Altüst olmuş yapı (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.3)
Altüst olmuş yapı
Şimdi sakince çatılardan inin,
kış fonunu değiştirip kemerlerinizi daha sıkı bağlayın ve önceki paragraftan
devam edelim. Dışarıdan malzeme gelebilmesini sağlayan köprü çok sonraları
kurulmuş. Uzun yıllar geçmeden o da, nasibini alan her şey gibi Zap’ın
darbeleriyle topallaşmış, iki ayağından biri fazlaca gömülmüştü. 19 mevsim
boyunca ara sıra köprünün her an yıkılabileceği söylentisi, aman dikkat
edilmesi gerektiği gündeme gelir, milleti tedirginliklere gark eder, felaket zamanlarında
fısıltı gazetesiyle yayılan asılsız haberler gibi zamanla etkisini yitirirdi.
Muhtemelen ilden gelen, ile de taze gelen bir mühendis, yeni gördüğü bu
yamukluk hakkında içinde tutamadığı küçük fakat zalim şüphesini kaldırtamayarak
ağzından kaçırıverir, dile gelen kelimelerin Zap’ın sularıyla köpürmesi sonucu
bazen haftalarca pürdikkat geçilirdi köprüden. Bir başta küçük puntolarla
dökülen ‘Köprü yamuk’ sözü, diğer başa varamadan kalınlaşmış, rengi kızarmış,
altı çizilmiş, italik beş yüz puntoyla ‘Her an yıkılabilirmiş’e dönüşürdü.[1]
Kimisi onlarca çuval yükü elle taşımak pahasına arabasını sokmazdı köy içine,
kimisi de nazar etmekte uzmanlaşmış bir grup meraklının delici gözetimiyle ve
öylesinin güya güvenli olduğunu temenni ederek ama kesinlikle bilgi düzeyinde
olmayan bu hisle hızlı bir sürüşe sığınarak geçerdi köhne görünüşlü köprüyü.
Yıllarca asma köprüden taşıyabildikleriyle
bir şey oldurmaya çalışmışlardı. Normalde yeri belli olan altyapı da en
ilkelden birkaç tık yukarıda, öylece yolların üstünden döşenmişti. Tekrar
okumalarda fark ettim, ara ara altyapı gündeme geliyor. Tekrarların
bıktırıcılığının, tertipsiz ve acemice gösterdiğinin elbette farkında olsam da
birleştirme veya diğerini silme yoluna gitmedim. Belki birçok kez konusu
geçerse hortumları gömebileceğime dair bir his var içimde. Sayfa kenarındaki
marj çizgilerini de aşacak şekilde dolu dolu her cümle bir kazma vursa, her
bahis bir evin tesisatını tamamlasa dosya boyunca il özel idaresine, muhtarlığa
iş bırakmayacağım neredeyse.[2]
Nazmi de tesisatçılığı bıraktı ya, iş başa düşmüşken başlarına iş gelmeden
işlerini göreyim.
Demin yol mu dedim, pardon, ‘açıklıklar’
demeliydim. Çünkü yerleşim yeri dediğimiz mekân, yoluyla binalarıyla planlanıp
inşa edilir. Ama burada -tabii ki zorunluluklardan dolayı- yol dediğimiz
güzergâhlar, evlerin kurulmasıyla aralarda kalan boşluklardı. ‘Yola
çıktığımızda yol yoktu’ sloganını girişe asmalıydık.
Evlerin çoğu briketten ve tutturucu olarak da çamur kullanılarak inşa edilmiş masrafsız, geçici evlerdi. Bazıları sağlamdı tabii, bazıları da eski usûl taştan yapılmış, duvarları 50-60 cm. kalınlığındaydı. Bizim son sene boyunca ikamet ettiğimiz ev böyleydi mesela. Ama köylü genelde bir evin temelini ve küçük depoları bu şekilde yapıp üstünü briketten tamamlıyordu. Hatta bazılarının temelleri, eski kiliselerden sökülen, insan boyunda kare prizma şeklinde öyle nasıl düzgün olduğuna şaştığımız taşlarla yapılmıştı. İkonları ve yazıları bile duruyordu üstlerinde. Sadece ince kolonlar ve kirişlerde demir-beton ikilisine müracaat ediliyordu. Tavanlar ahşap döşemeydi. Duvardan duvara köyde nispeten bol bulunan kavak ağaçları, soyulmuş bir şekilde bütün bütün yerleştiriliyor, oluşturulan ana gövdeye döşeme tahtaları seriliyor, onun üstü de toprakla çakılla sıvanıyordu. Eski usûlde çatı olmaz. Şöyle denir, köyde bir erkek bebek doğduğunda onun için 25-30 kavak dikilir, evlilik çağına geldiğinde olgunlaşan bu kavaklar damadın yeni evinde ya da ailesinin bitişiğine yapılacak ekleme odanın inşaatında kullanılır.
Bu kavakların çatıyı tutmaktan başka evin iç
kısmında da vazifeleri vardır. Hemen her evde birer korucu olduğundan bunların
tüfekleri yatak odasında bu kavaklardaki çiviye asılı durur arpacıktan. Sadece
keleşlere değil; salıncaklara, beşiklere, bir şeyleri tutsun diye gerilen
iplere de ev sahipliği yaparlar. Biz çocuğun oynamadığı oyuncakları poşetleyip
bu şekilde muhafaza ediyorduk.[3]
Köyde sadece internet ve telefon
faturaya tâbiiydi. Kömür ve elektrik kısmen ücretsiz(!), su ve odun dağdan
geliyordu. Getirmesi zor olsa da mazot ve elektronik eşyalar da genelde kaçak
yollarla ediniliyordu. Temiz suyun gelişi bile o kadar netameliyken atık su
giderleri de yoktu hâliyle.[4]
Fosseptik çukurları vardı. Her evin kendine ait ya da anlaşabiliyorsa
komşusuyla ortak kullandığı birkaç metrelik çukurlar, kapakları da toprak
altında kalacak şekilde sağlamca yapılıyordu. Bizimki hariç hiç fosseptik
çukuru görmedim, zeminde fark edilmiyorlardı çünkü, ev sahibi biliyordu yerini.
Arazi taşlık olduğundan kolayca emiyor pisliği ve uzun seneler sorun çıkmıyordu.
Özel idarenin eski köyden getirdiği su hattının ulaştığı, üst tarafta köye hâkim bir tepede depo vardı. 2009’da çoktan işlevini yitirmişti. Suyun toplanma, süzülme, dinlenme, demlenme, pH ayarı, ozonla zenginleştirme ve havayla oksijenlemr işlemleri gerçekleşemiyordu. Heyecanlı acemiler gibi geldiğince dağılıyor, sürekli hava yapıyordu. Pompalamayı yerçekimine, açık hava basıncına, rakıma ve meyle havale etmişlerdi. İhtiyacı olan iki bilek kalınlığındaki ana hatta delik açıp evine su çekiyordu. Hattın en sonundaki mahalle, suyu çok kullanırsa üstlerde tazyik azaldığından şikâyet konusu oluyordu.
Son sene bizim de oturduğumuz mahallenin suyu ise başka kaynaktan geliyordu. Evin hemen dibinden başlayan tepenin yaklaşık otuz metre üst kısmındaydı, diğerine göre hayli küçük olan depomuz. Yirmi evin ihtiyacını karşılayan bu havuzcuk, dolmasına fırsat kalmadan bir yandan boşalıyordu. Aşağıdan vakum gibi çekiliyor, yukarıda küçük bir akıntı olan su, çeşmelerden kuvvetlice akabiliyordu, bazen veremli gibi öksürse de.
Hortum sinirlenip kafası atınca ben de çıkıp tamir ediyordum. O yamaçları ilk zamanlar neredeyse yere yatarak tırmanıyordum. Yatarak dediğime bakmayın, zaten altmış yetmiş derece diklikteki tepelerde başka türlüsü mümkün olamıyordu. Küçük bir eğilmeyle zemine paralel hâle geliyordum. Alışık olmadığımdan ayak bileklerim kopacakmış gibi acıyor, çok güvenmediğim aşile fazla yüklenmeden yandan yandan zikzaklarla ilerliyordum, mesafeyi üç dört katına çıkarmak pahasına. Üst komşu Sait’in hızına yetişemiyordum hâliyle, bazen ben etrafı inceleye inceleye çıkana kadar o inişe geçiyordu. Mümkün yüksekliklerin en üstüne çıkıp mümkün uzaklıkların en ötesine bakarak ufuk özlemimi dindiriyordum az da olsa. Sonraları her şey gibi buna da alıştım.
Kendi imkânlarıyla dağları aşırtarak su getirenler de vardı. Tepeden tepeye kılavuz çelik halat geçirerek, ona bağladıkları yarım parmak borularla su meselesini ömürlük hâllediyorlardı.
Okulun suyu da ana hattan geliyordu. Yeterince ilgilenemediğimizden çok zaman problemliydi. Su gibi, yan taraftaki prefabrik tuvaletler de ben geldiğimde kullanılamaz durumdaydı. Öğrenciler evlerine gidiyordu ihtiyaçları için. Öğretmenler ne mi yapıyordu? Evet, bu büyük bir sorun. İleride ona da değineceğim, çok canımız yandı çünkü. Ortalık pislendiğinde size de bulaşmaması mümkün mü?
[1]
Bu durumun başka bir bağlamdaki detaylarını “Veba’daki vejetatif çoğalan medya ve veteran yetkililerin
manipülasyonlarıyla saptırılan insan duygu ve düşüncelerinin davranışları
nasıl yönlendirdiği” saptamasıyla bir yazımda anlatmıştım.
[2] Bir grup güzel insanın matematik ve fizik adına kitaplara hapsolan birçok şeyi sakin ama beyin tokatlayan üslupla biz ‘sevgili bilimsizler’e usturupluca anlattıkları onca videodan şu, derdimizi hissettirmede işimize yarayacak gibi: 1990’larda Meksika’nın bir eyaletindeki merkezi sistemi olmayan, tamamen kaosun içindeki otobüs seferlerini analiz etmişler. Bir durağa aynı anda üç otobüs de gelebilir, aynı durağa bir saat hiç araç gelmeyebilir de. İlerleyen dönemlerde şoförler, bu düzensizlikten kendilerince, belki de, tabii ki farkında olmadan bir düzen oluşturmuşlar. Herkesin memnun olmaya başladığı bu yeni sisteme göre sonradan oluşturulan zaman çizelgelerinde fizikçiler şunu fark etmişler: Asal sayıların dağılım düzeni.
Köydeki kendiliğinden oluşan düzen de incelense muhakkak böyle bir matematik hesaba dayandırılabilir bence. İfraz, terk, tevhid, parselasyon, plankota, imar mimar yoksa, düzen oluşması için onlarca yıl katlanmak zorunda olacağımız, mütevazı(!) katkılarla kesifleşmesini sağladığımız kaosa mahkûmiyetten başka çaremiz yoktur.
Şaka gibi, ana metindeki satırları yazalı
bir sene, bahis konusu videoyu izleyeli bir gün olmuşken, başka bir videoda da şunları
dinledim. Kısaca özetleyeyim. Benim köydeki düzensizliği ayrımsamam ve Meksika
otobüslerinin kendiliğinden düzen kurmaları gibi büyükşehirler de aslında
oluşan kaosu aynı şekilde çözüyor. Herkes birbirinden habersiz, ama genelin
farkında olarak, hayvanların doğaya adaptasyonu gibi uyum sağlıyor ve işler sancılı
da olsa yürüyor. Yıllar süren bu işleyiş, doğaya paralel yürüyen şehre ait olan
yaşayıcıda otomatikleşen alışkanlıklar doğuruyor. Hiçbir kanunun, nizamın,
otoritenin yapamayacağı bir şey bu.
[3] Duvardaki çivi
deliklerine bakınca eski sakinlerin hayat maceralarına dair izleri tahmin
etmeye çalışırdım. Yeni evlilerde düğün fotoğrafı, süslü bir saat, hiçbir zaman
gidemeyecekleri müthiş yaylalarda otlayan semiz inekler ve yavruları… Şu duvarda üç dört çivi yan yana. Vefat etmiş
dedenin siyah beyaz fotoğrafının yanında babadan renkli bir bakış, yanında illâ
ki anne ve çocuklar, tabiî ki stüdyoda ve yine asla gidip göremeyecekleri,
arkalarına montajlanmış bir manzaranın önünde.
[4] Zap, insanların kısır algısında koskoca bir atık suydu bir yandan.
Yorumlar
Yorum Gönder