Arlanmadan daraltanlar (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.17)
Arlanmadan daraltanlar
Geldiğimizde günlük güneşlik
giden havalar, birkaç gün sonra soğumaya başlamıştı. 2009’un son günü, başka
yerlerde nasıldı bilemem, ama Hakkâri’de öğretmenevinin lobi camlarından
seyrettiğimiz sokaklarda ara sıra birkaç kişilik gruplar gelip geçiyor,
muhtemelen herkesin toplaştığı kafelerdeki eğlencelere akıyorlardı, soluk
lambaların canla başla azıcık aydınlattığı caddede aheste aheste yağan karın
altında. Rüzgârsız havada ışıkların hafiften belirginleştirdiği güzel,
sükûnetle inişi vardı tanelerin. Yerler tutmuştu. Herkesin hareketlerinde karın
ve soğuğun ritmine uygun bir donukluk ve yavaşlık bizde misliyle vardı. Gece
yarısında ne oldu bilmiyorum, o vakte kadar beklemedik zira.
Daha haftamız dolmamıştı. Hem küçük
jetlagımız, hem yepyeni heyecanın oluşturduğu kasılma, hem de her gün onca yolu
tepmenin birkaç günlük yorgunluğu abanmıştı üzerimize. Biz Veysel’le
öğlenciydik, Selçuk sabah gidiyordu derse. Veysel de istese sabah gidebilirdi.
İkili eğitim olmamasına, tek kişi çalışmasına rağmen niçin normal eğitime
dönmüyorlar diye sorulabilir. Buna Zap Vadisi’nde ulaşımın piyangolara bağlı
olduğunu, servis imkânını geri tepmenin âleminin olmadığını tekrar
hatırlatmakla cevap verebilirim. İlerleyen senelerde kaç kere saatlerce yol
kenarında araç beklemiş, soğuktan sıcaktan harap olmuştum. Müdürken sık çıkan
sınav görevlerine gitmem bu sebeple eziyet oluyor, yolda belde canım çıkıyordu.
Köyde bir cenaze, düğün olursa minibüsler çalışmazdı çoğu kere; çünkü hem
herkes düğünde olduğundan yolcu yoktur hem de gittiğinde akşamı beklemesi icap
eder ve düğüncüye ayıp olurdu.
Merkezden 10.30’da hareket
ediyorduk. 12.15’te ders başlıyordu. İstanbul’u baz alarak değerlendirmeyin.
Ülkenin en doğusunda bir saat erkendi gün. Öğle ortası ulusal saate göre 10.50
oluyordu mevsimine ve gününe göre. Normal gidişle dur kalkları da sayarsak en
fazla 50 dakikada varmamız gerekirken bir saat fazladan zaman harcıyorduk saçma
sapan. Kesinlikle vaktinde kalkamıyordu servis. Yani her gün mü birileri geç
kalır, her gün mü gevşek davranılır? Evet, öyleydi, kalınıyordu,
davranılıyordu; çekinilmiyor, utanılmıyor, umursanmıyordu. Servisi evine
çağırmalar, beni şuradan alın diye mahalle aralarına yönlendirmeler, bankada
sıram gelmediler, daha neler ve neler… Okulla, eğitimle ilgili olsa, bir yerden
malzeme alınsa yine bir şey demem ki onu da önceden hâlletmek gerekir.
Hele yol üstü manavlardan günlük
alışveriş saçmalığı yok muydu, akıllara zarar. Her gün aynı aymaz kişiler bu
tür işlerle servisi kafalarına göre oyalıyorlardı. Metabolizmamıza ve hayatı
algılayışımıza ters geliyordu bu. Yeni olduğumuzdan maalesef sessizdik. Durumu
teşrih masasına yatırmış, teşhis ve teşhir ederek anlama(ma)ya çalışıyorduk.
(Bende de hata vardı elbette. Türkiye’nin en hareketli ve görece düzenli,
kurumsal sistemi oturmuş şehirlerinde hayatımı geçirmiştim. Oralardaki
disiplini Hakkâri’de de aramaya çabalıyordum. Boş bir beklentiydi. Orta yolu
bulmamız birkaç sene alacaktı. Tam bulmuşken de ayrılık günleri gelmişti. Son
senemde yeni okulun da yapılmasıyla hayli hevesliydim aslında. Tayinimin
çıkmamasını artık kabullenmiş, güzelce hazırlamıştım kendimi ve okulu. Benden
bir ay sonra sezonun ilk günü gelen arkadaşlarla etrafında toplaştığımız masada
öğrenmiştim yeni ve geniş listeli tayinlerin açıldığını. İşin garibi masada bir
tek benim tayin hakkım olmasına rağmen, yine bir tek benim haberim yoktu.)
Birkaç kere hariç hiç inmedim oralarda servisten. Dümen suyuna gitmeye niyetim
yoktu. Kullanılmış hissediyordum kendimi. Herkesin birbiriyle akrabalığı
olduğundan kimse kimseye laf söyle(ye)miyordu. Bünyeye uyum sağlayamıyorduk.
Çok can sıkıyordu, çok, anlatamam. İnsanları sessiz, yüzleri sakin, kılıkları
düzgün ve başlarda önyargıya sebep gri bir ferahlık altında dingin bu beldede;
tanınmayan, bilinmeyen misafirler olarak zıt coğrafyaların girdabına
kapılmıştık. Alınyazısı evden uzaklarda kayıtlı olanların umursamaz bir
ürkeklik ve umulmaz bir hırsla sessiz fakat şaşkın ve kibar fakat vakur
tepkisiydi gösterdiğimiz. Sonraki senelerde özellikle böyle davrananlar
görevlere gel(e)mediğinden, nispeten düzene sokmayı başarmıştık, dışarıdan
gelenlerin çoğalmasıyla, onların da şikâyetleri üzerine.
Yeni şubede ders vermem, Sadi’nin
yumurtaları, Zap kıyısındaki kazanın vuku bulduğu, vücudumuzu ve şahsiyetimizi
tarazlayan bu üç haftalık kısa dönemden sonra ara tatil zamanı geldi.[1]
Uçak biletlerini almıştık önceden. Karneleri verdikten sonra rahatlama
gelmişti. İlk defa tecrübe ettiğim onca şeyin zorluğundan sonra küçük bir
hediyeydi belki de. Bu tür durumlarda kimse pek önemsemez ama insanın illaki
rehabilitasyona ihtiyacı oluyor. Resmen çarpılmıştım. Sağlık raporumda, “Türkiye’nin
her yerinde, her türlü iklim ve hava koşulunda görev yapabilir,” yazması
yetmiyordu.[2]
Merkeze geldiğimizde
yazıhanelerden birine minibüs bileti sordum. Yer olduğunu, sabahtan gelmemi
söylediler. Arkadaşlarla vedalaştık, resepsiyonda işlerimizi gördük, aboneler
için günlüğü 12,5 liradan ödememizi yaptık.[3]
Öğretmenevinin hemen karşısında valizimle birlikte yerimi aldım 06.45’te. Uçak
biletini de buradan aldığım için ihtimam gösterirler diye rahat davranıyordum.
Minibüse yerleştiğimde bilet sordular. Ben de almadığımı, o zamanlar zarf
içinde teslim edilen ve fosforlu kalemle önemli yerleri belirginleştirilen uçak
biletimi göstererek önceki gün söylenenleri aktardım. Karşımda oflayıp puflayıp
mânâsı anlaşılmayan gözlerle bakan görevli hiç güven vermiyordu. Mümkünse şimdi
alabileceğimi söyledim az biraz telaşlanmaya başlayarak. Arabada yer yokmuş.
Mümkünü yok gitmem gerektiğini anlatmaya çalıştım beş parmağının beşini
birleştirip göğe doğru baktırdığım ellerim ve gittikçe büyüdüğünü hissettiğim
gözbebeklerim vasıtasıyla. Bunlar dışarıdan görünenlerdi. Kanımın deveranı da
hızlanmıştı gizliden. İşin aslı bir saat sonraki arabalarla da gitsem
yetişebilirmişim. Acemilik tedirginliğiyle bunun asla olamayacağında ısrar
ettim. Adam bir şekilde beni götürmemeye kararlıydı. Sonra ne olduysa
yolculardan biriyle ağız dalaşına girdiler, bu karışıklıktan doğabilecek
gecikmenin öngörülmesiyle. O da öğretmendi, birkaç senedir buradaydı anladığım
kadarıyla. İşlerin nasıl yürüdüğünü ve alternatifleri bildiğinden aman vermeden
tartışıyordu. Kızgınlıkla çantasını alıp gitti. Şoför de şanslı olduğumu, bir
kişilik yer açıldığını söyleyerek beni aldı arabaya. Heh, haberi yok, sanki ben
yer açıldı diye gelebiliyordum; zorluklar karşısında o kadar çıngar çıkaran
biri olmamama rağmen o gün kendi kendime iyice karar verdiğimi, ne yapıp edip o
arabadan inmemekte direteceğimi, ortalığı velveleye vereceğimi tahmin bile
edemezdi. Valizimi koyarken de söylendi ‘Bu nedir kardeşim, ev mi
taşıyorsunuz!’ Görevli münakaşaya niyetlenmişti, kesinlikle münaşaka değildi
konuştukları! Ya ne olacaktı? Büyük bir kısmının il dışından geldiği memur
kesimin yaşadığı şehirde her yolcunun yükü olmaması değil miydi esas garip
olan? Memur üzerine ayrı bir ekonomisi olan, nimetlerinden istifade eden şehir,
bunun külfetlerine de katlanmalıydı.
[1] Bu da ayrı
garabet değil mi? Aralıkta niçin atama yapılır ki? O değil, sonrasında Şubatta
da yapılmıştı. Daha düşük puanı olanlar istedikleri yerlere daha rahat
gidebilmişlerdi, bizim aradan çekilmemizle.
[2] Yukarıda
anlattığım her şey burada da geçerlidir. Güya devlet hastanesinden aldığım heyet
raporuydu elimdeki, ama hiçbir doktor yerinden kalkıp da vücuduma dokunmamıştı
yine. Birkaç yerde görevli memur beni kapıda bekleterek içerideki keyifçi
zevata imza kaşe yaptırarak teslim etmişti evrakı. Bazı arkadaşlar aile
hekiminden almışlardı raporu, o da apayrı bir fecaat, memuriyete başlarken en
azından heyet raporu olmalıydı bence, ama düzgün bir şekilde yapılarak. Üstelik
ücretsiz olmalıydı. Devlet kendi uhdesinde göreve aldığı birine niye ücretli
rapor veriyordu ki, saçmalık.
[3] ‘Yalana bak
yalana, olum sen öğretmenevinde on gün kalmadın mı, kaldın. Ara tatil 22 Ocakta
başladığına ve geriye kalan günlerde de sokakta yatmadığına göre iki haftadır
evdeydin ya.’ Ha evet ya, aynen öyle, kafa gitti. En az bir yerinden tutacak
bir şey olduğunda diğer yerleri de düzeltme imkânı oluyor aktarırken.
Anlattıklarım yaşananlara, gerçeğe yaslandığı için kendi kendini kontrol
sistemi devreye giriyor. Amaan, neyse ne, devam edelim.
Yorumlar
Yorum Gönder