Bir bakmışsın ordaymışsın (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.4)

 Bir bakmışsın ordaymışsın

Van’a vardığımda, herhangi bir Aralık gününden beklenmeyecek şekilde güneşli ve ılıktı hava. Karlı dağların üzerinden geçip iniş yapmıştık. Daha dokuz ay önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun başına gelenleri hayal etmiş ve bir kez daha ürkmüştüm. Ekranda gördüğüm manzarayla aynıydı aşağıda gözükenler. Oraya bırakın ambulansı, helikopterin gelmesi bile saatler alırdı sanırım. Uçakta kulak misafiri olduklarım biraz alıştırma olmuştu, insanların içine karıştıkça daha çok ayırtına varıyordum. Halkın neredeyse % 100’ünün Kürtçe konuştuğu bir şehirdeydim artık. Birkaç kelime dışında bir şey bilmemem hepten yabancı kılıyordu beni burada. Alandan anayola kadar 1 km.lik yolu omzumda laptop çantası ve 25’lik valizi sürükleyerek yürüdüm. Yolu yarılamadan montu çıkarmam gerekmişti. Kenarda bekleyenlere sorarak merkeze giden minibüse bindim. Yeni bir yere gelmiştim, algılarım tamamen açıktı. Aşinalık kazanana kadar her şey acayip gelecekti gözüme kulağıma. Muavinin durak isimlerini sayarken ‘amniyet’ demesinin Kürtçeyle doğrudan bir alakası yoksa da ilk değişik izlenimlerden olması dolayısıyla oraya ait, orayı tanımlayan figürlerden biri olarak yerleşmişti zihnime hemen. Hakkâri yazıhanelerine[1] en yakın yerde inip tabelaları takip ederek bir tanesini buldum. İlk minibüse bilet aldım.



[1] Bu yazıhanelerden bazıları neredeyse 80’lerden kalmaydı. Kaba gelebilir belki ama ‘mezbelelik’ denir böyle yerler için. Ne bir tarafa oturabilirsiniz, ne bir şeye el tutulur, ne bir yere çanta konur. Düzen yoktur. Oraya bir yere bırakılır her şey. Kayıt tutulmaz, emanet fişi verilmez. Genelde numarası olmayan biletler elle yazılır, araba saatinin belirtilmesi yeterlidir. Öncelikli müşterilerden arta kalan yerlerden bir tanesine oturursunuz işte. Tek katlı, bitişik nizam salaş dükkânlara yerleşmiştir bazıları. Basit ve özensiz döşeli bu yerde, boyayı geçtim sıvaları dökük duvardaki kırık camdan teklifsizce esen rüzgârda üşür insanlar. Anne babasının yanında bıkkınlıkla bekleyen çocukların tırnaklarıyla oyup oyup durdukları bankonun suntalarının her tarafından cumbaları dökülür. Arkasında internet kafelerde bütün mevcudiyetleriyle oyuna dalan çocukların kandığı, inleyen nağmelerle ‘beni bi salın’ artık diye feryat eden basit bir sandalye döner durur. Kaplamaları atmış, ipince süngerleri yolunmuş, boyaları dökülmüş, sandalye kadar şanslı olmayan paslı metal oturaklar sağa sola serpiştirilmiştir. Köşede bir yerde yayları ‘sandalyeye katılıyorum’ dercesine gacır gucur sızlanan bir kanepe inler üzerindeki ağırlığın miktarı ve hareketlerine göre. Bankonun arka çaprazında, onunla takım olmanın dışında kullanım konusunda da aynı kaderi paylaşmakla imtihan edildiğinden ayakta zor duran bir sehpa direnir sadrınca.  Üzerinde kim bilir kaç saatlik çaydan ve tortulu sudan onun bile midesinin bulandığı şu silindir şeklindekilerden küçük boy elektrikli çay ocağı, soğudukça çalışıp içindekini hâlden hâle sokarak ortamı nemlendirir birkaç dakikalığına. Yanında kırk gündür temizlenmediği için dibinde bir parmak toz biriken kırık mika şeker kabı da kapar bu nemden payını. Çatı da kendinden geçtiği için rutubet kaplanmış tavanda sarkık, elektriği çekmeye mecali olmadığından kendi hâlinde takılan ölü, miskin, Edison’u mumla arayan, sarılıktan acilen küveze alınması icap eden 60’lık bir akkor ampul, üstünü saran topak topak sinek pisliklerinden fırsat bulursa simsiyah beneklerin arasından tenvirat vazifesini ifayla meşguldür. He bir de arka tarafa açılan, şu festival filmlerinde görmeye alıştığımız, asla kapanmayan,  camlı bir Demirkubuz kapısından ulaşılan tuvalet. Kapıyı kapatabilmek için içeride ayrıca ileri geri sağa sola manevralar yapmak zorundasınız. Daha çamaşır suyunun varlığından haberi yokmuş gibi davranan, hastalıklı sarıya kesmiş fayanslar. Tazyikli muslukta ne bir maşrapa ne küçük bir hortum var. Boynunu çeşmenin altına zorla getirerek doldurmaya çalıştığınız bir ibrik yardımcı olur, daha ne olsun. Ne yapsanız üzerinize sıçrayacağından şüpheniz olmasın. Sıra el yıkamaya geldiğinde şansınız yine sizinle değildir. En küçüğünden bir lavabo ve kırık fayanslardan mahzun boynunu uzatmış, döndüre döndüre içerisindeki geçişleri denk getirebildiğinizde ıslaya tıslaya ancak akmaya çalışan çeşmede şöyle bir dolaştırırsınız elinizi yüzünüzü. Bütün bunların yanında bilet ücreti diğerleriyle aynıdır, arabaları da döküntü olmakla birlikte.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1