Çözülen düğümler (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.20)

 Çözülen düğümler

Cumartesi günü sabahtan itibaren hummalı çalışmalar başladı. Ulaşlı ve Gölcük’te bazı hazırlıkları tamamlayıp İstanbul’a geçtim. Akşam kına vardı. Otobüste bir arkadaşa denk geldim. Sohbet esnasında önümüzdeki dönemler için hayatımda önemli sayabileceğim tembihler söylemişti. Düğün arabası olarak küçük abimin Mercedes’ini ayarlayacaktık. Sonradan dediğine göre sırf bizim düğün için satışını ertelemiş arabanın. Süslemesiyle o ilgilendi, plakalara yazılacak metni ben seçmiştim sadece. Ön tarafa ‘evime dönüyorum’, arkaya ‘kıbleye döner gibi’ yazdırmıştık. (Evet, bildiniz, o dönemki Tenekeci etkisi.) Geçtiğim caddelerde birçok kişinin ön plakayı okuduktan sonra dönüp arkadan da baktıklarını gördüm.

 

Kına için birtakım alışveriş ve üç günlük eşimle çarşıda düğün öncesi biraz gezme fırsatımız olacaktı. Tuhafiyeydi, pastaneydi derken saatler geçmişti. Artık resmen evli olduğumuzdan ve düğüne çok az kaldığından salmışlardı bizi. Eve döndük. Biraz oturduktan sonra erkeklerle salona geçtik. Eşimin ağabeyleri benim de çocukluk arkadaşlarım olduğundan rahattım bir yandan. Üniversitedeyken de Ümraniye’ye gidiyordum, benim akranım olan abisi bizim öğrenci evine geliyordu. Evlerinde kalmışlığım da olmuştu iki kere. Bunları zaten yukarıda okudunuz, ama ne olur yani, bir kere daha okuyun işte. Bu kadar yüzlerce sayfada tekrarlar olmasın mı hiç?

 

Salonda Gölcük’ten gelenleri karşılıyor, yol gösteriyorduk. Amcamlar, dayımlar ve sülalemizin bir kısım kadınları gelmişlerdi. Hanımlar salonda kınayı yaptılar, yaktılar; biz de bir toplantı odasının geniş masaları etrafında atıştırmalıklar eşliğinde sohbet ettik. Merasim bittiğinde hep birlikte döndük. Yılların servisçisi Mustafa dayımındı araba, şoför de o yolların ustası Rüstem dayımdı. Gece 1 gibi ancak vardık eve. Yatmamız 2’yi geçti.

 

Gün doğduktan biraz sonra kalktım. Takım elbisemi alıp süslü ve deposu dolu arabaya atlayarak İstanbul’a doğru yola çıktım. Otobanda tın tın gitmek zorunda kalmıştım, süsler ve çiçekler uçuşuyordu. Birkaç kere duraklayıp sıkılaştırmıştım. Her şeyin yanında bir 100’lük de vermişti abim, lâzım olur diye. Olmaz mı, hep olur. Birkaç kişiyle birlikte merkezde gelinlikçinin anlaşmalı olduğu kuaföre gittik. Oradan İçerenköy’deki arkadaşların öğrenci evine geçtim. Ufaktan tıraş işleri ve giyinme hazırlıklarındayken aradılar. İşleri bitmiş, çağırıyorlardı. Makyaj olmayınca, sadece gelinlik ve baş yapma kısa sürmüştü, o saatte yoğunluk da yoktu. Arabadan çocuklara dağıtmak için bozuk para lâzımdı. Zarflara 5’er lira koysam fazla gelirdi, e bozuk paralar da zarfa konmazdı. Başka bir yol her zaman vardır. (Evet, bildiniz, Aliya etkisi.) Bir 100’lüğü henüz tam açılmamış BİM’de 1’liğe bozdurduk. Arkadaşla düğünde görüşmek üzere vedalaştık.

 

Ümraniye’ye yollandım. Nereden baksan yirmi dakika sürerdi, yollar bomboş olmasına rağmen. Kuaför, böyle basit bir işlem için tam 115 lira aldı o gün. Makyaj da yapsaydı kim bilir ne kadar isterdi, aman benden ırak olsunlar. Hayatımda o gün ilk ve son olarak kadın kuaförüyle işim olmuştu. O tür işlerle içli dışlı olanlara buradan sabır diliyorum, evet arkadaşlar en samimi dileklerim sizlerle, elden başka ne gelir. Eşim yaklaşık 8-9 saat o daraltıcı ve yerine göre boğucu elbisenin içinde kalacaktı gün boyunca. Aylardan Temmuz, vakitlerden öyleydi. Takımın içinde ben bile bunalmıştım.

 

Eve gittiğimizde herkes kalkmış, güne başlamıştı. Yenip içildi, muhabbet sohbet derken fotoğraf ve videolar çekildi iki saat boyunca. Düğün öğlen 2’deydi, bizimkilerin 11’de gelmesini bekliyorduk. Onlar da gelince, büyük abinin kapı tutmasıyla başlayan tören, babamın da sıkı pazarlıkçı yapısından dolayı ufaktan uzar gibi oldu. Yalnız, pazarlığın alttan 5 kuruş, üstten 1000 liradan açıldığını belirtmeliyim. Karşı taraf da ticaret ehliydi, şirketler yönetmişliği vardı. 150 liraya bağladılar işi. İbre babama doğru hayli inmişti. Babam söylediğinin 3000 katına razı olmuştu, abi ise % 85 zarardaydı. Bu tür durumlarda elbisenin her cebine pay edilmiş bir dolu para vardır. Tecrübeli biri tatlı bir sohbet eşliğinde hepsini almaya muktedir olabilir.

 

Nakit çalışınca kilitler işledi, kapılar açıldı, yüzler güldü, ayaklar çalıştı; aşağı indik, millet hazırdı, yola koyulduk. İlki yedi ay önce olan buluşmaların sonuncusu daimiye terfi ederek gerçekleşiyordu. Şoför bendim yine. Eşim yanımdaydı. Kız kardeşi ve amcamın ortanca kızı arkada oturdular. Kınadan kalma küçük keselere bozuklukları pay ettiler yolculuk sırasında. Düğünden sonra tavan camından kapış yapmıştık. Birkaç otomobil ve otobüsle çıktığımız yolda birbirimizden koptuk bir süre sonra. Küçük bir konvoyla Ulaşlı’ya girdik. Annem de gelin gelirken o günlerde cenaze olduğundan sessiz sedasız girmişler kampın oradan. Ben de istemedim alâyişli karşılama. İstanbul’a gelmeyip burayla ilgilenen abim biraz içerledi kardeşinin sessizce getirilmesine. Dedim ya, benim tercihimdi. Sade bir düğün olacaktı.

 

Ulaşlı Camisi’nin altındaki salonu tutmuştuk, 200 liraya. Küçük abimi de orada evermiştik. Kreşe dönüştürülene kadar oradaki en son düğün bizimki olmuştu. Büyük abimin düğünü de gelin eviyle orta yerde başka bir caminin salonunda yapılmıştı. Küçük dayımın da camide evlendiğini söyleyeyim de tam olsun, siz de rahat edin ben de.

 

Kadınlar salonda, erkekler bahçedeydiler. Hoca kısa bir konuşma yaptı. Hakikatli adammış, harçlık kabilinden yol parası almıştı sadece, 100 lira. Ses sanatçısı da ezgilerle devam ettirdi sonrasını. O da 500 liraya gelmişti, ses sistemi dâhil. Yemeği tabii ki Halim abi yaptı. Tatlı olarak zerde istemiştim. Evet, pilavın yanına uymadı belki, ama yerken pirinçle ilgili bir şey hissetmiyordunuz, muhallebi gibi damakta gezdirilen türdendi.[1] Yendi içildi, görüşüldü edildi. Uzaktan gelenler müsaade isteyip ayrıldılar. Yakından gelenler biraz daha sahilde dolaştılar. Aile yakınlarımız kaldı bir tek. Hep birlikte salonda oyalandık biraz daha.

 

O gün için iki şeyi fena hâlde yanlış hesaplamıştık. Biri, her ne kadar çınarların gölgesinde olsa da, düğün saatini günün en sıcak zamanına ayarlamak; diğeri de, İstanbul’dan gelinmesi dolayısıyla sabahtan uğrayamayacağımız için fotoğraf çekimine düğünden sonraya randevu almamdı. Bu da bizim yorgun görünen pozlar vermemize sebep olarak fotoğrafçıyı da uğraştırmıştı. 250 liraydı çekimler, albüm, tablolar vs.[2] Bir arkadaşın çalıştığı stüdyoda çektirmiştik.

 

Elbette önemli bir dönüm noktasıydı evlilik, değişik geliyordu attığım her adım. Burada bir cümleyle kestim belki ama 180 dereceydi farklılık, o şekil yani. Bizde üçüncü düğündü benimki, babamı emekli ettirmiştim. Kız tarafı ise ilk tecrübeden dolayı bizimkilere nispetle daha heyecanlıydı.


[1] Lisede yurtta kalırken bir hafta boyunca pirinç bombardımanına maruz kalmıştık Adanalı aşçı tarafından. Pilav, biber dolması, sütlaç, ne yapabiliyorsa yapmıştı adam. Bu da ikinci taarruzuydu sulak arazi bitkisinin.

[2]Bu arada niye böyle her şeyin fiyatını, ücretini yazıyorsun diyenler olabilir. Şikâyet değil amacım tabii, sadece on iki senede, hele son iki senede her şeyin ne kadar değiştiğini -niyeyse hep yukarı- göstermek bir yandan. Van Gölü canavarının ismi var cismi yok, enflasyon canavarının adı anılmasa da tâ içerimizde hissediyoruz acı tadını. Diyeceksiniz ki tarihe notu niye rakamlar üzerinden düşüyorsun. Kardeşim sizde zihin okuma uzmanı mısınız, bir şeyi de olduğu gibi kabul ettiremiyorum ya. Niyesi şu; Matematik sabittir, veriler oynak değildir. Örneğin ‘o zamanlar her şey pahalıydı veya ucuzdu’ diye yuvarlak laflar etsem mânâ çok çeşitlenir, ama Matematik değişmez ölçüdür, şaşmaz tartıdır. Ayrıca beni yargılamayın kardeşim, elinizden geliyorsa yarlıgayın, bak o olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1