Aşamalı hazırlık (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.12)
Aşamalı hazırlık
İlk sene öğretmen askerlik
imkânından faydalanmak istedim. Mayıs celbinden hemen sonra Ağustos için müracaat
etmek gerekiyordu, öyle yaptık. Veysel’le yürüttük süreci. Askerlik Şubesi ve
Millî Eğitim birimleri arasında görüş ve evrak dokumasıyla mekiği tamamlayıp dosyayı
onaylattık. En önemli belge Ek-A idi, kadrolu çalıştığımızı gösteriyordu. Oğul’da
öğretmen askerlik yapan Hüseyin tecrübelerini aktarıp yol göstermiş,
internetten de araştırınca işler hâle yola girmişti. Asker öğretmenlik zorunlu hizmetten
(gerçi bizim dönemde atananlar yükümlü değildi) sayılıyor ve tayin hakkı için
geçmesi gereken üç seneyi uzatmıyordu. Bunu o kadar çok kişiye sorduk ki,
memurlar şefler müdürler, müfettişler vs.[1]
Nerdeyse son güne kadar emin olamamıştık. Gerçi olsak ne olacaktı ki,
gitmeyecek miydik sanki.
Aşağıda askerlik konusundan kolayca sapıp ücretli öğretmenlik sürecine ve atanmadan önceki bir buçuk sene neler olduğuna değinmek için yoldan çıkacağım. Kemerlerinizi sıkı bağlayın da savrulmayın. Askerlik uzun mesele, ona da sonrasında geleceğiz.
19 Şubat 2009 tarihli diplomamı (geçici mezuniyet belgemi) alıp eve geldiğimde hemen ücretli öğretmenliğe başvurmuştum. Geldiğimin haftasına askerlik şubesinden gelen mektupta tarih olarak, tahmin edin, evet, mezuniyet günü yazıyordu. Nasıl ki nüfusuna aldığında ‘bu arkadaş benim uhdemde, tecilli, sonra gelecek sana’ diye öğrencisini gözeten üniversite, göbek bağımı keser kesmez teslim etmişti beni nizam ve intizam bulmam için askeriyeye. Çağrıya uyarak muayeneye gittim sadece, daha iki senem olduğu için aceleye getirmedim. KPSS hazırlığını sağlıklı bitirmek istiyordum. İşin aslı öğretmen askerlik konusunu tam bilmiyordum, görev sırasında kısa dönem yapardım herkes gibi.
Cuma günü aldığım diplomamla pazartesi Gölcük Millî Eğitime vardım saç sakal karışmış hâlde. Dilekçem duruversin, açık olursa en azından harçlığımı çıkarırdım. KPSS’yi ciddiye almıştım. Fakülteyi bir dönem uzatmıştım. Derslerin ikisinin de ilk dönemde olması küçük bir teselliydi, bir seneye uzamamıştı en azından. Birini vize final ikilemesinde geçtim. Diğeri yine bütünlemeye kaldı. (Bakınız, başarılı olduğum dersi ben geçmiştim, başarısız olduğum kendisi kalmıştı. Sizde de böyle, değil mi?)
Son
sınıftayken arkadaşlar harala gürele sınava hazırlanırken ben ne yapıyordum, açıkçası
çok merak ediyorum. O dönemin şahitlerinden bu yazıyı okuyan olursa, hepimizi
aydınlatsın lütfen. Sınav hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Millet denemelere
giriyor, dershanelere gidiyor, kitaplar deviriyordu. Genel olarak konulara
hâkim olmakla birlikte hangi dersten ne kadar soru çıkıyor, sabah-öğlen hangi
sınavlar var; atom altı parçacıklarını şahit tutarak ant içerim ki,
bilmiyordum. Diplomayla doğrudan atama yapılacak diye safça bir beklentim yoktu
tabii, o kadar da değil, on senedir vardı sınav sistemi.
Dört sene önceki ÖSS zamanı böyle değildi, lisenin son iki sınıfında ciddiyetle hazırlanmıştım. Çok yüksek puan almamama rağmen -yukarılarda bir yerlerde de belirttim- yanlamasına yarım kulaç, diklemesine belime kadar gelen kitaplara bakınca ikinci kere hazırlanma cesareti bulamamıştım aynadaki kendimde. Hemen başlamak istiyordum fakülteye, ayrıca ertesi sene başıma nelerin geleceği de meçhuldü. Bakın, ayan beyan belli, o dönem bir strateji takip etmişim. Ama fakültenin son sınıfında kendi kendime şaşıracağım kadar umursamamıştım bu işi. Çalışmamış, tek bir soru bile çözmemiştim. Sadece tecrübe olsun diye girdim sınava. Bir arkadaşın, müracaatın son günü kolumdan tutup oflayıp puflamalarla o can sıkıcı kuyruklara götürmesiyle olmuştu o da. Nitekim 59 alabildim ancak, daha çok genel kültür dersleri sayesinde. Sonra baktım ki bu iş böyle olmayacak. Her gün 60 km. yol kat etme pahasına yazıldım bir kursa. Dedim agalar, ben konuları biliyorum. Sizden istediğim, beni disiplin altına almanız. Yol yöntem belletin. Sabahları kalkınca ne yapacağımı, gece yatmadan neleri kontrol etmem gerektiğini deyiverin. Her gün ne yapsam dedirtmeyin bana, taşınacak suyu, kırılacak odunu, kurtulunacak çeldiricileri, iplerin uçlarını gösterin.
Ekim ayının ortasından
iki gün sonra iki kere doğmuş oldum, hayatım sınav olmuştu artık. Her şeyi
bıraktım. Evde internet ve televizyon da yoktu. Birkaç akşamda bir sahile inip
deşarj ediyordum kendimi. Yanı sıra bir arkadaştan temin ettiğim CD’lerden Prison Break izliyordum. Scofield’ın
aştığı her zorlukta yeni yollar keşfediyordum kendimce. Dersler konusunda
mutmain olmadan elimi başka işlere kesinlikle sürmedim, özellikle son iki ay,
günün yarısını derse ayırmıştım. Sınav saatlerine denk gelecek şekilde her gün
bir deneme çözüyordum. Başka sorular, kontroller derken geceyi ediyordum.
Uyuklamayayım diye soğuk (buz gibi değil) salonda çalıştığımdan sırtımda
sürekli mont olurdu. Çok bunaltmasın diye önüm açık otururdum. Arkam sıcaktı
ama göğsüm üşütmüştü gizliden gizliye. Neden sonra öksürüğe çevirdiğinde
doktora gitmiştim. Röntgende görülen lekeler büyümeden hızlı bir tedaviyle
kurtulmuştum illetten.
He, başka bir dolu iş de yaptım tabii; tali sayılabilecek, sınava engel olmayan, bilakis destekleyen. Artık sınavı geçmem, atanmam, iş güç sahibi olmam, muhtemelen evlenmem ve öyle devam etmem gerekiyordu hayata. Kelebek arı ikilisinin böyle durumlar için bir sözü vardı, neydi o. Heh, geldi aklıma, ama yazmıyorum, gugıllayıp siz buluverin. Şimdi okuyacağınız bu cümleyle kimseyi hedef alıyor değilim, herkesin kendi hayatı kendi şartları; baba evinde bir nevi parazit gibi yaşamak sinmiyordu içime. Dershane olsun, gidip gelmeler olsun hâlâ babama bakıyordum. Daha mezun bile değildim. Özel ders vereyim dedim. Bir komşumuzun teklifiyle başladığımız derslerde anladım ki, bu benim işim değildi. Teklif edilen ücreti edindiğim tecrübeye saymıştım. Evet, malım iyiydi, ama satmak için fazladan çabalamak istemiyor, talep edene makul şartlarda aktarmakla yetiniyordum. ‘Benden bir şey isteme/ Verirsem al/ Ağaç olsaydım derdim/ Diyemem şimdi’ciydim. Esnaflık-memuriyet meselesine girmeyeceğim, konu uzamasın. Evde sınava hazırlanan, nispeten boş, joker biriydim milletin gözünde. Bu son cümlenin bağlamla pek ilgisi olmadığı hâlde niçin buraya yazdım, ben de bilmiyorum. Canımı yaktığı belli.
[1] Şimdi komik geliyor bu tedirginlik, ama o dönemki acemilik, tecrübesizlik, çömezlik insanı dört döndürüyordu. Her işte öyle değil midir zaten. Büyük şehre ilk defa gelen biri elli kişiye elli kere sorar minibüsün gideceği yerden geçip geçmediğini. Çivili koltukta da rahatı bozulur illaki. Sürekli şoförü uyarır, etrafta ne gördüyse artık. Şoför de o gün hâlden anlamıyorsa bildiğin azarlar bizimkini. Şefkatli birkaç yolcu, kendini beklemesini, zaten aynı yerde ineceklerini söyler de rahat ettirir zavallıyı.
Yorumlar
Yorum Gönder