Bayır aşağı devam (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.21)
Bayır aşağı devam
Madalyonun
öbür yüzüne bakalım biraz da, bir ay sonra Hakkâri yolu gözüküyordu bize. Diğer
hafta sonu geldiğinde düğün sonrası ziyaretler
için İstanbul’a gittik. Askerlik için sınava girmem de gerekiyordu. Ağustosun
ilk üç günü yazılı sınavlar olurdu fakülte mezunları için. Uzun dönem asteğmen
mi, kısa dönem er mi olacağınız ona göre belli olurdu. Kadrolu öğretmenler
için, herkese nasip olmasa da, bir üçüncü imkân olarak öğretmen askerlik;
silâhaltında olmayan asteğmenlik demekti. Türkiye’nin neresinde çalışırsa
çalışsın, hangi branşta olursa olsun 19 günlük kısa bir acemilikten sonra,
yaklaşık Yozgat-Adana hattının doğusunda belirlenen herhangi bir okulda 365
günü tamamlayacak şekilde görev yaptığında teskere almaya hak kazanıyordu.
Biz adaydık daha, hakkımız olacak
mıydı bakalım? Şimdi gidersek adaylığımızın kalkması sonraki seneye sarkacaktı.
Bir sene daha diken üstünde olacaktık kabaca. Sistem şöyleydi: MSB, MEB’e ‘Elimde
sizin kadronuzdaki öğretmenler var, bunları belirlediğiniz okullarda istihdam
etmeye devam edelim,’ diyordu. Şimdilerde moda olan söylemle ‘MEB bir
öğretmenini kaybetti, MSB bir asker kazandı,’ dedirtmeyen güzel bir anlaşmaydı.
‘MEB bir öğretmenini kaybetmeden MSB bir asker kazandı,’ denebilirdi. Maaşımızı
MSB veriyor, hizmeti MEB alıyordu. Bakanlıklar arası kazan-kazan durumu.
Bu uygulama sadece MEB’leydi
sanırım. Oysa Sağlık Bakanlığıyla da gayet güzel yapılabilirdi. Bizim çevre ilk
defa duyduğundan bu ihtimali garipsemişti, öte yandan yeni evliler zor şartlarda
da olsa bir arada olabileceğinden seviniyorlardı. Hayli farklıydı; meselesi
edilesi, havası atılası küçük bir ayrıcalık. Veysel’le müracaat işlemlerini
Hakkâri’de yaptığımızı anlatmıştım yukarıda. Selçuk niyeyse sonraki seneye
ertelemişti. Onlar da bayramın son günlere denk gelmesiyle erken eve
gönderilmelerinden dolayı, Cumhuriyet tarihinin en kısa askerliğini yapmışlardı;
14 gün.
Tuzla Piyade Okulu’ndayız.
Bahçede sırada beklerken hem sıranın ilerlemesi hem de güneşin on beş dakikada
bir derece değişen açısı sebebiyle, dümdüz uzun bir gölgeye denk geldim.
Bacadır tahminiyle dönüp baktığımda, kışlanın göbeğinde koskocaman bir caminin
upuzun minaresiyle karşılaştım. Oluyordu demek ki. (Burdur’da da vardı cami ve
yirmi dört saat açıktı.) Sınav basitti, kolayca çözdüm soruları. Formalite
icabı yapıldığını bildiğimden, düğün telaşesinde hiç gündemime bile almamıştım
hazırlanmayı. (Gittiğimde görecektim; en taze evli bendim mangada.) Birkaç gün
daha kaldık İstanbul’da, dedeleri, teyzeleri, amcaları gezdik, döndük
Ulaşlı’ya.
Sonuçlar 10 Ağustosta
açıklanacaktı. Evde ve akılsız telefonlarımızda bağlantı olmadığından internet
kafeye gittim. Yaz olduğundan 2’ye kadar açıktı. Saat yaklaştıkça geriliyordum.
Haber sitelerinde, sosyal medyada oyalanıp fonda multiplayercıların
atışmalarıyla yan masadaki arkadaşla sohbet ederken vakti tamamlamıştık. Her
tarafta açık camlardan gelen havanın, dipteki pervanenin raksından doğan akımla
cereyan oluşturmasıyla serinliyorduk. Yoksa sıkıntıdan oturulacak gibi değildi.
Üç seçeneğin en kötüsü kısa dönem erlikti. Normal asteğmenlik nispeten cazip
geliyordu. Fazladan yedi ayı vardı, ama olsundu. En iyisi ise büyük umutlarla
kesin gözüyle baktığımız öğretmen askerlikti. Kadrom zaten tümden dağlardan
oluşan Hakkâri’nin yine bir dağ köyünde olduğundan başka ihtimaller saçmalık
olurdu. Diğerlerini reva göremezlerdi, görmemeliydiler, ne olur görmesinlerdi.
Beni alırlarsa yerime ya bir ücretli ya da norm kadro güncellenmediğinden daha
düşük ihtimalle başka bir asker öğretmen görevlendirilecekti.[1]
Erken açıklanır belki diye
sürekli yokluyordum, yeniliyordum sayfayı. Bir parmağım F5’e yapışıktı. 1’e
kadar böyle gidecekti. En son 12.20 gibi baktığımda açılmış olduğunu gördüm.
Meğerse 12’de açılmış zaten.[2]
Belirsizlik
Mevsimi’nde
anlattığım gibi Aralık ayındaki atama sistemine bakışım kadar değilse bile yine
de heyecanlıydım. 25 Temmuzda düğün yapmış biri olarak üç haftası dolmadan 12
Ağustosta uzun süreli askerlik benim açımdan üzücü olurdu. Ailelerimizce de,
aceleye getirildiğinden, düğünle
birlikte aynı dönemde planlandığından hoşa gitmezdi. Yapacak bir şey yoktu.
Görmeyen gözle bakacak olursak ilk düğme baştan yanlıştı; okulun uzaması,
sınava hazırlık, alınan puanlar, Eylüldeki ve tabii Aralıktaki yanlış ve
bilinçsiz tercihler sonucu dönem arkadaşlarımdan 1,5 sene sonra atanmam;
hepsi etkiliydi bunda.
Sekiz önceki heyecan, endişe,
güvercin tedirginliği ve korku arasında salınan duygularla kimlik numaramı
girdim. Sayfa kendine geldiğinde beni derin bir üzüntüdür aldı. Baştan aşağı, cereyanın
artık serinletemeyeceği değişik bir sıcaklık ve tüm vücut sathımda iğneleyici
karıncalanmalar hissettim. Bilenler bilir, hiç hayra alamet değildir bu his.
Yanımdaki arkadaş bir şeyler anlatıyor, ama boşa konuşuyordu. Oyuncu veletlerin
bağırışları da kakafonik hâl almıştı. Etrafta olan yoz gürültüydü sadece.
Adımın altındaki, o an gözüme kalabalık ve karmaşık gözüken uzun listenin en
dibinde çarpıcı bir şekilde ‘Burdur 58. Piyade Eğitim Alay Komutanlığı’
yazıyordu.
T.C. Kimlik Nu. ***********
Aday Nu. *****
Kuvveti: Kara Kuvvetleri Komutanlığı
Sınıfı: Piyade
Statüsü: Yedek Subay Öğretmen
Branşı: Sınıf Öğretmenliği
Gideceği Sınıf Okulu: Eğitim Merkezi 58’İNCİ P. EĞT. A. K.LIĞI BURDUR
Haydaa dedim, yapılır mıydı bu
bize. Bizler basit insanlarız. Böyle şeyler heyecanlandırır, harcar bizi.
Sistem bizim dediğimizi yapmaz. O ne diyorsa odur. Müdahaleye gücümüz yetmez.
Tekerine çomak sokacak tanıdıklarımız olsa da müracaat etmeyeceğimiz, bir
düşüklük edip yardımını talep etsek de beceremeyeceğimiz, yeterince
eğilemediğimiz için kabul görmeyecek taleplerimizle, evet, basit insanlardık.
Küçük memur lafı her zaman mânâlı gelmiştir, ben de bir küçük memurdum.
[1] Ama olmaz da
değildi, bu tereddütleri yaşamakta haklıymışız. Sonraki senelerde merkezde
görevli bir arkadaşı, yine Hakkâri’nin dağlarında asteğmen yapmışlardı.
Çelimsiz itirazlar kabul görmemiş, o şekilde tamamlamıştı askerliğini. Hafta
sonları bazen merkeze gelebiliyordu. Birliğe gittiğimizde de sözleşmeli
öğretmenlerin de gelebildiğini görmüştük. Biz kısacık eğitimin ardından
öğretmen askerliğe devam ederken, kurumlarca yapılan hatalı işler dolayısıyla
heveslenseler de, onlar kalıp kısa dönem tamamlamışlardı günlerini. Evrak
tanziminde yapılan yanlışlıklarla her şey olabiliyor, sonra düzeltene kadar
canınız çıkıyordu. İstediklerinde Ek-A belgesini veren memur, imzalayan şube
müdürü hiç kimse fark etmemişti demek ki. Bazı yanlışlıklar vardır, o kadar
büyüktürler ki, hem de yanlışlıkla yapılamayacak kadar. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz değil mi?
[2] https://forum.memurlar.net/konu/953236/166.sayfa
10.01.2021
tarihinde forumdaki sohbetlere bakarken o günlere gittim yeniden. Milletin
heyecanlarını okudum tekrar tekrar.
Yorumlar
Yorum Gönder