2009 senesi Aralık’ının 26. günü Hakkâri’ye çıktım. Genel vaziyet ve manzara: (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.8)
2009 senesi Aralık’ının 26. günü Hakkâri’ye çıktım. Genel vaziyet ve manzara:*
Tolstoy’un dediği gibi
tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da
şehre bir yabancı gelir.[1] Benim hikâyem de muhteşem
miydi bilinmez, ama Hakkâri’ye gitmekle başlıyor. Aslında teoride hiçbir yere
ulaşamayacağımızı, hareketin imkânsız olduğunu ispatlayan Zenon[2], fiiliyatta kaybetmiş
görünüyordu. Hareketin varlığını ortaya koyarak Dikotomi paradoksunu çürüten
Planck’ı haklı çıkarıp ulaşmıştım menzilime. Bir yandan da ben mi ona gittim o
mu bana geldi bilemiyorum. Şüphesiz ikisi de denebilir. Bakınız; Yıldız
Ramazanoğlu’nun kitabının ismi İçimden Geçen
Şehirler ne güzeldir.
Kendisi bir yere gitmediği hâlde herkesi bir an önce birbirine kavuşturma derdindeki yolun doğasında olan sürat ve acelecilik, minibüsün basamaklarından, insanlık için küçük benim için büyük adımımı attığımda bitmişti. Zirveye ulaşmıştım, sükûnete ermiştim, ama tırmanışa devam etmek zorundaydım. Koşmayı bıraksam sanki ebediyen duracakmışım hissi veren koşu bitmiş gibiydi.
Yazıhanenin önündeki kaldırıma ayak basar basmaz herkes işi gücü bırakıp bana odaklanmıştı. Ellerinde çiçeklerle oluşturdukları biyolojik, organik koridordan geçip kendilerini selamlamam için heyecandan yerlerinde duramıyorlardı. Her meslekten her yaştan sınırsız bir eli açıklıkla yüzlerce insan vardı önümde. Ülkenin diğer ucundan uçarak gelen adamı merak etmişlerdi. Motoru durdurmadan telefonuna gömülen şoför de bu hareketliliğe kayıtsız kalamadı ve indi arabadan efsunlaşmış bir hâlde. ‘Sen neymişsin be abi’ diye algıladım, ‘ağabeycim nereye gideceğini bilmiyorsun herhâlde’ diye tek gözünü kırpıştırarak söylediklerini. Hakkâri’ye gelmem yetmiyordu, kendime de gelmeliydim. Bir elimde valiz diğer elimde telefonla, halkın her gün rastlayabileceği ve artık şaşırmadığı ilk karşılaşmaların şaşkınlığıyla dikiliyordum.[3] İndiğimde ciğerlerime doldurduğum ilk oksijen, Ulaşlı’da veya Sekapark kıyılarında içime çektiğimle kaynaşmaya, anlaşmaya çalışıyordu.
Tam on üç sene önceki hâl, gelmiş yine bulmuştu beni. Dördüncü sınıfta kolum kırıldığında yatağa bağlamışlardı, on üç gün hiç kalkmadan yatmıştım. Şimdi size ayıp olmasın diye buraya almadığım küfürlerle andığım doktorlar, yamuk yumuk olduğu her hâlinden kör gözce bile anlaşılmasına rağmen, iyileşti diye taburcu etmişlerdi. Sınıra Yakın’da Efsane’nin sol kolu için söylenenler benimki için de geçerliydi, bir zaman alışamadım, emanet gibi taşıdım. Bir zaman dediğim, bir daha düzelmeyeceğini anladığımdan şimdiye kadar geçen süreyi kapsıyor. Alçıladıkları kolumun askıyla son bağlantısını da kesmişlerdi. Yatakta doğrulup birkaç dakika beklememe rağmen, kalkıp ilk adımımı attığımda çakılıp kalmıştım, binanın nasıl oluyor da yıkılmadığına, en azından sarsılmadığına şaşırıyordum. Dışarıdan muhtemelen bir an gibi gözüken zamanı ben dakikalarla algılamıştım. Uzun yatışlar ve derin uykuların ağırlaştırmasıyla filleşen vücudumla birkaç adım daha atarsam işlerin çok kötüye gideceğinden ürkmüştüm. Büyük burnu yüzünden araçların yoldan geçemeyeceğinden endişelenen adamın, burnunu sağa sola çekip millete buyur etmesi gibi, bir vincin gelip yardım yetiştirmesini istiyordum. Hakkâri'ye bastığım ilk adımım işte bu şekildeymiş meğer, sonradan anladım.
Şimdi de uyandığım söylenemez ya, o zamana kadar yıllarca uykuda, dalgınlıkla geçen ömrüm boyunca atalete mahkûm olan vücudum, buz gibi gerçeklikle yüzleşince olanca ağırlığıyla yeri haberdar etmişti gelişimden. Bu duruma biraz şerbetli olduğumdan dönenceyi çabucak attım üzerimden.
Ne olduysa oldu, kendimi
toparlayıp etrafı incelemeye başladım. Gözüm, yine Anadolu’da her küçük
şehrimizin merkezinde bulunan
tanıdık bir simaya, at üstündeki ikonik ve karakteristik birine
takılmıştı. Dört tarafında
dört uzun direk, her birinin üzerinde dalgalı bayraklar, insan boyundan zira
kaidesinin üzerinde atının bir ön ayağı, kendisinin de bir eli havada Sümbül’ü
işaret eden Atatürk heykeliydi[4]
bu. Onun uzuvları arasından karşıdaki binanın tabelasını seçtim.
Mecburiyet’ten aşağı tarafa giden caddenin sol köşesindeydi: Öğretmenevi ve
Akşam Sanat Okulu. Evet, orasıydı, bellemiştim. Şoförü savdım.
Hastanede heyet raporuna bakarkenki gibi
şimdi ikinci kez bir daha meslekten hissediyordum kendimi. Ömer abiyi daha önce
görmediğim için simasını tanımıyordum hâliyle. Etrafıma bakarak yerimi tarif
ettiğimin dakikasında geldi buldu beni. Zaten yazıhanelerin birinin önünden
baksan diğerlerini de görebilirmişim. Selâmlaştık tokalaştık. Bu ilk
karşılaşmayı iki kelimelik bir cümleyle bırakmamalıyım. Bunun ne demek olduğunu
yaşayan bilir ancak. Atamayı öğrendikten sonraki on gün boyunca aradığımız, ancak son gün akşama
doğru bulabildiğimiz irtibatımızdı Ömer abi. Biletimi alan arkadaşın ayarladığı
kişi, Van’da cenazesi olduğundan gelememişti. Yerine kimseyi de göndermemişti. İnsanı
karşılayacak birisi hiç olmasaydı tüm yolculuk nasıl geçer, bilemiyorum.
Telefonunuza kayıtlı onlarcasının o gün kıymeti olmaz da, o bir tanesini çevirdiğinizde
sizi rahatlatan sese ulaşabilmeniz ve bu numaranın bir numara çevirmeyeceğini
bilmeniz her adımda güven verir. İlk günün o telaşlı acemiliğini atmanız
kolaylaşır.
Yeni
atanan öğretmenleri ve genelde memurları bir görevlinin karşılaması çok güç
olmasa gerek. Millî Eğitim büyük bir kurum; dairelerdeki memurlar, okullardaki
idareci ve öğretmenler bu işi güzelce ve gönüllüce yapabilirler aslında. Birkaç
günlük mihmandarlık ne kadar rahatlatır yeni gelenleri. Özellikle ücra köy
öğretmenlerinin bu beklentisi çok yüksek, kendimden biliyorum. Çünkü köyden bir
irtibat kurabilmek çok güç olabiliyor.[5]
Valizime yardımcı olmak istedi. Hemen yolun karşısına geçerek öğretmenevinin
bahçesine girdik. Dünden yer ayırtmış. Eşiği aşınca bir değişik koku, bankoya
varınca da Zebercet’le karşılaştık. 209 numaralı oda. Külçe gibi bir maskota
takılı anahtarı alıp yukarı çıktık. Uzun ve dar koridorda yürüyüp numaraları
kollarken yeni şeylerle karşılaşmanın verdiği tedirginliği üzerimden atmaya
çalışıyor, oda arkadaşımla neler konuşabileceğimi tasarlıyordum. Yokmuş, oda
arkadaşım yokmuş, tek kalacakmışım biri gelene kadar. Oyalanmadık, valizi
bırakıp indik. Karşıdaki lokantaya girdik. Derya Lokantası, ismindeki tevazuuyla
hizmetindeki kalitesiyle, güler yüzlü personeliyle o akşam ve her zaman tam not
almıştır benden. Yolculuk hâlidir diye sabahtan beri bir şey yiyememiştim, Ömer
abiyi bilmem de ben hayli acıkmıştım. Hakkâri’deki ilk ikramı ondan gördüm.
Yemekten sonra biraz caddede dolaştık. Hakkâri’de bir Aralık gününe göre vakit
iyice ilerlemişti. Her yer sakinlemiş, sokaklarda pek insan kalmamıştı. Odaya
çıkıp sağlam bir uyku çekmek için öğretmenevinin yolunu tuttum. Şimdilik tek
kalmak iyiydi, uzun bir sohbeti kaldıramazdım sanırım. Ailemle telefonlaştık.
İşler yolundaydı, evet evet bir sıkıntı çıkmadan varmıştım. Tabi tabi gayet iyi
karşılanmıştım. İçmez olur muyum, su aynı suydu; üstelik masada sürahiyle
ücretsizdi.
Tatilde
bir ilk gün bir de son gün daha çok dikkat etmelisin denir. Sadece dikkatli değil,
pürdikkattim. Kazasız belasız atlatmıştım ilk günümü. Ben Hakkâri’yi çok merak ediyordum,
bakalım o beni nasıl karşılayacaktı.
[1] İzlediklerimden
anlayabildiğim kadarıyla birinci kısmı Hollywood’u, ikinci kısmıysa Avrupa
sinemasını çağrıştırıyor bana.
[2] Zenon paradoksu:
Harekete başladığımızda her seferinde yolun yarısını gittiğimizi düşünürsek, bu
yarılanma sonsuzca devam edecek ve hedefe ulaşmak imkânsız olacak. Örneğin 100
m.lik bir yolun önce 50 m.sini, sonra 25 m.sini, sonra 12,5 m.sini, sonra 6,75
m.sini (…) gittiğimizde asla sıfıra ulaşamayız.
[3] Hakkâri’de çarşının ortasında valiziyle
biri dursa ve kalacak gidecek yerim yok diye ufaktan bir ilân etse durumunu;
kendine iyilik, millete kötülük yapmış olur. Çünkü kalacak yer mutlaka bulunur,
ama çevredeki insanlar sen ben diye birbirleriyle tartışırlar.
[4] Üç çeşit atlı
Atatürk heykelinden bahsedilir. Samsun’daki, uyanış ve şahlanmayı ifade eder.
Atın ön iki ayağı havadadır. İzmir’deki, mücadelenin zaferle neticelendiğini
anlatır. Atın öndeki bir ayağı havadadır. Ankara’daki, devletin kurulduğunu,
işlerin yoluna girdiğini belirtir. Atın dört ayağı da yerdedir. Bu söylenenler,
heykelleri yapanların yaptıranların niyetlerini gerçekten yansıtıyorsa
Hakkâri’ye niçin bu çeşidi yerleştirdiklerini sormak isterim.
[5] Sonraki
senelerde Millî Eğitim müdürü temsilen de olsa valilik bahçesinde grup grup
öğretmenleri karşılamıştı. Gelenleri karşılayan ve rehberlik yapan görevliler
de günlerce çalıştılar insanların ilk heyecanlarını atlatmaları için. Tamam,
samimi güler yüz, kırmızı bir karanfil ve kutudaki şekerler insanı
oyalayabilirdi, ama bunlardan fazlası yapılmalıydı. Biz de okulumuza atanan
öğretmenlerin kararnameleri çıktığında daireden numaralarını alıp aradık hep.
Hepsinin ne kadar mutlu olduğunu konuşmalarımızda anlayabiliyordum. Herkes gibi
bunu isterdim, ama Ömer abiyle karşılaşmak da sivil ve hatırı sayılır bir
güzellikti benim için.
Yorumlar
Yorum Gönder