Belirsizlik Mevsimi- Ekranlar yolumu kesti (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.1)

1.     Belirsizlik Mevsimi

 

 Ansızın

başladı yolculuk

ve hâlâ sürüyor deverân.

Ben dursam da o durmuyor.

Hedefin yoksa neyle ve nasıl gittiğinin

ne önemi vardı ki? Belki kiminle olduğun kurtarırdı argümanı.

Manivelam vardı, ama ketenpereye gelmemem için erketeye yatacak

kerterizim yoktu. Dediklerine göre bir miktar tecrübe varmış, o alınacakmış.

 

 

 

Ekranlar yolumu kesti

14’ünde tercihleri sonlandırmış, iki gündür bekliyorduk. Akşamdan haberlerde de tekrar söylemişlerdi. 10’da açıklanacaktı. Dakikliğin çok umurlarında olduğunu sanmıyorum, ama saniye sekmedi. Muhtemelen başak biri vardı sistemin başında. Bakanın konuşması bir sürü kanaldan canlı yayınlandı. Genel vaziyetten, istatistiklerden bahsetti, sonra temsilen bir düğmeye bastı. Salonda avaz avaz çığlıklar, eller ağızda yaşlar çenede birbirlerine sarılmalar, telefonla müjde vermeler kameralara yansıdı. Uzatmaya gerek yok, siz de görmüşsünüzdür benzerini. Kalkıp bilgisayarın başına oturdum. Fıkradaki gibi oldu, heyecandan olsa gerek; akıl edip sandalyeyi çektim altıma. Siteyi yazdım, açmaya çalıştım, beş on kez tekrar ettim, olmayınca olmuyor, oflayarak kapattım. Açıklama saatinde yapılmıştı, ama altyapı kaldırmadı. Yaklaşık on altı senecik bin bir zorlukla okuyup atanabilmek için zorlu sınava giren yüz binlerce meslektaşımız arasından sıralamaya girebilen benim gibi 35.175 kişi, yakınlarıyla birlikte ekran karşısında, parmak uçları tuşlarda, kimlik numaralarını abanmak için klavye başında bekliyordu. İlk 9.820 arasına girip giremediğini öğrenmek için herkes aynı anda yüklenince tıkandı tabii. Merak ne kadar yüksek olursa olsun, bıkkınlıkla kalktım, attım kendimi dışarı.

 

Çevrede küçük çaplı birkaç şantiye buldum, biletsizdi seyir, geleneğe uyup izledim biraz. Sektör dışından fikirler yürüttüm dillendirmeden: Büyüdükçe neye benzeyecek acaba, şunu niye böyle yaparlar ki, her yer beton oldu, bu arabalar ne kadar da yüksek, şunun kaslara bak be. Bu fikirlerle birlikte ayaklarımı da yürütüp köşedeki bankta ufaktan oyalandım. Mola saati olsaydı işçilerle laflamak isterdim doğrusu. Ama beton arabası etrafa tuvaletini yapıyordu, herkes fazlasıyla meşguldü, bezi düşmüş bebeğin evde kakasını yaparak koşturmasını kimse istemezdi. Dağların oyuklarından koparılıp tozlaştırılan çimentonun, nehirlerin bağrından kazınan kumlarla girdiği kimyasal reaksiyon sonucu ortaya çıkan harcın donmadan önce alması gereken şekillerin kusursuzluğuna uğraşıyorlardı.

 

Elimde akıllı telefon ve onun elinde de internet olmadığından zırt pırt bakamıyorum da. Yaklaşık iki saat oyalanıp tekrar girdim sisteme. Yavaş da olsa açıldı. Tıkanmayacağı belliydi artık. Oluyordu galiba, işin şakası kalmamıştı. Numarayı yazdım mı görecektim sonucu. Biraz daha bekleyip sakinleşmeye ve birkaç öğretiyi hatırlamaya çalıştım; nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver, eğil, doğrul, bir sağa, bir sola, tamam mı, tamam, o zaman şimdi kendine gel… Evet, hazırsın. Hafiften tören havası oluşmalıydı madem, kimliğimi de çıkarıp oradan tek tek bakarak yazdım on bir haneyi. 2000’den beri hayatımızda olan numaramı ilk elde herkes gibi kendimce (2+2+3+2+2 ) kodlamış, bedava nasıl olsa, beynime atmıştım. İşi uzattıkça uzatıyordum, müstakbel akıbetime yaklaşırken alışmamı sağlıyordu. Buz gibi denize birden atlamak işime gelmiyordu. Yaklaşık on yıldır bir parmakla birçok işimizi hâlledebiliyorduk, şimdi sıra bundaydı, tek bir tık’la önümde açılacak sayfanın hayatımı değiştirebileceğinin farkındaydım. Öyle miydim acaba, safça bakıyordum belki de. Fırıldak gibi ekranda dönen yuvarlak, feleğin çemberiymiş de farkında değilmişim. Girip girmemek elimde değildi artık, 0’lar 1’ler ışık hızıyla harekete geçmişti, sadece ne idüğü ve nasılını öğrenecektim, o kadar.

 

İlk defa görmüyordum bu sayfayı. Daha önce bir kere daha muhatap olmuştum, o zaman dört kelimeden ibaret olan kırmızı yazıyla: Herhangi bir kuruma yerleştirilemediniz. O kısacık notu görünce insan daha ilk kelimeden anlıyor zaten olmadığını ve fazla uzatmıyor bakışlarını. Belki sonra sebepleri ve kaç kıl payıyla kaçırdığına bakmak için biraz daha oyalanıp kapatıyor ekranı. Üzülme, millete dert anlatma ve yeni planlar yapma işi sonraya kalıyor, birkaç saat donuk donuk etrafa bakmadan yeni bir şey yapılamıyor. İllaki kâbuslara gebe, unutturucu ve uyuşturucu birkaç uykunun araya girip geceler boyunca ortalığı sakinleştirmesi gerekiyor tabii; duyulduğunda yadsınıp bir gün sonrasında sıradanlaşan her şey gibi buna da alışacaktım. Kısa not, kesin konuşmak oluyor; öldürmek gibi. Poliyannacılık yapıp iyi tarafından bakınca en kötü ihtimal, rutininiz bozulmamış oluyor. Sabah uyanınca ilk şaşkınlığı atabilmek için boş gözlerle bir on beş dakika kadar etrafı inceleyip vehimleri bertaraf edip olanı değiştiremeyeceğinizi anladıktan sonra kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Ama uzunu öyle değil. Büyük harflerle desteklenmiş, bu, herkesçe müspet sayılan yazıyı gördüğünde daha çok geriliyor insan. Bir adamın şehrin öteki ucundan koşarak gelip yepyeni bir şeyler anlatmak istediğini belli eden ifadelerine dikkatinizi çekiyor. Yaptığınız tercihler sonucu on binlerce kişi arasından hak kazanmış oluyorsunuz. Sonrasında ne olacağıyla ilgili herhangi bir tahmininiz olması ne mümkün. Bir ara nuru sönmeye yüz tutmuş kanlı gözleriniz kazımaktan yorulmuş tırnaklarınıza ve orta parmağın kalem tutmaktan şişmiş iç kısmına gidiyor. Havadan gelen parayla bulvarlarda topuk değil de, masa başında kafa patlatıp dirsek çürüttüğünüz geliyor aklınıza. Aklınızın gitmemesi için acı gerçeklikten sıyrılıp tatlı olması muhtemel gerçeğe dönüyorsunuz.

 

 


Eylüldeki menfî ikaza muhatap olmamın sebebi tercihlerimi dar çerçevede tutmamdı. Herkesin talep ettiği, Türkiye’nin en cazip on şehri arasındaki Kocaeli ve Bursa’yla sınırlı tutunca, puan yetmedi hâliyle. Bir de il bazında torbaya açamıyorduk listeyi. Asgarî sayıda tercih yaptıktan sonra, isteklerinizden birinin çıkmaması hâlinde sistemin sizi müsait bulduğu bir okula yerleştirmesi bir piyangoydu, ama ülke çapında olduğundan riski de büyüktü. Torbaya açmayınca ihtimaller o kadar daralıyor ki; herhangi bir okulu tercih edeceksiniz de, sizden yüksek puanlı herhangi başka biri orayı tercih etmeyecek de, öyle size kalacak kadro. 35.175 kişinin birbirinden habersiz, dijital ortamda merkezî atamayla tercih yaptığı bir sistemde böyle bir şey imkânsız elbette. Nâmümkünü mümkün kılmak mümkündür, ama ona da bizim kolumuz uzanmaz. Onun için kesin atanmak isteyen ve “Bayrağın dalgalandığı her yerde görev yaparım,” diyenler bu son maddeyi de işaretler. Ki en ücra yerlere sınıf öğretmenleri olarak biz gideriz. Çünkü liseler en fazla ilçe merkezinde, ortaokullar kasabalarda olabilir. Okul öncesi de mezralarda olmaz genelde. Ama ilkokul dediğiniz birim, on öğrencinin toplaştığı her yerde açılır. Her ne kadar çok sıkı bir tercih listesi hazırlamış olsanız bile puanınız ülke çapında ilk birkaç sırada değilse böyle binlerce değişkenle dolu bir torbayı yönetmeniz söz konusu olamaz. Eylülde fazla uzağa gitmemek adına açmadığım torbayı Aralıkta açmıştım. Böylece yedi bölge dört iklim içerisinde, bilgisayarın on binlerce girdiden sonra insafına kalmış müsait bir yere gitmeyi kabul etmiş oldum. Yirmi tercihin hepsini doldurmuş ve meşhur 21. maddeyi de işaretleyip kapatmıştım iki gün önce. Gergin bekleyişe geçmiştim. İşte bu sefer bakıştığımız yazıların hikâyesi kısaca buydu.

 

Eylülde bir kısım aday atandığından sıranın bize geldiğini düşünmüş ve puanımın ortalarda olması dolayısıyla kendi tercihlerimden birine atanacağımı ummuştum. 21’e kalabileceğim ihtimalini aklıma getirmek istemiyordum. Bir bilinmeze yelken açıyordunuz çünkü. Öte yandan iş bilmeyerek tercih yaptığımdan bunun olması muhakkakmış. Puanımın yeteceği ve daha önce gidip geldiğim, arkadaşlarımın olduğu illeri tercih edebilirdim. Ama ya hep ya hiç demiştim. Demiştim demesine de Hakkâri’ye, Şırnak’a, Ağrı’ya falan gitmek, oralarda çalışmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ben o zamana kadar Hakkâri’yi ‘gerisi yok gari’ esprisinden, “hak arıyorsan Hakkâri’ye gideceksin, hem orada haklardan KDV de alınmıyormuş,” terslemesinden ve ortaokulda Türkçe öğretmenimiz Hasan Şanlı’nın ikinci adı da olan şehirleri -haritadan bildiğimiz Kocaeli, Hatay ve Mersin’di bunlar- saydırdıktan ve bizi biraz zorladıktan sonra “Hakkâri’nin ikinci adı da Çölemerik’tir,” açıklamasından anımsıyordum sadece. Küçükken de Şırnak’ın yurtdışında olduğunu sanıyordum. İsmi garip geliyordu. Dayımın Bosna Savaşına gitmesi ve o sıralarda başka bir akrabamızın da Şırnak’ta askerlik yapması buna sebep olmuş olabilir. Elbistan, Horasan gibi ilçe isimleri de başka yerlere götürüyordu beni. Şimdi burada konu uzamasın diye bahsini kısa tuttuğum bu yanlış anlamalarla geçmişti küçüklüğüm: Elektrik ve su kesilmeleri, dükkân soyulması, kornişin itinayla takılması, banyo yapmak, odunla pişen ekmek, sıhhî tesisat, beton elemanları, bozuk para, vb. Şimdi bana gülmeyin, bu konuda kendime bir destekçi de bulmuştum. Hem de en âlâsından… Abdülhak Şinasi Hisar, bakın ne diyor: ‘Cahillerin, birçok kelimeleri, birtakım gizli mânâlar ihtiva ettiklerini vehmederek kendilerine göre tefsir ettikleri gibi, ben de akrabalarımın bulunduğu Erenköy, İçerenköy taraflarını içlenen ve eren yerler sanırdım. Merdivenköy’ü, merdivenle çıkılan bir köy diye düşünürdüm.’ (Geçmiş Zaman Köşkleri, s. 68) Neyse devam edelim. Doğup büyüdüğüm yerde de, fakültede de birçok arkadaşım olmuştu Hakkâri civarından. En samimi arkadaşlarımdan biri Ağrılıydı. Şırnaklı bir arkadaşıma da anlatmıştım mesela küçükken düşündüklerimi. Üniversitedeyken trenle birkaç yere uğrayıp Malatya’ya kadar gidip döndüğüm on günlük bir seyahatim olmuştu tek başıma. Ama somut bir şekilde hiç kafa yormamıştım. Bendeki de akıl, ne zannediyordum ki, tercihleri yaptıktan sonra yetkili birileri gelip son kez teyit alacak, muhtemel birkaç senaryo üzerinde ‘Bak emin misin?’ deyip bir daha düşünmemi isteyecek, beğenmezsem geri mi çekilecektim? Elbette hayır, tercih sistemi katı kurallarla işliyordu, kimseyle yerinizi değiştirmeniz mümkün değildi ve nokta atışı doğrudan okula çıkan atamanız yapıldıktan sonra beğenmeyip göreve gitmediğiniz takdirde iki yıl daha tercih yapamıyordunuz. Bu sırada aldığınız puanın süresi de doluyor ve yeniden sınava girmeniz gerekiyordu. Bunun ne demek olduğunu bilen bilir. Aylarca her gün yaklaşık on saatlik bir çalışma ve sonunda yine olmaması gibi bir sonuçla tekrar karşılaşılabilir. Sene içerisinde başınıza türlü hâller gelebilir; çok iyi hazırlanırsınız, bu sefer sınav iyi geçmez; soruları bilirsiniz, kaydırma yapmışsınızdır. Her şey, ama her şey olabilir. Liseden sonra ÖSS sonuçları geldiğinde de masamdaki kitaplara bakmış ve en az bir kol boyu uzunluğundaki bu yekûnla bir daha aşk ile boğuşamayacağım deyip puanımın yettiği ve zaten istediğim yerleri tercih etmiştim. Dört senede ben değişmediğime göre şimdi de aynı şekilde davranmıştım. Göreve başladıktan sonra onlarca kişinin dilekçesini görmüştüm valilikte, vazgeçip gelmeyen. Bana da çok sordular gidip gitmeyeceğimi. Ama ben yetiştiğim çevre ve kendi muhakememle gitmemek gibi bir seçeneğim olmayacağını en baştan beri kararlaştırmıştım. 21’i işaretlemiştim, ötesi var mıydı?

 

Bu, öyle bir kademeden bir üsttekine geçiş gibi değildi ki, artık bütün okullar bitmiş, diploma alınmış, sınava girilmiş, hak kazanılmış, görev tevdi edilmişti. Askeriyeden gelen celp mektubundaki tarihin mezuniyet tarihimle aynı olduğunu belirtmek isterim. Üniversite beni saldığı gün askeriyeye teslim etmişti anlaşılan. Bundan sonra seçimler daralıyor, geçimler başlıyordu. Yirmi dört yıldır ekmek elden su gölden yaşamanın sınırına gelmiştim. Bundan sonra aileme ve belki de müstakbel eşime ve çocuklarıma karşı sorumluluklarım katlanarak artacaktı. ‘Artık kendi hayatımı kurmam gerektiğini iliklerime kadar hissediyorum, yirmili yaşlarda olmanın en kötü yanı budur,’ diyen ne kadar haklıydı. Bu iş olmuştu bir kere ve başka seçeneğim mi vardı sanki? Gitmeyeceğimi düşünenlerin aklından ne geçtiğini az buçuk tahmin edebiliyorum: Hiçbir şey. ‘Adres almış kömür kamyonu’ gibi menzilime varmam gerekiyordu. Ekrandaki yazıyı gördükten sonra olan biteni algılamam işte bu kadar uzun sürdü. Daha önce hiç bilmediğim, gündemimde olmayan ve onlardan da ilginci saf bir umutla ‘Çıka çıka bana mı çıkacak!’ diye önemsemediğim, şans vermediğim yerlerden biri olarak Hakkâri yazısını gördüğümde, uzaktan bakan gözlerime ve ekranın üzerinde gezdirdiğim ellerime inanamadım. Parmaklarım, kendinden bile şüphe eden septikler gibi insiyakî hareketlerle sistemi yenileyip kimlik numaramı tekrar, bu sefer daha dikkatli bir şekilde yazdı. F5 müptelası olmuştum. Ne oluyordu? Var mı böylesi? İmkânı var mı değişmesinin? Yok elbette. Hep aynı, değişiklik yok: Atandığınız kurum: Kura ile HAKKÂRİ MERKEZ/ Taşbaşı Köyü İlköğretim Okulu.



 

Sayfayı öylece bıraktım, arkama yaslanıp gözlerimi ekrana diktim, uzun uzun inceledim. İş olsun diye başka sitelerde gezindim. Tekrar açtım, tekrar kapattım. Yok, yok oğlu yok, bir değişiklik olmuyordu. Esasen tercih ettiğim okulların ne idüğünü ve nasılını da bilmiyordum, ama yine de benim tercihimdi onlar. İçlerinden birinin adıyla karşılaşabilmek için sayfayı taradım, taradım, taradım. Oraların aldığı minimum puanların arasında gezindim bakışlarımı pek yoğunlaştıramasam da. Benden en aşağı 1 en çok da 7 puan yüksekteydiler. 1 puan ne demekti, çapraz sorgulamayla hesap etmeye çalışıyordum; bir yandan kaçırdığım üç beş soruya yanıyor, diğer yandan tercih cellâdı olarak kıydığım kendime hayıflanıyordum. O konuyu nasıl da anlayamamıştım, son iki şık arasında kalıp destekle salladığım kaç soru tutmamıştı; arkadaşları niye aramamıştım, biraz daha niçin soruşturmamıştım. Farenin topuyla sayfayı aşağı yukarı savurdum, belki bir sihirle harfler karışır da bu şaka sona ererdi. Olmuyor, olmuyor, olmuyordu. İnsanın müdahale edebileceği şeyler ne kadar da azdı. Eylüle göre puanlar fazla oynamamıştı aslında. Ama işte ortalama puan aralığından bir tık üste çıkamamıştım. Ağır bir kabullenişle son kez kalktım ve benim için artık bambaşka anlamlara bürünen eşyaya, şehre, dünyaya daha bir dikkatle baktım. Her şey artık ‘gibi’ görünüyordu. Bazen büyük bir çıkmazla karşılaşırız, bu açmaz çoğu zaman kendimizizdir. Olmaz hamleyle kale almaya çabalarız, ama nafiledir.

 

Bir olayın, eylemin başlayabilmesi için gereken mutlak denge bozukluğunun az çok durulmasını bekliyordum. Ya da o durmayacaktı zaten, ayak uydurmalıydım. İlacım zamandı. Düz bir çizgide yürümeyi asla başaramayan biri olarak vakaları meydana getiren zıtlıkların dengesizlik durumunda birbirleriyle kaynaşması için bekliyordum.

 

Ailemle sabah haberleşmiştik. Sistemin ne zaman açılacağı belli olmadığı için onlar da aramamıştı bir daha, benden haber bekliyorlardı. İyi yanından bakmaya çalışıyordum: Devlete sırtını dayamak böyle bir şey miydi, kapak atmak bu muydu? Tesellim bu kadar yüzeysel olmamalıydı. Bir işe başlayacak olmak, sadece bu değil, bambaşka bilinmeyenlerle dolu olaylar zincirine dâhil olmak da ayrı garip bir heyecan veriyordu öte yandan.

 

İlk önce babamı aradım. Önce iyi haber: Atamam yapılmış. Sonra kötü demeyelim de, beklenmedik olan: Tercih dışı yerleştirilmişim. Hakkâri merkeze bağlı Taşbaşı Köyü çıkmış. Bunları, başka birkaç cümleyle birlikte bütün bunları, yavaş yavaş, sindire sindire söyledim. Biraz durakladıktan sonra, ‘Hayırlısı olsun,’ dedi. Sonraları bunu babamla hiç konuşmadık, hayat boyu konuşmadığımız birçok şey gibi. O da beklemiyordu gerçi, ne deseydi yani şimdi. Elinden gelse gelse telefonu yere düşürmek gelirdi. Bu hâlin en büyük sebebi ne korkuydu, ne çekince; ağzımdan çıkanların herkesçe bilinmez oluşuydu. Ailemizden hiç kimse o taraflara gitmemişti daha önce. Büyük dayım Ağrı’da askerlik yapmıştı o kadar. He bir de babamın amcaoğlu birkaç kere yük götürmüş kamyonla Mardin taraflarına. Çok hızlı olmasa da haber yayıldı. Çoğu kimsenin ilk tepkisi, tepkisizlikti.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1