Doblocu dayılar (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.10)

 Doblocu dayılar

Nisan (2010) başlarında bir haftalığına Kocaeli’ye gittim. Döndüğümde arkadaşlarla bir gezi planı yaptık. Ben, Veysel, Selçuk ve Geçimli’de dört ay sözleşmeli çalışıp Haziranda İzmir’e kadroya geçen Cihan… Araba kiralayıp Diyarbakır’a kadar gidecektik.


Orada çalışan tanıdık hoca vasıtasıyla Meslek Lisesinin bekçisiyle irtibat kurduk. 2006 model, ikinci nesil Doblo’su vardı. Doblocu dayılar gibi sempatik, hâlden anlayan yapısıyla almıştı bizi. Bende ve Selçuk’ta ehliyet vardı. Yola çıkabilirdik. 22 Nisan Hakkâri’nin düşman işgalinden kurtuluş yıldönümüydü.[1] 23 Nisan Cumaya denk geliyordu. Törenleri Perşembe sabahtan yapıp öğleden sonra da yola çıkıp geziyi uzatma fikri atıldı ortaya. Amma işimize gelirdi, ne de güzel olurdu, ama kimse bunu benimsemedi. Hem adaydık, hem de köydeyiz diye denetimden uzak mı sanıyorduk kendimizi. Kimse gelmese de bir şekilde haberi giderdi il’e. O zaman her şeyimizi hazırlayıp Cuma sabahı vakitlice işlerimizi hâl yoluna koyup öğlen olmadan kontağı çalıştıracaktık.

 

Arabayı akşamdan teslim aldık. Hapishanenin yukarısındaydı okul, bahçede bir iki tur atıp kontrol ettik. Pek anlamıyoruz arabadan ya, en azından bariz kusuru var mı yok mu diye baktık. Cuma sabahı herkesi toplayıp köye doğru yola koyulduk. Beş kişiydik, bir arkadaş da Şırnak’a kadar gelecekti. Olgunlar’daki Göker Özeri’i de almak istiyorduk. Son bir kez daha uğradık. Gelmemekte ısrar edince devam ettik yola.


İlk defa bu yollarda araç kullanıyordum. Zordu biraz. Sürekli teyakkuz hâlinde, gözünüz bir an bile dalmadan hep viraj arkalarından çıkacak serseri[2] arabaları, yamaçlardan düşmeye aday pikeci taşları kollamakla geçiyordu seyir. Puslu, yağmurlu bir Nisan gününde yoldaydık. Köprülü’den sonra tırmanışta iyice yoruldu araba. Süvarikotra’ya geldiğimizde inip etrafta ve rakım tabelasının yanında fotoğraf çekildik zirveye bayrak diken dağcı özgüveniyle.[3]

 

Flashback

Aslında bu yolu bir kere daha tepmiştim, ama yolcu olarak. Şırnak’ta iki arkadaşım vardı üniversiteden. Biri Kayserili Mehmet İgdeci, öğretmen asker olarak atanmıştı bir seneliğine.[4] Diğeri de Şırnaklı Mustafa Kara’ydı. İdil’in bir köyündendi. O gün not almamanın ve şimdi araştırınca bulamamanın sonucu olarak köyün ismini yazamıyorum buraya. Avcılar diye hatırlıyordum, ama İdil’in öyle bir köyü yokmuş.


Neyse, cumartesi sabahı erkenden Hakkâri merkezden 07.00 minibüsüyle yola çıkmıştım. Bizim köye kadar aşinaydım ya, ileri sarınca bir garip oldum. Yabancısı olduğum bu coğrafyaya şimdi daha da yabancılaşmıştım. Dağları tepeleri aşıp Süvarikotra’yı geçtik. Karakolda durdurdular. Şoför İbrahim abi, bir yere kadar yeten, çok kısıtlı, anlayıp tam konuşamadığı Türkçesine destek olarak askerlere genelde işaretle ve genel kullanılan Kürtçe kelimelerle mukabele ediyordu. Fazla zorlamayıp saldılar. Yanımdaki yolcu anlatmaya başladı.


Bu İbrahim minibüsü ilk aldığı aylarda kontrole takılmış. Kendini tam ifade edemediği ve askerlerin anlamaya niyetleri olmadığından detaylı arama yapmak istemişler arabada. Tavan döşemelerini söküp içlerine bakmaya yeltenmişler. Bizimki yalvarmış yakarmış; üniversitede çocukları, bakması gereken ailesi varmış, her şeyi sürmüş ortaya. Yine de dinletememiş. Türkçesi bitmiş artık, başlamış Kürtçe küfürler etmeye. Askerler bu feryat figana tav olmuş, göndermişler adamı da arabayı da daha fazla perişan etmeden. Aralarında dil bilen biri olsaydı İbrahim’in hâli haraptı anlayacağınız.

 

Şırnak yolu Van yoluna benzemez. Van’a giderken il tabelasından sonra düzelir biraz yol. Ama Şırnak nasıl başladıysa öyle devam eder Cizre’ye kadar.  Merkezden sonra inişte Kasrik Boğazı ve sonrasında Cizre gelir. İleride Mardin yolu gayet düzdür. Demiştim ya otobüs işleyemez bu yolda. On km.de bir değişen mesafe tabelalarını kollamaktan canınız çıkar. Gider gider gider gidersiniz, bir türlü gelmez diğer tabela. Onlarla uğraşmayı bırakır sabırla yolunuza bakmaya niyet edersiniz. Yarım saat kadar sürdükten sonra bir tabela gözünüze takılır, daha ancak bir tanesini atlayabilmişsinizdir.

 

Yanımdaki arkadaşla ve onun yardımıyla İbrahim’le muhabbet etmeye çalışarak Habur 2 köprüsünden geçtik. Uludere ayrımı da oralardaydı galiba. Bir süre daha gittikten sonra metruk bir tesiste sağa çekip durdu İbrahim. Benle buraya kadar dedi. Nasıl yani dedik, bir şey anlamamıştık. Meğer yolun kalan kısmını Şırnak’tan gelen başka bir araçla devam edecekmişiz. Yolcular mübadele (yoksa münavebe mi) edildi araçlar arasında. Bindik öbürküne, vardık Şırnak’a. İbrahim de diğerlerini alıp geri döndü Hakkâri’ye.

 

İndiğim yerde Mehmet karşıladı. Biraz turladıktan sonra onun kaldığı bekâr evine geçtik. Merkezden birkaç sokak uzakta sıralı apartmanların birinde üst katlarda oturuyordu. Uzun uzun konuştuk, hasret giderdik. Bu hisleri yaşayan bilir, klişe tabirle çölde vaha bulmuş gibi sevinirsiniz. İstanbul’da okurken uzak şehirlerden gelmiş arkadaşların hemşehri derneklerinde buluşmalarıne, yakınlarını ziyaret etmelerine imrenirdim. Bizim memleket yakın olduğundan böyle bir şey mümkün değildi pek, zaten kısa aralıklarla gidip gelebiliyordum. Ama kendi yerinde buluşmak başkaydı. Neyse, bunlar uzun mevzular.[5]

 

Evin üç tarafı açıklıktı, odalardan karşılardaki dağlara baktık: Namaz, Gabar, Cudi uzaktan işmar ediyordu. Hakkâri’den pek de bir farkı yoktu. Tek fark bir önceki cümledeki ‘uzaktan’ kelimesiydi. Hakkâri’de dağlar dibinizde değil, bizzat siz dağdasınızdır. Küçük istirahattan sonra İdil’e yollandık. Gün iyice geçmeden, hava kararmadan varsak iyi olurdu. Gerçi hayalet şehir namlı bu küçük ilçeyi karanlıkta görmek de iyi olurdu.

 

Selçuk’tan fotoğraf makinesi almıştım sanırım, yoksa neyle çekecektim o fotoğrafları. Belki de Mehmet’in makinesi vardı, evet evet galiba öyleydi. Selçuk’tan almış olsaydım, yolda belde de fotoğraflarım olurdu. USB ya da mail yoluyla almış olabilirim kayıtları. Hatta o yolculuktan kalma pil şarj âleti bile hâlâ bendedir. Mehmet de hiç sözünü etmedi, kaldı öylece.

 

Şırnak da tepede bir şehirdi. Esasen Hakkâri de Şırnak da yayla olabilecek yerlerdi. Ama gitgide şehir hüviyetine bürünmüşlerdi. İne dolaşa vardık İdil’e, buluştuk Mustafa’yla. Biraz alışveriş yaptık, hususî araçla köye vardık. Mustafa’nın durumu benden fenaydı. Daha atama bekliyor, sınava hazırlanıyor, bu arada köy okulunda ücretli çalışıyordu. Babası da emekli korucubaşı olarak okulda hizmetliydi. Eve vardığımızda mükellef köy sofrası bizi bekliyordu. Mehmet de ben de uzun uzun hasret giderdik aile ortamıyla ve güzel yemeklerle. Onca yorgunluğa rağmen ilerleyen vakitlere kadar sohbete devam ettik birkaç akrabanın da katılımıyla. Yabancı yerde uyku tutmaz bazılarını, iyice yorulmadıklarındandır bence bu. Yer yatağında deliksiz güzel uyku çektik, bizden önce uyanan serin sabaha zinde bir şekilde uyandık. Sabah yaptığımız zengin menülü kahvaltının tadı da hâlâ damağımdadır, koyabilirsem fotoğrafını da koyarım buraya.

 

Keşif turlarıyla köyün etrafını dolaştık, evin arka tarafları Cehennem Deresine varıyordu. Toprak değişik türde kayalarla kaplıydı, bazıları tarlalarını bu kayalardan temizlemiş, topladıklarıyla sınır duvarı yapmıştı.[6] Böylesine büyük bir kanyonu ilk defa görüyordum. İçerilerine girecek vaktimiz yoktu, günü tüketmiştik, yine akşam olmadan merkeze dönmek zorundaydık. Tepelerden bakınca tâ aşağılarda, ince gözüken dere kenarında çobanlar hayvanlarını otlatıyordu. Ağzı geniş bir U harfi şeklindeydi yapısı ve km.lerce uzanıyordu. Güçlükonak ve İdil arasındaymış mıntıkası. Yamaçları kesit kesit yataylamasına kayalıklarla kaplıydı. Sanki örülmüş gibi gözüküyordu. Mustafa’nın babası keleşi de getirmişti yanında, atış yapacaktık. Mehmet Burdur’da yaptığı 6 atışla benden daha tecrübeliydi bu tip silahlarda. Aydın amca karşı yamaçta bir kayayı vurarak hedef belirlemiş oldu. Biz de üçer atış yaptık. Sonuçları söylememe gerek yok, yaptık işte bir şeyler.

 

Biraz daha dolaştıktan sonra eve vardık. Köy sofraları uzun olur. Yemek gider çay gelir. Bardak gider, çay gelir. Bardak yine gider, yine çay gelir. Evet, böyle devam eder. Dur diyene kadar sürer. Dur’dan sonra bir bardak da ‘hatır çayı’ içirirler. Onu da hesap edip öyle ayarlamanız gerekir istihkakı. Afet bekler gibi mütevekkil teslim olursunuz bu oyuna. Bir keresinde lavabo için dahi hiç ara vermeden -hayatımda ilk ve tek olarak- 17 bardak çay içmiştim. Nereye gidiyordu anlayamıyordum. Kendi kendime şaşırıyordum, ölçülü bir sabırla bu saplantıya sadık kalmıştım. Pek de mütecaviz olmayan bir şey, sonsuz Şark sabrına bürünen bedenimi esir almıştı. Muhatabımın konuşma hızına göre ayar çekiyordum muhtemelen. Öyle seri konuşuyordu ki, hem kelimeler arasında hem de konular arasında savrulurken oluk oluk çay da artık ezberlenmiş hareketlerle gırtlaktan mideye, borunun peristaltik hareketine ihtiyaç duymadan yol buluyordu aynı hızla.[7] Bir yerden sonra sayıyorsunuz ve rekor kırmaya hevesleniyorsunuz. Tabii bu sefer bardak gidip gelmemiş, demlik yapmıştı seyrüseferi.

 

Yerinizden kalkmadan mükellef ziyafetler çekersiniz. Elinizi yıkamaya bile gitmeyin diye oracıkta hâlledersiniz işinizi. Nasıl mı? Şöyle: Önceki bölümlerde değinmiştim, tekrar edeyim. Evler taştan yapıldığı için duvarları mecburen kalın oluyor. Taşları düzgün yontamayınca orasından burasından taşıyor ve gitgide kalınlaşıyor duvar. En son bir nizama giriyor ama onda da yamuk yumuk kaldığını görebiliyorsunuz yapının. Duvarların dış tarafına takılan camların iç kısımlarında, genelde küçük çocukların dışarıyı seyretmek için yerleştikleri 50 cm.yi geçen bir alan oluşur. Camın alt tarafında açılan delikten dışarı doğru sarkıtılan küçük hortumla gider yapılmıştır. İşte burada, misafiri soğuk banyoya gitmekten kurtaran sistem sayesinde ellerinizi yıkayabilirsiniz, ev sahibince ibrikten dökülen suyla.

 

Lağım gideri olmadığından banyo ve lavabo evin dışındadır. Fosseptik çukurunu da evin dibine yapmazsınız türlü sakıncalarından ötürü. Avlu içinde, eve 6-7 m. mesafededir ıslak alanlar. Avluda bir de çeşme vardır. Bulaşıklar orada yıkanabilir. Bazı evlerin mutfakları da ayrı olabiliyor ana binadan.

 

Uzunca oturduktan sonra merkeze uğurlandık. Mehmet’in evinde kaldım, pazartesi sabah yine erkenden yola çıktım. Vaktin yarısı yollarda geçiyordu, ama ilk defa tepen birinin merakını gıdıklayıcı her detayla öğreticiydi. Öğlen derse yetişecektim. Servis için beklememeleri için arkadaşları arayıp haber verdim. Şırnak’tan geleceğim deyince şaşırmışlardı. Yol üzerinde indim, doğruca derse gittim, ucu ucuna yetişmiştim. Yine İbrahim abi denk gelmişti. Bu sefer bütün yolu onunla geldik. Bir sefer tanışmıştık ya, hatırlı müşteriydim, misafirdim artık, önde oturmuştum. İyi muhabbet ettik yol boyu.

 

Şırnak’ta beni en çok şaşırtan konuşmalardan biri Aydın amcanın Hakkâri hakkında söyledikleriydi. Ne kendisi ne de ailesinden kimse Hakkâri’ye gitmişti. İşleri düşmemişti çünkü. Evet, insanlar Hakkâri’nin dibinde bile yaşasalar, işleri olmadan oraya gitmeye gerek görmüyorlardı. Düğün cenaze gibi olağandışı sebepler olmalıydı. Ya da bir arkadaşınız sınav giriş yerini şaka olsun diye Hakkâri yazacaktı da, bunu değiştirmeye fırsatınız olmadığından yollanacaktınız dağlara.[8] ‘Sen korkmuyor musun oralarda?’ Aydın amcanın sorusu garip gelmişti. Peki, kimdi, neciydi Aydın amca? Şuydu: Yıllarca sınır içi sınır ötesi operasyonlara katılmış, tim yönetmiş, hafif ağır türlü silahlar kullanmış, yanında insan ölmüş, belki karşıdan birilerini yaralamış ya da öldürmüş, korkunç görüntülere canlı canlı maruz kalmış biriydi. Şaşırmakta haklıydım. Ülkenin biraz daha içerilerinde bir şehirden bunları söylese neyse, ama uzaktan bakınca Şırnak da aynı durumdaydı. Neymiş arkadaş bu Hakkâri diyordum. Galiba -değil tabii ki- haklıydı, görecektim ilerleyen süreçte.


[1] Van’ınki 2 Nisan, demek ki 20 gün sonra gelinebilmiş Hakkâri’ye. Aydın Boysan’ın 1950’lerde bir hafta sürmüş bu yolculuğu karların içinde, gittikçe azalmış münakalat süresi.

[2] Serseri, bilebildiğim kadarıyla baş ve ahmak kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Ama ben burada küçük bir oynatma yapıp ser+seri olarak kullanıyorum ve başı seri yani hızlı demeye getiriyorum. Hadi bu da benden size korsan etimoloji tebliği olsun.

[3] Yaklaşık 20 km.de bir karakol oluyor. Geçimli’den önceki Üzümcü, sonraki de 15 km. ötedeki Köprülü’dür. Burası diğerlerine göre daha büyük bir birliktir. Sola doğru Çukurca’ya, sağa Şırnak’a gidilir. Şırnak istikametinde biraz düzlükten sonra ilki bölgenin katırcı üssü olan Çığlı’yla başlayan hayli yorucu ve uzun yokuşlar silsilesi yükselir. Süvarikotra’ya kadar devam eder. Uyuyan insanı uyandıran soğuğuyla yüzleşirsiniz zirveye yaklaştığınızda.

[4] Mehmet fakülteyi vaktinde bitirip hemen ataması yapılanlardandı. Ben onlardan 1,5 sene sonra atanabilmiştim. 2007 Eylül’ündeki trenle yaptığım 10 günlük Doğu turundan dönüşte Kayseri Yahyalı’daki evlerinde iki gün ağırlamıştı beni. Şimdi de memleketin diğer ucunda kesişmişti yollarımız.

[5] Tıkanma yaşayan her yazar bu kaçamağı yapar. Asla anlatamayacağı hâlde anlatsam roman olur diyen heveskâr gibi.

[6] Bu tip kayalıkları Ağrı’ya giderken Tendürek civarında da görebilirsiniz. Evet, bildiniz, volkanik tüf kayaçları… Şırnak’takiler hangi dağın taşlarıydı bilmiyorum. Yanı sıra Cehennem Deresi, Ardanuç’ta da vardır. Şırnak’takinin adı aslında Cennet Deresi Kanyonudur. Ama kanlı çatışmalara, onlarca insanın canını vermesine mekân olduğu için ‘cehennem’ diye anılır olmuştur.

[7] Ahmet Haşim Bize Göre’de Fransızların her gün Seinne Nehri kadar şarap tükettiklerini yazar. Türkiye’de de çay için bu böyledir. Dünyada her ülkede sudan sonra en çok içilen sıvı kola olduğu hâlde Türkiye’de çaymış diye duymuştum. Ben bu orana pek katkı sağlıyor olmasam da o gece ne olduysa olmuş ve en az bir büyük demlik devirmiştim.

[8] Kastamonu Tosya’da bir lise öğrencisi, söylenenlere göre üniversite için ayrılacakları ve başarıları sebebiyle kıskandığı arkadaşının şifresini öğrenip giriş yerini değiştirmiş, öğrenci de üniversite sınavına Hakkâri’de girmişti mecburen. Haberlere çıkmıştı, ÖSYM tüm şikâyet ve ısrarlara rağmen değişiklik yapmamıştı. Durumu öğrenen Valilik babasıyla birlikte 27 saatlik yolculuktan sonra şehre gelen çocukla ilgilenmişti. İşte böyle şeyler olmasa gündem olacağı yok Hakkâri’nin. Bir keresinde de halk oyunları yarışmasında kavga çıktığında haberlere konu olmuştu. Her defasında kötü olaylarla ele alınırsa milletin zihninde de o şekilde kalacağını kimse umursamıyordu. Buna ben de dâhil olacak mıyım acaba, kitabın genel gidişatı gösterecek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1