

 

‘Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın,

Bahçaları saralmasın, solmasın,

Ordan keçen atlı susuz olmasın,

Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan,

Ufuklara humar-humar bakarsan.’

Şehriyar

 

Şubat 2013

İçlerine girdiğiniz anda kitap okumayı bir süreliğine inkıtaa uğratsalar da, boynunuza küçük masajlar yapmanıza imkân veren kar tünelleri sayesinde artık iş makineleri çığları köstebek gibi delmeye çalışmayacak. Hakikat zirvelerinden gelen sert ikazlar gibi, azametli dağların zirvelerinden gelip yol keserek insana acziyetini hatırlatan çığlar artık tünellerin üzerinde tehlikesiz ve hoş manzaralar oluşturuyor.

 

535, 536 no’lu fotoğraflar

 

Kış günleri kenara yığılan karlar ve maalesef başka çare olmadığından olsa gerek Zap’a itilmek üzere biriktirilen kül çuvalları bariyer görevini görmeye çalışsa da, olması gerekene yakın kalitede bariyerlere, çok çok eksik olmasına rağmen ancak bu yıllarda (2012) kavuştu Hakkâri.

 

Başını taşlara, kayalara vurarak küçük bir mahalle sıkışmış rodeo atı gibi delicesine akan Zap Suyu, özellikle bahar aylarında feci ölümlere sebep olmaktan bir nebze de olsa kurtuldu.

 

Tünellerle de, kar gibi narin taneciklerin (İbrahim Tenekeci ‘kar kalınlığı’ demez, ‘karın yerden yüksekliği’ der. Çünkü kar ile kalın kelimesi aynı cümlede hiç hoş durmaz.) kaya şeklinde tecessüm ettiği, yol boyu, adım başı düşen çığlar kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

 

Herkesin malûmu bu tünellerden iki tane Depin’e, Sümbül Taş Ocağı’nın kenarlarına ve bir tane de Vali Çeşmesinin yanına yapıldı. Biraz daha gayret edilseydi, Taşbaşı Köyü’ ne yakın bir mevkie düşen çığ için yapılmak istenen de bu sene bitebilecekti. Vali Çeşmesindekiyle eş zamanlı başlanmasına rağmen çalışmalar gevşek tutulduğundan Taşbaşı’na yapılan tünel akamete uğradı.

 

Yarısı bile yapılamadan kış bastırdı ve oradaki ekip ve ekipman Vali Çeşmesine kaydırıldı. Her gün yanından geçerken içimiz cız ediyor ve kamu malının nasıl heba edildiğini gayet müşahhas bir temsil hâlinde bizlere sunan bu yarım tünele(!) hazin hazin bakıyoruz.

 

Yamuk yumuk olan demirlerde İzmir’den Aykut Bey ve yamru yumru olan betonda Van’daki depremde mal varlığını toprağa kaptıran Kadir amca gibi vergi mükelleflerinin emekleri görülüyor, gözü açık olana. Üstünden gelen ve ‘cana ferahlık veren o gizemli sarnıc’ın güzelim suları bile içimizi rahatlatmaya yetmiyor.

 

Onca mühendisin hesabıyla, onca insanın tecrübesiyle başlanan inşaat, daha temel aşamasında kadük kaldı ve düşen çığ, darmadağın etti yapılan işleri. Şimdi hem onları toparlamak hem de tüneli yükseltmek için sıfırdan başlamaktan daha fazla masraf gerekecek tahminen.

 

Taşbaşı’nın makûs talihi olsa gerek; okulu, köprüsü, deresi gibi tüneli de yarım kaldı. (Altı tümden taş olan köyün üstüne de taş yağmıyor ya, şükür.) Vali Çeşmesindeki de az daha faaliyete geçmeyecekti de, çığ düştükten ancak bir ay sonra açılabildi. Elektrik ve telefon hatları zamanında yer altına alınmadığı için masraf kapısı son raddeye kadar açıldı tabiî.

 

Vali Çeşmesinden bu sene miskal değil, zerre kadar bile su akmıyor. Senelerdir üç koldan akmaya devam eden su, maalesef bu sene kesildi. Evet, gidip görenler bilir. Başına gelenleri boş çevirmenin mahcupluğuyla, başına gelenleri anlatamamanın verdiği eziklikle yanından akan düzeni bozuk suyu, boynu bükük seyrediyor. Cesedin başına üşüşen akbabalar misali, kurnasına dolan hafriyat atıklarını boşaltmaya ne mecali var, ne de morali. Küskün, başına bu işi açanlara! İsmet Özel’in dediği gibi; ‘çeşme var, kurnası murdar.’ Tünelin yapılmasıyla suyun mecrası değişti ve şimdi öyle serseri akıyor ortalığa. Fark edemesek bile muhtemelen tadı da değişmiştir çok inceden.

 

537-541 arasındaki fotoğraflar

 

İnsan, Hakkâri’nin sularına bakınca dünyanın bazı yerlerindeki su kıtlığının kasıtlı olduğuna kesinlikle inanıyor, “Dünyada su bitse ne gam, Hakkâri’de var ya” diyesi geliyor. Hakkâri gibi bir yerde ivedilikle Sular İdaresi kurulması gerekiyor. Varsa böyle bir müessese, insaflı ve kaliteli bir ekip ile derhal faaliyete geçip özellikle yol boyundaki sularla alakalı birçok çalışma başlatılmalı.

 

Bilmem çok mu abartıyoruz. Ama düzeltilebiliyorsa, derhal el atılması gereken bu hususu şu soruyla bağlayalım. Mühendislerimiz matematik kaidelerine uyuyor mu, yoksa mühendislerimiz uyuyor mu, acep kimse bizi duyuyor mu?

 

Son söz: Taşbaşı’ndaki çığ, zaten tünel yapılmak istenen yere düşmüyor! Biline!

 

542, 543 no’lu fotoğraflar



[1] Said Yavuz da bir şiirinde ırmaklar için ‘toprağın dudakları’ diyor ve ‘Irmak aslında konuşan toprağın sesidir,’ diye ekliyor. Sahiller, kıyılar için de lebiderya denir, tersten bakışla.

[2] Buyursunlar çıksınlar. Biz diğerleriyle devam edelim. Şaka şaka, kalın da, okuduktan sonra belki bir bilet alıp Zap Vadisi’nde doksan derecelik açılarla sıralanan dağların arasında Amerikan filmlerindeki gibi helikopterle sortiler yaparsınız.

[3] Mahir köstebek

Milenko Yergoviç’in Saraybosna Marlborosu’ndaki Uyanış öyküsünde geçen Neretva için çevirmenin notu olarak şu cümle var: ‘Bosna Hersek ve Hırvatistan sınırları içerisinde kalan bir nehir.’

Bu cümle bir akarsuyu anlattığım bir yazı (Yeni başlayanlar için Zap Vadisi) için elbette güzel bir alıntı adayı. Ama konudan epey saparak belirtmek istediğim bir mesele daha var. Zap’ın yatağının genişlediği, ancak bu sebeple biraz sakinleyebildiği geniş virajlardan birine gelmiş varsayarak cesaret buldum. Yoksa fırsat bırakmıyor.

Yazan kişinin o yönünü kesinlikle düşünmediğini düşündüğüm güzel kırpmalara vesile olan cümleler beni benden alıyor. Elimde avucumda ne varsa bırakıp bağlamdan kopup kesintinin beni götürdüğü yere salınıyorum. Mesela şu an gecenin 4’ü ve ben kitabı bir kenara koymuş, yeni başlayan öykünün yeni yeni kendini gösteren bütün unsurlarıyla (zaman, mekân, kahraman, olan) birlikte konusunu da unutmuş vaziyette işte bunları yazıyorum, ara sıra yanımdaki kâseden aşırdığım çavuş üzümlerinin damağımı tatlandırması da cabası. Size üzüm veremem, ama bunları vermesem de alınız, alınınız.

Birçok kitap isminin de böyle oyunlarla konduğunu tahmin ediyorum. Hatta çokça dizenin, cümlenin düzenini bozan -işin gerçeği sadece cins kafalara kendini gösteren- bu bloklardan aparıldığını ispat edememekle birlikte, bana hadsiz diyebilecek kalem erbabının eleştirisine aldırmadan söyleyebilirim. Ben de o yolu sıklıkla tutuyorum çünkü.

Önü arkası türlü türlü doldurulabilecek ‘Gidiyorum bu’ gibi başlıkların başka bir açıklaması olamaz bana göre. Yazarlığı, boş beleş dururken gelen ilhamla kotarılan bir şey sananlar bu tür ara işlemelerin çoğunun, yirmi dört saat kafayı meşgul eden metne daha sonradan yerleştirildiğinden haberi olmaz. Nereden mi biliyorum, çünkü bu ve tam da bu konudan bahsettiğim bir önceki cümle tam da bu şekilde bu metne dâhil oldu. Şu an okuduğunuz cümle de, bir önceki cümlenin de ondan bir önceki cümleden beş dakika kadar sonra gelen bir hatırlamayla kurulmasının hikâyesini küçük bir anı olarak kaydetmek için kuruldu.

Bazen bir yazıda öyle orijinal örneklerin sıralandığını görüyoruz ki, yazan nasıl da sıralamış bu kadar güzel ve ustaca ve bilgece diyoruz. Hâlbuki öyle değil, metin yazılmış, demlenmesi için bir kenara kaldırılmış, ama kafada dönüp duruyor ve akla geldikçe kalemle kâğıda, parmak uçlarıyla telefona, bazı tekniklerle hafızanın sağlam duvarlarına kazınıyor, sonradan müsait bir vakitte ait olduğu yerlere form ve içerik değiştirerek naklediliyor, nakşediliyor.

Örneğin şimdi okuyacağınız cümleler de yazıyı editöre göndermeden önce gözden geçirmek için yeniden ele aldığımda, elime avucuma sığmadı ve her zaman olduğu gibi bir şeyler isteyen metne dâhil oldular. O da şu: Üstteki paragrafta bir kitap ismi vererek kurtardığımı sanmayın. İlerleyen dönemlerde bu mevzu kafamın bir köşesinde hep duracağından rast geldiğim diğer örnekleri de ekleyeceğim yazıya. Özellikle böyle çeşitlemeli konulara değindiğim hemen diğer tüm yazılarda yaptığım gibi. Bilgisayarda yazmanın kolaylıklarından biri de bu, hatta internette yayınlanan yazıyı günden güne yenileyebiliriz de. Siz bu kısa ve öz hâlini okuduğunuza göre, belki de şanslısınızdır. İlerleyen süreçte kabara köpüre çoğaldığında can sıkıcı olabilir çünkü.

Al işte bak, henüz burada dosyayı kapatmış ve Twitter’da dolaşırken bu tezimi destekleyen, sırtımı yaslayacağım sağlam bir payandaya rastlıyorum: “‘Hakem kayıp zamanı işaret ediyor,’ cümlesi müthiş dokunaklı yahu.” Ne olmuş burada? Yayınlar sayesinde milyonlarca kişinin aynı anda duyduğu bu cümleyi, bir kişi başka bir bağlamda düşünüp orada kendince kazı yapmış. ‘Kayıp zaman’ tamlamasını futboldan alıp hayata uyarlamış. Oradan belki Proust’a da atıf gidebilir vs. Şaka değil, her şey olabilir, o sıralar kafanız neyle meşgulse o. Zaten sürekli böyle yaptığımız için günlük konuşmalarda ‘itici’ oluyoruz ya. Muhatabımız bir kelime kullanıyor, o iştahlı iştahlı konuşurken biz çok da ayıp olmasın diye göz temasımızı koruyarak zihnen konudan kopup o kelimenin sapabileceği tüm çatallara birer ok atıp olan bitene aldırmadan hepsinin peşinden ayrı ayrı gidebilmenin derdine düşüyoruz. Okuduğum tüm kitaplarda bu tür yerler hep işaretlidir. Daha sonra bakan kişiler ‘şaşırmış bu’ diye şaşırabilir.

Bu arada öykü, kitaptaki diğerleri gibi ciğerdelen bir şekilde Neretva gibi, Zap gibi akıyor. Ama ne kadar güzel olsa da haddine mi öykünün devam etmek. Bilinçaltı denen mahir köstebek kazıya başlamışken hangi çılgın zincir vurabilir ki. Arka sayfada yine başka bir hatırlatma olarak ‘… sınırları içerisinde kalan bir şehir’ notunu görünce, tüm bunları niçin anlatmaya başladığımı unuttuğumu fark ettim. Neretva'nın iki ülkenin sınırları içerisinde kalma durumundan hareketle Zap’ın yatağını, sınırlarını zorlayan hoyratlığına vurgu yapacaktım. Aha da yaptım.

[4]Sen diriyken sana bakmak/Başlı ve sonlu bir uğraştı sanki’

Ya da yoksa ‘Sesini değil sözünü yükselt/Yağmurlardır büyüten zambakları/Gök gürültüleri değil’ diyen şairin sözüne muhalefet miydi? Zap, çok bağırıyor diye mi onu duymuştum hep, dağların dilinden anlamıyor muydum, peki Zap’ın dilinden anlayabilmiş miydim?

Hareketli işler durağan olana göre her zaman caziptir. Belgesellerde dağı taşı değil de hayvanatı daha çok görürüz. Çünkü kaya yapılı dağı kameraya alsak ayda bir taş düşer. Bu da ilgi çekici bir hareketlilik olmasa gerek. Bir sene de kamera tutsak, coşkun akan nehir fotoğrafına olan ilginin yüzde birini çekemez. Duran, hatta uyuyan aslanın, heybetli dağdan daha çekici olmasının sebebi, her an harekete geçebilme kabiliyetidir. Felsefeye olan ilginin halk oyunlarına olandan niçin daha az olduğunu belki bu şekilde açıklayabiliriz.

Bir sebep de tarif ederken harekete daha kolay odaklanmamızdır. Uzakta göstermek istediğimiz yol eşya insan hareket hâlindeyse basitçe tarif ederiz. Bak şuraya gitti, altında kaldı gibi ifadelerle bakışı kolayca yönlendirebiliriz. Ama duran cisimleri anlatırken zorlanabiliriz. Ben yeğenlerime böyle durgunluklara odaklanmalarını sağlarken ince uzun boruda sabitliyordum hedefi. Bu metinler de o vazifeyi görüyor.

Yüzlerce yıldır yazın sahasında görülen ve o günlerin şartlarında ilginç, yeni, enteresan bilgiler barındıran ‘acayibül mahlûkat ve garaibül mevcudat’ kitaplarından birinde şöyle deniyor: ‘Dünyada çok fazla ırmak olduğundan her birini burada zikretmek imkânsızdır. Onun için biz sadece acayiplikler barındıranları anlatıyoruz.’ Sade olanları değil de, bir şekilde büyülü gözükenleri tercih ediyor, anlatmaya değer görüyor. Zap’la aramızdaki meseleye bu açıdan bakılabilir. Ben sadece onu gördüm mevsimler boyunca ve gözüme ‘başka’ gözükmeye başladığından beri aldığım notları okuyorsunuz sayfalar boyunca.

[5] Vadideki dağların etekleri zil çalar, bu zil tabii ki Zap’tır.

[6] Dağda bayırda kıpırtısız gezerseniz hayvanlar ürkmez ve işlerine devam ederler. Zap da sanki hiç biz orada yokmuşuz gibi tüm canlılığını koruyarak günlük akışındaydı. Hâlbuki biz ses çıkarıyorduk, durup sinmesi gerekiyordu, ama kime ne anlatıyorsun.

[7] Şimdi oturduğum evin bir cephesi caddeye diğeri orman bakıyor. Yaptığım iş, hangi tarafta duracağımı belirliyor.

[8] Bilirsiniz, bilmiyorduysanız da öğrenmiş olursunuz, birkaç kelime sonra yazacağım ve Word programının altını yeşille çiziktirip ‘argo veya kaba sözcük’ uyarısı yapacağı ‘salak’ da hayvanların salındığı yere denir. Ve bence bugünkü şekline, ilk başlarda hayvanların salındıkları yerden gelemeyenlerine denmek suretiyle bürünmüştür. Yalak da aynıdır, hayvanların su içtiği yalandığı yerdir. Dayak da dayılan yer ya da eşya demektir. Bazı yerlerde merdivene dayak denir. Susamış olan kişiye susak denir. Susak ayrıca, aptal salak sersem de demektir. Akla susamış mânâsı da var demek ki. Bu kadar korsan etimoloji yeter, devam edelim.

[9]Aslan yatağından belli olur. Zap’ı da aktığı yatak, yetiştiği mahal belli eder.

[10] Neretva ve Drina da görülecekler listesinde çoktandır.

[11]  Dağlar da yakından uzağa artan görünmezlikleri ve yaklaştıkça çoğalan heybetleriyle oldukları yerde, tam orada sizi beklerler.

[12] Tortum şelalesinin olanca yükseklikten serpilerek dökülüp bir kısmının kaynaktan ayrılmak istemeyip rüzgârın yardım ve yataklığıyla aşağıdan yukarı sortilerle geri dönerek devridaime devam etmek istemesi, akraba zerrelerin dansıydı. Bıraksan akşama kadar kaydıraktan inmeyen çocuklar gibi…

Zap Suyunun Türkiye sınırları içindeki çığırı, 12.695 km.lik bir alanın sularını toplar. Yağmur, kar ve buzul sularıyla beslendiğinden ilkbaharda ve yaz başlarında kabaran suları kışın azalır. Ortalama debisi 86,5 m³/sn.dir. Kardeşimizi de unutmayalım: Dicle Nehrinin Türkiye sınırları dışındaki kollarından biri de Küçük Zap Suyu olarak anılır. İran’ın batı kesiminden doğan bu akarsu, daha sonra Irak’a geçer ve Kerkük’ün batısında Dicle’ye katılır. Küçük Zap Suyunun geçtiği alanlar önemli petrol üretim bölgeleridir.

[13] Çünkü; ‘Su koşar ama taş yorulur.’ (Turgut Uyar)

[14] Yol üzerinde bu tür oyun oyunlar oynayan başka şeyler de vardır. Kayalar mesela; Vali çeşmesine gelmeden sağ taraftaki bir tanesi, ‘pirinç ayıklayan nine’ ismini verdiğimiz, yaşayan kayamız. Her gün selâmlardık hürmetle. Her yeni gelene onu da gösterirdik. Merkezden inerken il emniyeti geçtikten sonra -ki burası kale dibidir- yolu düzledikten sonra, sol tepelerdeki bir kaya da file acayip benzer, oturan bir file.

[15] Uzaklardan virajı alıp gelen hızlı bir araba, ses perdesini yırtan uçağı andırır. Bu sefer Zap numara çekmiyordur, ama araba sesi de aldatabilir. Gerçeklik algınız değişir. Rüzgâr da bir kere vadiye sıkışmaya görsün, o da Zap gibi davranır ve en uzak köylerdeki oğlakların, tandırdan yeni çıkmış ekmeklerin, ümitlerin, tasaların ve maalesef yol üstündeki en büyük kabalık şehir çöplüğünün içten içe sürekli yanmasından doğan, nefes aldırmayan kokusunun taşıyıcısı olur. Vadide yankılanıp rüzgârın da nakliyle yamaçlara çarpa çarpa gelen ses insanda gökyüzüne bakma dürtüsü uyandırır. Her ne kadar ötesini göstermeyen sıra dağlar olsa da etrafında, burası sınır yolu, savaş uçağı olmaz kolay kolay. Bilseniz de aldanırsınız işte. Sadece geceleri ıpıssızlaşan vadide insansız hava araçlarının derin uğultuyu andıran sesleri duyulur bazen.

[16] Burada arazisizlik vardı, Bizim Köy’de de susuzluk ve düzensizlik: ‘Zaten gök ağladı mı, biz güleriz. O ağlamazsa, biz dökeriz gözyaşını.’

[17] Antik Yunan’da ışığın gözden çıktığı sanılıyormuş. Gözümüz kapalıyken göremediğimize göre tabii ki başka kaynak olamazmış. Dolayısıyla da bu sav eskiden fiziken de böyle kabul görüyormuş.

[18] Zap Suyu Google haritalarda Çataksuyu Çayı diye de geçiyor. Van’ın Çatak ilçesinden mi doğuyor acaba? Ama hayır, Zap, doğduğu yer değil, doyduğu, doğrulduğu yer ile anılmalıdır. Hakkârilidir Zap.

[19] Zap ekosisteminden bir kesit: Tarihini ve yerini de kaydetmiştim. Taşbaşı Köyü mevkiinde 03/09/2013 tarihinde sudan yaklaşık 5 m. yükseklikte hızlıca çırptığı kanatları ve boynundan sert biz çizgiyle kıvırıp aşağı harika bir şekilde sabitlediği başıyla asılı kalıp sudaki yemleri (artık neyse, balık vs. olabilir diyeceğim, ama kendisi zaten serçeden biraz hâlliceydi) dikkatli bir dedektif/keskin nişancı tecessüsü ile izledikten sonra, 8-10 saniyede dikine dalışla avlanan ilginç bir kuş görmüştüm. Keşke kaydetme imkânım olsaydı.

[20] Genelde geniş virajlara denk gelen bu durgun yerler balıkların yumurtlama yerleridir aslında.

[21] Gugıllayıp siz de detaylarına bakabilirsiniz: Zap’ta yakalanan en büyük balık 1,5 m. boyunda, 60 kg. ağırlığındaymış.

[22] Sandık ipinin alt kısmına bir karışlık çubuklardan bağlanır. En az ikili ve daha çoklu küpeli kirazlar, her tarafa dengeli olacak şekilde bu ipe dizilir ve yukarı doğru ezilmeyecek makul ölçülerde yükselir yığıntı. İnce kollarımızla kaldırabileceğimiz ağırlığa ulaşıncaya kadar eklemeye devam ederiz. Sonrasında yol kenarına çıkıp kolumuzu kaldırabildiğimiz kadar yükseltip şoförlerin, pardon yolcuların dikkatine sunarız. Kollar mecalsizleştikçe aşağı doğru iner ve diğer tarafa düşer vazife. Böylece iki kolu da tükettikten sonra sıra diğer kardeşlere geçer. Kiloyla poşette satılana göre daha cazip gelen bu sunuma tav olur insanlar. İki katı fiyat biçeriz, çünkü ağır işçiliği vardır, kolunuz kopar.

[23] ‘Çiçeklerin emzirdiği o küçük kanatlılar’ (İbrahim Tenekeci)

[24] Genelde Karadeniz’de kullanılan kara kovan gibi o da doğala yakındır. Tabii balın en iyisi Ali Yıldırımoğlu’nun Benim Rençper Babam’da anlattığına göre; kaya balıdır.

[25] Sadece Hakkâri’de böyledir demiyorum, her yerde ve her satışta bu şekilde yapılıyor: Adam teneke kapla bal satıyor. Darayı düşürmeyip müşteriyi dara düşürüyor. Kiloyla bal mı satılır, bal litreyle satılır.

[26] Bu olayın geniş özetini birkaç sayfa sonra Vali Çeşmesi ve Taşbaşı Tüneli başlığı altında okuyacaksınız.

[27] İsmet Ölmez’e ait bu fabrika, çevreden çıkarılan madenleri işleyip Mersin’e, İskenderun’a gönderir. Eskiden, cevapların ıskalandığı yıllarda fabrika yokken hammadde hâlinde giderdi malzeme. İşletme faaliyete geçtikten sonra on yerine üç kamyon yollanır oldu il dışına. ‘Maddeyi, haddeden caddeye taşımak’ olarak tanımlanan sanayi, bacasını tüttürmeye başlamıştı. Yıllarca sürdü kurulması. Yurtdışından getirilen malzeme ve makineler aylarca karın buzun yağmurun güneşin altında kenarlarda bekler, uzman ekip geldiğinde monte edilirdi. Bazen her seferinde otuz kişi istihdam ederek üç vardiya çalışır, aşçısı servisçisi güvenliği derken yaklaşık yüz kişiye ekmek kapısı olurdu. Maden kısmında çalışanlar ayrıca hesaplanmalıdır. Birkaç kere köy okullarına destek olur mu diye yanına gittiğimizde bölge madenciliği hakkında bilgi vermişti. Para alamamıştık.

Aaa, bir dakika, sahi bu fabrikanın atıkları nereye gidiyor? Sorulur mu hiç, tabii ki Zap'a.

Dağlar ne verirse dağlı ancak onu alır. ‘Benden bir şey isteme/Verirsem al’cıdır.  O da alınabilirse. Yüzünden otları ağaçları, yarıklarındansa suları zahmetsiz temin edilebilir ancak. İçinde dibinde ne var bilinmez. Elleriyle taşa kayaya nasıl söz geçirsin aciz insan. Ancak toprağı işler, o da avuç içi kadardır. İşte yücelerin içini bilen ve türlü âlet edevat ve araç gereçle oyup sırrına vakıf olan sadece bu madencilerdir. Kazmalı defineciler de vardır tabii, onlar ayrı fasıl.

[28] Selahattin Şimşek de Hakkâri Dedikleri’nde şöyle der Karababa Dağı için: ‘Haritada bile yeri vardır. Haritaya yazılmak her babayiğit dağın harcı değildir hani.’

Dünyada sadece Karababa yoktur ya, Heyderbaba da vardır. Azerbaycan’ın eskimez şairi Şehriyar’ın onlarca kıta seslendiği dağ. Kötürüm Ahmet abinin, odasının camından baktığı Samanlı Dağlarının tepesindeki yüksek gerilim direkleri gibi selâmlaşır tepelerle.

[29] Rauf, Zana’ya bir türlü pembe yazma alamamıştır. Daha önce hiç pembe görmediği gibi, sağ olsun senarist ve yönetmen de bu konuda hiç yardımcı olmamaktadırlar. Neden sonra Zana dağa çıkar, Rauf da artık daimi bekleyen Xece ninenin yanındaki kadrolu yerini alır, yeriyle birlikte bir de tüyo. Her gün gider beklemeye. Marangozhanede kendini işe verir. Ama geceleri bu sefer kızgınlık ve korkudan uyuyamamaktadır, ya Zana’ya bir şey olursa. Tez yayılan diğerleri gibi, bu kara haber de iş arasında iki lokma atıştırırken boğazına düğümlenir Rauf’un. Çıkar gider, Bakur yamacında açan çiçeklere nefessiz koşar. Tepeyi aştığında bizim gelincikler gibi harikalıkla karşılaşır. Pembeyi bulmuştur, geç de olsa. Toplar da toplar. Zana’sına kıymıştır dünya, o da çiçeklere kıyar, bir çiçek uğruna.

[30] Bunun detaylarını Dere ıslahı başlığı altında okuyabilirsiniz. Bu ıslahın nasıl bir ihanetle saçma sapan yapıldığını okuyun da görün ve öfkelenin. Onlarca yıl dimdik durması gerekirken, birkaç sene dayanamadan, sonrasında paramparça oldu duvarlar. Senin benim vergilerimiz ehil olmayan ellerce saçıp savruldu üç kuruş kâr uğruna.

[31]Sultanbeyli’de çatılardan akanların Hakkâri’de yamaçlardan akanlarla yarışacağı kesin. O kadar çok şelale var yani. Herif altı katlı binanın çatısından direkt sokağa akıtıyor suyu. Koskoca binayı dikmiş, ama masraf ve zahmet edip bir pimaş boru alıp da milleti eziyetten kurtarmamış. Esenler’de 1990’larda Belediye işçileri, böyle pimaşları teleskopik sepetle çıkıp küreklerle kırmışlar. Sular dairelere sızmaya başlayınca millet aşağı kadar indirmeye başlamış.

[32] İçinde kepçelerle kum çıkardıklarını görmüştüm Cizre yakınlarında. Bunun yanında Bartın Çayı ise deniz seviyesine en yakın akan su olarak namlıdır. Çektirmelerle ırmaktan denize taşımacılığın yapıldığı, Dünya’da ender yerlerden biridir. O bile zaman zaman taştığı için, yetkililer ıslah etmeye karar verdiler. Ama neyse ki bilen birilerini dinleyip tümden ıslahtan vazgeçtiler ve setlerle nispeten kontrol altına aldılar taşkınları.

[33] Kaza sebebiyle yazdığım Zap Suyu derin akar başlıklı yazımı internette yayınlamıştım. Editörün seçtiği fotoğraf beni hayli şaşırtmıştı. Sanki düz ovada menderesler çizerek ilerleyen su, başka bir nehre aitti. Ama yok, arkadaş gitmiş, Zap’ın Erbil civarlarındaki görüntüsünü eklemiş yazıya. Bir kere görüntü Hakkâri’den değil, ikincisi, yazıyı hiç mi okumamıştı acaba. Öyle bir dehşetle anlatmıştım ki, koyu karanlık suyun dalgalar hâlinde köpürerek aktığı bir görüntü beklerdim. Ama fotoğraftaki suda, değil araç kaybolması, insan bile yüzerdi.

Savaş Bitti’de İsmet Özel tam da bunu söylemiş: ‘Kükreyen ırmağın ölümü meğer savaşın sonuymuş.’

[34] Burada Ölüler Nüfustan Düşürülmez başlıklı yazıma bakılabilir. İnsanın ölüleriyle birlikte var olduğu, mekânı o şekilde sahiplendiğine dair görüşlerimi toparladığım yazı Düğün cenaze başlığından sonra.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1