Burdur biraz da budur (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.2)
Burdur biraz da budur
11
Ağustosta yola çıktım. 12’si sabahı oradaydım. 13’ünde ilk günümüz başlamıştı.
30’unda da terhis oldum. Bu tarihe denk getirilmesinin sebebi gayet açık. Zafer
Bayramı kutlamalarıyla birlikte yapılıyordu yemin töreni.
Kocaeli-Burdur
arası 8-9 saat sürüyordu. Sabah çok erken, aydınlık, pırıl pırıl, taptaze bir
Burdur sabahında otogara vardık.[1]
Ağustos sabahlarının bütün özelliklerini hizmete koşan tabiat, taşraya hoş
geldiniz diyordu küçülmüş, mahmur gözlerle çevreyi algılamaya çalışan
yolculara. Bırakın valinin loş koridorlardan geçip makamına oturmasını, esnaf
bile gözleri uykudan şiş kepenklere sinyal göndermemişti daha. ‘Şehirleri
bilirsiniz/Güçsüzdür onlar sabahları.’
‘Saatler
sabahı çalar bazı kentlerde’ denilen bir yere en sevdiğim varış bu şekilde
olanıdır. Mücavir alana girdikten sonra gece mesaisinden çıkmamış gibi capcanlı
Güneşin yatayda en geniş açılarla vurarak ısıttığı koltuk kılıfının
sıcaklığında kırpıştırdığı gözlerle uyanıp, kendine gelmeye çalışırken yeni
yeni uyanan, birden başlayan şehirle karşılıklı gerinilir. ‘Şöyle bir şehirden
bir şehre girerken/Otobüsler insanları nasıl sallardı.’ Bu da yardımcı olur
uyanmaya. Önceki günlerden habersiz ve mesuliyetsiz; akşam deprem olmuş olsa
bile korkmayan yabancı olarak merak dolu gözlerle bakarsınız etrafa. Öylece
bakınırken banklarda oturan aşina birini gördüğünüzde, Balzac romanlarında bu
ve her tür durum için ne de güzel tasvir ve tavsif edilen bambaşka duygulara
bürünürsünüz.[2] Kozamda
bürünüp açılırken biraz ileride, önceden gelmiş, bir elinde bardaktaki son
yudumları fondiplerken diğer elinde birincisinden közleyerek ikincisini yaktığı
sigarayı gözlerini kısarak körükleyerek sömüren Veysel’i gördüm. Diyarbakır’dan
gelmişti. Şimdi burada Bakış Açısı (2008)
ve Dublörün Dilemması’ndaki gibi onun
zaviyesinden de anlatıp uzatmayayım, bu kadar edebiyat yeter.
İkimizin
de gayetle tıkız otogardan kendimizi atmak istediğimiz açıktı. Sorup soruşturup
upuzun caddeye râm olup öğretmenevinde upuzun bir kahvaltı yapmaya gittik.
Kahvaltının mutlulukla ilgisini kavileştirdik. Salon kalabalık olmadığından,
ters bakış atan kimse yoktu. Garsonun masayı toparlamasından sonra mümkün
olduğunca oyalandık. İnsan her gün böyle yapsa tadı kaçar tabii, ama ara ara
diğer tüm meşgaleleri arkada bırakıp bu tür kaçamaklar yapmalı.
[1] Öyle özlemişim
ki yolu, apaçık gökyüzünde dolunayı gördüm, o etti ne ettiyse, bir otobüse el
ettiğimi hatırlıyorum bir de hafif bel ağrılarını. Gözümü bir açtım, karşıdan
yeşil dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, kalk abi diyor,
Burdur’a geldik. Otobüsten indim, yürümeye başladım. Dedim neredeyim ben,
burası neresi. Sonra güç bela Veysel’i buldum. O beni görmeden karşısında durup
düşündüm. İçten içe dedim, birader, bu kapı ana kucağı değil, baba bağrı, yâr
yanağı değil; burası asker ocağı, burası dipsiz kuyu, içine bir kere girersen
çıkışın olmaz. İyi düşün, iyi düşün dedim; düşündüm, hem de cümlenin başında
kendime telkin ettiğim gibi iki kere. Ama olmadı. Sonra bak oğlum dedim kendi
kendime, yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok, senin çilen böyle. Yol
belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. (Evet, bildiniz, Demirkubuz etkisi)
[2] Bu vesileyle
kifayetsizliğimi gizlemek için züğürt tesellisi olarak şunu belirteyim. Balzac
gibi büyük adamları okurken kalemi elinizden bırakamaz, ifadelerin güzelliği
karşısında hayranlıktan şaşkına döner, gidişatı kaçırırsınız. Diğer büyük
kalemler gibi ergenlikte okuyup sıkıcı bulduktan sonra kırka yaklaşırken
yeniden ele alabilmeyi büyük lütuf görüyorum. Balzac’ı bir kenara bırakmadan bu
söylediklerime tabii ki inanmayın, ben de onlar gibi yapabilirim, ama okuma
düzeniniz bozulmasın diye fazla süslemiyorum cümleleri. Yoksa vadilerde zambak
yetiştirmesini az buçuk biz de biliriz.
[3] Hakkâri’deki ilk
günümde yediğim 38’liği hatırlayıp kızmayın sakın. Sistem çok profesyonelce
organize edilmiş.
[4] Yanı sıra bir
berberde ne kadar uzun süre tıraş olursanız, müdavimseniz, o kadar isteğiniz
dışında gelişir olaylar. Hele bir de tarz değiştirmek istediğinizde usta eski
alışkanlığını bir türlü terk edemez. Makine ve makas nasıl olsa öğrenmiştir
yolu diye, onlara teslim eder işi tümden. Sirkeci’de de buzdan biraz hâllice
bir şeyi Maraş dondurması diye kaptıran çocuk, topuna 5 lira istediğinde itiraz
edince hemen tarifeyi göstermişti. Üstelik onunki hepten kendi hazırladıkları
ciltli bir kâğıttı, alt tarafında işletme sahibinin uyduruk imza ve kaşesi
vardı. Öylesini
yapmasa para kazanamayacağı, piyasa şartlarına ayak uydurmadığında gayet
usturupluca ayağının kaydırılacağı pis kaldırım çocukları, bu iş için özel
eğitim görmüş alaylı ekipler hâlinde acemileri avlıyorlardı.
Her sektör böyle değil
midir aslında? Düşünsenize, minibüs şoförlerine kızarız hep, ama o şekilde
davranmasalar yapamazlar; o kadar millete para üstü veremez, kimseyi müsait bir
yerde indiremez, yol ve yolcu hakkında piyasa yoklayamaz, sosyal ve politik
konularda ahkâm kesemez, dünyayı yöneten beş aileyi anlatamazlar. Her an bizi
istediğimiz yerde indiren minibüsçülerin bu absürt davranışlarına bu sebeple
istemeden de olsa katlanırız. Yoksa minibüsçü (yeşilde geçme fırsatı varken
inadına yavaş gidip ışık kırmızıya döndüğünde yine inadına yapar gibi -başka
kelime kullanmam gerekiyordu ya neyse- aheste aheste geçip gidip arkadaki aracı
engelleyen vurdumduymazlığıyla) yol ortasında durduğu yetmiyormuş gibi bir de
gevşek gevşek hareket ederek arkadaki araçların ve sürücülerinin sinirlerini
hoplattığında, yaya geçidinden son sürat geçtiğinde, elini titreşime almasına
gerek bırakmayan seri kornaya abandığında hepimiz delleniriz. Diğer meslekleri
de siz hesap edin artık. Kaldırımı dükkândan sayan esnaf; sınıfta kendini tek
otorite sayan öğretmen, muayenehanede üstenci tavırlı doktor; kendinden önceki
tüm ustalara, tesisatçıdan sıvacıya, ondan kalıpçıya geri sararak giydiren
mobilyacı; halka hizmet ettiğine milyonları inandırmayı başaran yönetici vb.
Yorumlar
Yorum Gönder