Duvarda patlayan atak (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.13)

 Duvarda patlayan atak

Zarar görmeden atlattığım bir vukuatımın detaylarını da o aralar öğrenmiştim. Dedemlerin en küçük kardeşi boyacı Fahrettin amca, oturduğumuz apartmanın merdiven boşluğunu boyuyordu. Öyle herkesin işine gitmez, herkesler de onu kolay kolay çağıramazdı. Duvarlar, kazımalar, alçılar, parmaklıklar derken bir hafta takıldı binada. Amcamız diye ara ara isteği olup olmadığını soruyordum. İlk seferler gündelik meselelerden, sınavdan, hazırlıklardan, neler planladığımdan, boyacılık ve piyasası hakkında bazı inceliklerden konuşmuştuk.

İşini bitirmeye yakın sadece selam verip yanında eğleşmeden inerken durdurdu beni. İki sene önceki bir olaydan bahis açtı. İlk birkaç cümlede kafamda şimşekler çakmaya, şimşeklerden ürken konu sıkıntılı yerlere gitmeye başlamıştı. Dayıoğlumla elimize spreyler alıp sağa sola, -aslında pek kimseyi tiksindirmeyecek üzmeyecek- siyasî sözler yazmıştık. Bunda ne var diyebilirsiniz. Şuydu: Yazdığımız yerlerden biri Nejat Tümer’in bahçe duvarıydı. Yine bunda ne var diyebilirsiniz? Kimdi Nejat Tümer?

Köyümüzün sahilindeki askerî kampın hemen yanında beş katlı müstakil binası olan emekli bir paşaydı. Tabii bununla kalmıyordu namı. 12 Eylül Darbesinin çiçeği burnunda, 1 aylık Deniz Kuvvetleri Komutanıydı. Beş’in biriydi yani. Muhtemelen alttan alta pişirilen darbenin organizatörlerinden olabileceği, pürüz çıkarmayacağı, plana sadık kalacağı için o rütbeye getirilmişti.

Mahalle içindeydi ve etraftaki apartmanlardaki tanıdıklarımıza gidip geliyorduk günlük hayatta. Ama yine de çocukluğumuzdan beri mahiyetini bilmemekle birlikte çekinmemiz gereken bir mıntıkaydı o civarlar. Yanından geçerken camlarına bakmaz, bahçede nöbetçi birileri varsa göz göze gelmezdik. Normal kışladaki kamptaki askerlerle selamlaşırdık da orayı uzaktan geçerdik niyeyse. İşte hâl böyleyken biz kimdik ki, biz deli miydik ki, bizdeki ne cesaretti ki Nejat Tümer’in duvarına bu tür sloganlar yazmıştık.

 

Çarşıdaki bir sünnet düğününe katılmıştım yazıdan sonra. Yemek sırasında birkaç kişinin bu olayı konuştuğunu, işlerin büyüyüp sarpa sardığını fark ettim. Dayıoğlumla hemen nalburdan yakın renkte boya alıp soluğu duvarda aldık. Gittik ki ne görelim. Yazdığımız harfler tek tek kazınmış, zemin yeniden boyanmak için bizden önce çoktan hazırlanmıştı. Arabayı sokağın başında park edip bir süre düşündük ne yapmamız gerektiğini. Aklımıza ‘nasılsa birileri el atmış, bize temas etmek isteselerdi şimdiye kadar enselerlerdi, bu saatten sona hiç bulaşmayalım’ fikri geldi. Öyle de yaptık, çektik gittik.

Köyde oturmayan dayıoğlum neyse de, ben akşamları o taraflardan gelip geçerken, sadece tam üstlerinden kazındığı için boyanın altından hâlâ gözüken yazdıklarımızı okuyordum arkadaşlara çaktırmadan. İş unutulmuş, ensemiz rahatlamıştı. Peki, Fahrettin amcam bana niçin bu olayı anlatmıştı o gün? Çünkü merdiven duvarlarını kazıyıp boyadığı gibi, Tümer’in duvarını kazıyıp boyayan da oymuş sanırım. Biz gittiğimizde kazımayı bitirmiş, evden boya almaya gitmiş. Geldiğinde oracıkta beklediğimizi görünce kendini göstermemiş, gidip ortadan kaybolmamız üzerine işini tamamlamış.

 

Nejat Tümer’i o kadar anlattım, peki o zaman Fahrettin amca kimdi, nasıl bağlantıları vardı da olaya dâhil olmuş ve bizim zarar görmemizi engellemişti. Tüp ve beyaz eşya fabrikalarından boyacı olarak emekli olmuş, çalışırken ama daha çok emekliliğinde ekâbir sayılabilecek kimselerin evlerini işyerlerini boyamakla nam salmıştı. Ondan başkasına emanet etmiyorlardı duvarlarını. İşi kaliteli, yevmiyesi yüksek, ağzı sıkı, muhabbeti ağır, ilişkileri sağlamdı. Nejat Tümer de bu tanıdıklarından sadece biriydi. Biz yazıyı yazarken hane sahiplerince muhtemelen görülmüştük. Görülmekle kalmayıp nasıl olduğunu hâlâ çözümleyemediğim, kimseye de sormadığım bir şekilde teşhis edilmiştik. Sülale bağımız dolayısıyla Fahrettin amcaya haber uçurulmuş, ‘çocukları uyar, yaptıklarını da gel gör, bir ayar çek’ dendikten sonra işler gelişmişti.

 Amcamın o boya kokusuyla dolu dar merdiven boşluğunda ufaktan korkutarak anlattığına göre benim üniversite kaydım, babamın askeriyedeki işi, hatta amcamın yine askeriyedeki memuriyeti bile tehlikeye girebilirmiş. Dahası askerî mahkemede yargılanmaya kadar varabilirmiş ucu. 28 Şubat sürecinde emekli olsa da kudreti hâlâ cari olan Nejat Tümer, yine o dönemde sözlü sorgulamalardan geçen babamla amcamı bu olay sebebiyle, tarihler 2008 olmuşken de sıkıştırabilir miydi bilemiyorum. Sadece Fahrettin amcamın hatırına mı ucuz atlatmıştık hengâmeyi, yoksa paşalar artık eskisi kadar söz sahibi değiller miydi, onu size bırakıyorum.

 

İçeriği bakımından babamın aslında hoşuna gidebileceği hâlde, yönteminin saçmalığı yüzünden doğabilecek sonuçlarının sertliği açısından kızdığı bu olay, sicilime işleyebilir, başlamak üzere olan meslek hayatımı tehlikeye atabilirdi. Öyle kolay değildi yani anarşistlik, muhaliflik. Madem yapacaksın, zarar görmeyecek şekilde yap. Hayatımı pasif direniş üzerine konumlandırmaya yatkınken açıktan giriştiğim bu icraat gerek plansızlık gerek cesaret eksikliği yüzünden elime ayağıma dolaşacaktı az kalsın.

 

Olayla ilgili okuduğunuz bu paragrafları, bir seferde hiçbir yere bakmadan kimseyle konuşmadan aklımda kaldığını sandığım şekliyle aktardım. Şimdi bu kısımda, yaşandığı tarihte sıcağı sıcağına ajandama yazdığım şekilde -küçük bazı düzeltmelerle- tekrar aktaracağım. Böyle yapmamın sebebi, kitabın bütününü de bu gözle görmek gerektiğini anımsatmaktır. Bakalım ikisi arasında nasıl benzerlik ve farklılıklar var, sizin kanaatinize kalmış. Genelde ‘ben yazdım oldu’ diyorum, ama her türlü itiraza, kayıta, bilgiye belgeye şahitliğe de açığım. Zaten bunu metin içerisinde defaatle belirttim.

 

Depremde çadır okulda okurken ziyaretimize gelen Japonları gezdiren ekipten birinin hediye ettiği, seneler geçtiğinden tel tel olan ajandamdaki notlar: (1)

 

15.09.2008 (Vakadan 14 ay sonra)

Fahrettin amca Nejat Tümer vakasını biliyor kanısındayım. Konuşması çok imalıydı çünkü. Olay günü Nejat Tümer’in kendisini aradığını ve ‘Bu olayı askerî savcılığa intikal ettireceğim, sizin çocuklardan biri olmasın, yetişmiş çocuklardır, başları yanmasın' dediğini; kendisinin de ‘Aman ne mahkemesi, ben gelir boyarım, mevzu kapanır’ diye cevapladığını söyledi. Nejat Tümer’in ağzından ‘sizin çocuklardan biri olmasın’ sözünü birkaç kere tekrarlaması kafamdaki şüpheleri tamamen dağıttı, fikrimi netleştirdi, korkumu belirginleştirdi.

 

Bize çocukluğumuzdan beri binanın çok donanımlı olduğunu söylemişlerdi. Muhtemelen gizli kamera sistemi de vardır. Olayı kamerayla tespit etmişlerse bir şey diyeceğimiz yok. Ama eğer kayıtlarda böyle bir şey çıkmamışsa o zaman binadaki görevlilerden birileri gözleriyle canlı canlı görmüştür. O da değilse geriye bir tek tahmin etmeleri ihtimali kalıyor. Ulaşlı’da bu tahminin pek şaşmayacağı açıktır. Ne demişler, ‘biz beş kişiyiz, birbirimizi biliriz.’

 

Kafamdan bazı senaryolar geçiyor:

1. Kamera kaydıyla deşifre edip, -yazının çok hakaret içermemesinden veya herhangi bir sebepten dolayı iyi niyet gösterip- Fahrettin amcayı haberdar ettiler. O da aracı oldu. Otuz senelik hatır vesilesiyle paçayı sıyırmamızı sağladı. Yani Fahrettin amca olayın sadece bu kadarını biliyor olabilir. Bizi gıyaben kurtarmıştır.

 

2. Nejat Tümer, Fahrettin amcayı aradı ve ‘sizin çocuklardan biri olmasın’ deyince, amca da her türlü tehlike ve ihtimale karşı işi yüklendi. Yani Nejat Tümer failleri biliyordu da olabilir, bilmeyip küçük bir araştırma sonucu kolayca bulabilirdi de. Fahrettin amca da bu araştırmanın nereye varacağını kuvvetli bir şekilde kestirdiği için, olayın daha fazla büyümemesini sağladı ve işi sırtladı. Dediğim gibi yazılanların içeriğinden ötürü ‘sizin çocuklar’ denince aklına benim gelmem gayet doğaldı.

 

Burada şu da var: Amcam failin kim olduğunu biliyor muydu, yoksa tahmin mi ediyordu? Ki tahmin ettiyse de bir şey değişmez, adres bellidir zaten. Ama biri somuttur, diğeri ise çok kuvvetli de olsa zandır.

 

Olay zaten gece yaşandı. Sabah vakti hiçbir hareket yoktu. Öğlen kahvede muhabbeti yapılıyordu. Bizzat sempatizanlar (bana göre tatlı sucu taraftarlar), bunun çok yanlış olduğunu, küçük yerde antipati oluşturabileceğini dillendiriyorlardı. O an masadaki babamla göz göze geldik. Diğer iki olay mahallinden haberi olduğundan hemen anladı davayı. O gün bir cemiyet vardı. ‘Geliyor musun’ diye kasıtlı bir şekilde masadan ayırdı beni. Yüzü çok değişti. Boğazından alnına kadar kıpkırmızı kesildi. Eğer sorgu odasında olsaydı, ilk saniyeden yakayı ele verirdi. Sebebi de olayın sonucunun neler olduğunu, nerelere varacağını belki daha önceki tecrübelerine dayanarak tahmin etmesiydi. Ben daha yeni yeni anlıyor ve öğreniyordum. Bu yüzdendi ilk anlardaki korkusuzluğum. İleride cesaretle ve bire bin katarak anlatacağım, ama şimdi başımıza çorap örecek olaylar zincirinin ehemmiyetini ancak kavrayabiliyordum.

 

Onlar cemiyete gittiler, failler temizliğe…

 

Hemen arabaya atlayıp Ereğli’den boya aldık. Sabah görüldüğü kadarıyla yazı aynen duruyordu. Ama gelene kadar spatulayla kazınmıştı. Biz de kinayeyle ‘işgüzarlara bak, harflerin üstünden gitmişler, ne anlamı var ki böyle kazımanın’ diye düşündük. Elimizi çabuk tutup yazının üstünü komple boyadık. Tabii kazındığı için bir faydası olmadı. Kazınan yerler transparan boyanmış oldu sadece. Öylece bırakıp çekip gittik.

 

İşte tahmin ettiğim kadarıyla ikinci senaryoda Fahrettin amca şöyle görmüş olabilir failleri: Sabah Nejat Tümer’in aramasıyla işi üstlendi. Öğlen de gelip duvarı inceledi. Hem rengini görmüş oldu hem de gelmişken kazımayı bitirdi. Boya ve macun almak için eve gitti. Tam bu arada biz gelmiştik. Aceleyle işe koyulduk. Bir kişi boyadı diğerimiz nöbet tuttu. Benim etrafa bakacak hâlim yoktu, nöbetçi de zaten Fahrettin amcayı tanımıyordu, görse de ayırt edemezdi. Belki elinde malzemelerle görseydi oradan anlardı tabii. Amcam bu hâlimizi görüp gizlenmiş olabilir. En azından ‘bilindiklerini bilmesinler de ürküp korkmasınlar ileriki dönemlerde’ diye düşünmüştür. Arkamıza bile bakmadığımız için onu görememişizdir.

 

Peki, herhangi biri Fahrettin amcayı orada görse şüphelenir mi? Şüphelenmez. Olayı bilen biriyse, “Nejat Tümer binasını boyacı Fahrettin’e boyatıyor”; bilmeyen de basitçe ‘herhangi bir sebepten dolayı boyacı Fahrettin duvar boyuyor’ diye düşünür.

 

Kazıma ve boyamayı Fahrettin amcanın yaptığını ise şu yolla tahmin ediyorum. Bugün kendisinden öğrendiğime göre Nejat Tümer ile gayet samimi arkadaşlıkları varmış. Ve olmasa bile, bu iş, Ulaşlı’daki, 5-6 boyacıdan ancak Fahrettin amcaya verilirdi kanımca. (2)

------------------------------
(1) 14 sene önce yazdıklarım arasındaki üslûp farkı nasıl da belirgin değil mi, eskisinin elinden tutup ağzını yüzünü düzelttim hâlde.
(2) Gibi'deki sokak röportajında Yılmaz'ın ne dediğini herkes merak edip tartışıyor. Oysa senaristler o kısma bir kelime bile yazmamışlar, kendileri söyledi. Bunun bir öneminin olmadığını, fenomen dizinin fenomenlerinden biri olarak böylece kalmasının daha iyi olacağını belirttiler.
Bizim duvar yazımızda ne yazdığı belli. Buraya yazacak mıyım, tabii ki hayır. Bu da böyle olsun.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1