Çatılardan gelen bir kar vardır (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.2)

 Çatılardan gelen bir kar vardır

Bu tali ve fakat pek gerekli açıklamalardan sonra hızlı ve kontrolsüzce girelim ana yola. Köye gittiğim ilk haftalarda oranın alelacele oluşturulan kalıcı bir kamp gibi olduğunu anla(t)mıştım. Evlerin yapılış ve düzeni, altyapının azad olup adının rağmına toprağın üstünden işlemesi ilk gözlemlerimdi. Birbirine bağlanmış yığınlar hâlinde sokak kenarlarında köyü dolaşan borular her yerde, ama her yerdeydi. Araç gezmediği için bir tehlike yoktu, yanı sıra dikkatsiz birinin patlatması işten bile değildi. Veya art niyetli biri kolayca sabotaj yapabilirdi sevmediği kimseye. ‘Bu sokakta kazı yapmak yasaktır, illa yapılacaksa elektrik, doğalgaz ve sular idaresinden izin alınmalıdır’ türünde levhalara gerek kalmıyordu. İkincisi beni doğrudan ilgilendiren okul binası da kullanışsızdı. Arazinin taşlık kayalık olması zorlaştırıyordu işi. Baştan sona taşlardan inmeden, toprağa basmadan ilerleyebileceğiniz bu köyün adını hatırladığınızda şaşkınlığınız bir nebze azalacak, ‘he tamam, başka türlüsü olamazdı zaten’ diyeceksiniz.

 

Evler yapılırken temelde kullanılan az bir miktar hariç neredeyse hiç demir çimento kullanılmıyor, kıvamı tutturma konusunda Hereke’dekiler kadar mahir olmayan dağların eteklerinden alınan bir cins toprak harç yerine geçiyordu. İlk elde özellikle sıvasızken kuvvetli birkaç omuz darbesiyle yıkılabilecek zayıflıktaydı bu duvarlar. İleride anlatacağım ‘sel’ bölümünde suyun bu duvarları nasıl çatır çutur kolayca yediğini göreceksiniz. Ulaşımın çok zor olduğu dağ köylerinde şehirden malzeme getirilemediği için geleneksel usullerle yapılan evler burada da kopya edilmişti. Taştan yapılan ve tevarüs edilmemiş, demlenmemiş işçilikler yüzünden yontulamayan kayaların yampir yumpir yığılmasıyla mecburen 60 cm.ye varan kalınlıkta, sıvanın da düzeltemediği eğri büğrü duvarlar çıkmıştı ortaya. Soğuktan sıcaktan korumak için özellikle bu şekilde yapıldığı yönündeki iddialara hak vermiyorum, mecburiyetten doğan tesadüfî fayda ile açıklayabiliriz ama.[1] Diğer evler de brikettendi. Beton köprü yapılana, köye ağır vasıtalar girebilene dek bu şekildeydi. Basit ve bilindik usulle çatılmış evler tabii ki çatısızdı. Tavan döşemesinin üzerine 30 cm. toprak yığmayla oluşuyordu damlar. Bazısı bunun üzerine bir şey koymadan kullanıyor, yağmurlu havalarda loğ taşıyla bastırarak sıklaştırıp sızmaları önlüyor, bazısı da mevsimden mevsime böylece geçelim diyerek naylon serip zahmetten kurtuluyordu. Bölge ikliminin zorunlu kıldığı, kar tutmamasıyla işlevselleşen sacdan yapılan çatıyla işi evladiyelik çözenler de vardı. Meslek hayatımın ikinci senesinde, yeni olduğum için ilk ve sonraki sene sistem değişip 4+4+4’e dönüldüğü için son defa okuttuğum 5. sınıf öğrencileriyle acemice ‘muhite göre yapılaşma’yı tartışırken derste, kendimizce şu sonuca varmıştık: Bir yapıdaki malzemeyi, orada gökten inenlerle yerden çıkanlar belirler. Şekli, mimariyi ise yine tabiatı göz önünde tutarak elbette -yaşayanı ve ölüsüyle- insan… Burada da işler bu kaideye bağlı kalarak kotarılmıştı. O tarihlerde okuduğum Kubbeyi Yere Koymamak’ın iç kapağına şu notu düşmüşüm: Topografyaya göre şehirleri taştan, kerpiçten, keresteden, insan ölçeğinde tabiata uyarak kurmak isteyen bir mimar… Doğru cevaplar vermesi kadar, esas olarak doğru sorular sorar.

 

Hazır çatıya çıkmışken biraz daha kalalım burada. Yazılı bir kural olmamakla birlikte Hakkâri’de binalara semer çatı yapmak yasak… İnsan boyu biriken tonlarca ağırlıktaki kütleler kazalara, ölümlere sebep olabiliyor. Rastlamışsınızdır, her sene basının can sıkıcı ama bitimsiz konularından biri de budur. Tavsiyeye uyanlar balkonlu çatıda karı hapsediyor. Çatı ne şekilde olursa olsun, bu karlar her birikmeden sonra boşaltılıyor. Semer olsa rastgele düşme tehlikesi (ihtimal değil, kesinlik), balkon olsa ağırlık ve sızma olacağından çatıcıların defterindeki sıraya, aklındaki soruya, kalbindeki saraya adlarını kaydettirip bekler insanlar. Balkonlardan acele etmeden ev sahipleri atıyor, ama semerlerde, kendilerini genelde hiçbir şekilde bağlamadan çalışan bir grup insan görüyor bu işleri. Mevsimine göre asla boş kalmıyorlar. 2013’te işçi yetişmediği için millet kendisi çıkmıştı 8 katlı binaların tepelerine. Fonda Sümbül Dağı olduğu hâlde çalışırken enteresan pozlar çıkıyordu parmağı deklanşörde ürkerek izleyenlere. Olukların olması gerektiği ama zaten yapılsa da ilk kışta buzun genleşmesi ve ağırlığından kırılıp parçalanacağı için tabii ki olamadığı uçlardan geriye doğru bir metrelik birikintinin ardından başlayarak atıyorlar, şu her yerde satılan ve kışın alâmetifarikalarından olup ilk kar düşmeden her yerde arzı endam eden koca kürekleriyle. Altta sac olmasına rağmen kaymayacaklarına pek güvenerek çalışmalarını bitirip en son da uçlardakini iterek düşürüyorlar. Aldıkları bir diğer büyük(!) önlem kendilerini çamaşır ipleriyle bacalara bağlamaktı. Karların mecburen önce arkalardan atılmasıyla saçları ortalardan dökülen ergen başına dönüşen çatılar yıkılmaktan bu şekilde kurtarılıyordu.

 

Üstüne çıktıkları çatıda altına girdikleri büyük tehlikelerin yanında 15-20 kg.lık kristalleri rastgele, hemen hiç önlem almadan atıyorlardı. ‘Mecburiyet’te bir dükkândan çıkıp kaldırım boyunca yürümeye başladığınızda, yanınıza koca koca kar kütleleri düşmesi işten bile değildir. Dikkatliydik güya, ama bir yere kadar, nereden bilirsiniz umursamaz, aceleci ve acemi bir kürümecinin 7. kattan üzerinize parça tesirli bomba yollayacağını. Bir keresinde de dar sayılabilecek ara sokakta, yine dar kaldırımdan ilerliyordum, İdris’in nalburunun önünde soğuktan kaçan köylüleri kara delik gibi yutup merhametle muhafaza eden köy arabasına gönüllüce yem olmak için.[2] Şehirde bizim köylülerin adıyla anılan, bu sebeple övündükleri sığınakları, buluşma yerleri olan bu sokakta her yer gibi buz tutan kaldırımdan ağ kepenklere tutunarak, pek izleyicisi olmayan acemi cambaz ellerimle denge sağlayıp azamî dikkatle yürüyordum. Nasıl ki semer çatı yapmak yazısız kuralla yasaklanmışsa, eller cepte gezmek de öyledir. En hafif tabirle ağır yaralanmalara sebep olan düşmeler fena eder insanı. Omurilik diskleri mi kayar, kalça mı kırılır, bilekler mi döner; artık o sizin marifetinize kalmış. Önümde kat kat elbiselerince sıkıca sarınmış, elbiselerine sımsıkı sarılmış, rüzgârın soğutup soğutup getirdiği hava ve taneler sebebiyle kafası eğik, gözlerini kısarak zorlukla yürümeye çalışan kadınla aramızda bir metre kadar, o şartlarda makul sayılabilecek bir mesafe vardı. Ne olduğunu anlayamadım. Aramıza paatt diye düşen karı ancak at gözlüğümün müsaadesince genişletebildiğim görüş açıma girdiğinde fark edebildim. Karşıdaki dört katlı binanın çatısından yine dikkatsiz biri aşağı bakmadan paraşütsüz nitrolu türbolu yollamıştı kütleyi. Kaldırım buzlu olmasa, biraz daha hızlı yürüyor olsam kafama gelecek ve beni feci yaralayacaktı. Belki de sizin bu harika anıları okumanıza engel olacak estetik, çok sesli ve taksitli bir ölümle mikroorganizmalara yem olacaktım, krematoryuma gitmediysem.

 

Yazıların başına oturup ağrıttığım ilk günlerde üstteki paragrafın sonuna (Kışla ilgili merkez ve köydeki vakaları unutma.) diye bir not yazmışım. Ama kusuruma bakmazsanız öyle bir tembellik çöktü ki üzerime, şimdi üstesinden gelemeyeceğim o işin. Zaten yazılar biraz daha toparlandığında incelemem için dikkatimin pür, şartlarımın olgun olmasını bekleyen, kendilerini şu aşamada mağdur ettiğim onlarca gigabaytlık binlerce fotoğrafı ve yüzlerce dakikalık videoyu tarayacağım zaman anlatırım karı da kışı da. Şimdiden söyleyeyim, vakti geldiğinde okurken ya üstünüzü sıkı giyinin ya da bir soba başı bulun kendinize. Jack London’dan Beyaz Diş’i de, Dostoyevski’den Beyaz Geceler’i de o kara kışlarda, vadinin buz tutmuş kayalıkları arasından yokuş aşağı yeterince ısınamamış servisin yolu sürprizli hâle getiren ters ek taburesinde kapıdan gelen tıslamaların ısırmasıyla cebelleşerek, anlaşarak okudum. Görenlerin uyuyor sandığı sırada, Rus köylüsünün uçsuz, bembeyaz bozkırda donmadan hemen önce bir ağacın altında can havliyle yakabildiği ateşin dallardaki karışlarca buzu eritmesiyle gelen ölümü için yas tutuyordum. İyice açılan kulaklarımla da Beyaz Diş’in buharlı ulumalarını duyabiliyordum. Önünde nezaret ettiği keçilerle yol kenarında usulca yürüyen köylüler de senaryoya dâhil olma hakkını fazlasıyla elde ediyorlardı. Her yanı kaplayan karın olanca maharetiyle soğurduğu tüm sesleri duymaya, hissetmeye çabalıyordum.



[1] Bir arkadaş da nereden duymuş veya uydurmuşsa bu duvarların bu kadar kalın yapılmasını ‘roket denk gelirse muhafaza edecek’ şeklinde açıklamıştı. Hayatta karşılığı olmayan, kayda değmez bu açıklamayı burada kayıt altına alıyorum. Oysa tek bir açıklaması vardı; ilkellik. Burada ilkelliği küçümseme anlamında kullanmadığımı açıklamak durumunda kaldığım için kusura bakmayın. Sadece imkânsızlıklar ve ‘alelacele’ durumu başkasını mümkün kılmıyordu demek ki o durumlarda.

[2] Tüm ara sokaklar yol boyunca ikinci kata kadar artık buz olmuş karlarla doludur. Çatılar ve kaldırımlar boşalırken yollar dolar ve küçük sokaklar neredeyse bütün kara kış boyunca bu şekilde kapalı kalır. Ne belediyenin ne de valiliğin bununla uğraşacak mecali vardır. Greyderler işlemez olur, devasa tekerlekli kepçeler girer devreye. Uçurumlardan aşağı atılmak üzere kamyon kamyon kar yüklenilir her aralıktan. Yoğun zamanlarda nasıl olsa bir haftaya yeniden dolacağından olduğu gibi bırakırlar mecburen.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1