Döndüm güneye, uydum araziye, çıktım tepeye, vardım bilinmeyene (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.5)

 Döndüm güneye, uydum araziye, çıktım tepeye, vardım bilinmeyene

1720 m. rakımlı da olsa düzayak bir şehir Van, Konya’daki gibi burada da her yerde bisikletlileri görebilirsiniz. Vitessizler üstelik, zorlanmadan gezilebiliyor demek ki. Serbest kullananların yanında, tüpçü bisikleti namlı, önde iki teker üzerinde kasası, arkada bir tekerde koltuğu olan türden olanlar da nakliye amaçlı kullanılıyordu.[1] Araca yerleştik, yola koyulduk. Merkezi çıktıktan sonra tepelerden aşağılara doğru inişlerle devam etti yol. 2225’lik Kurubaş Geçidini tükettik. Gürpınar-Başkale ayrımından sola saptık. Açık bir görüşü mümkün kılan uzak tepeler, dere kenarlarında ve yerleşim yerlerindeki ağaç kümelerinden başka, insanı darlamayan kıraç ve çıplak arazide bir hayli gittik. Niyeyse böyle yolculuklarda yerleşim bölgeleri arası mesafeler ve yükseltiler, merakla etrafı inceleyen insanın ilgisini fazlasıyla çekiyor. Her tabela cezbedici bilgileriyle gözünüze çarpıyor; yolda izlenecek az şey olduğundan belki de. Sürekli aynı şekilde ilerleyen arazide 10 km.de bir kendilerini hatırlatan mesafeyi ne zaman bitecek diye hep kolluyorsunuz. Hava da kararmaya başlıyordu. Kocaeli-Hakkâri arası, mevsimden mevsime fark etse bir saat oynar günün işleyişi.[2] Yolu azamî bir dikkatle gözlüyorum. En arkada sol cam kenarından izleye izleye iyice alışmaya çalışıyorum. Uçakta kanat üstü burada da teker üstü, hoplamalar bende.

 

Bir ara araba en derin uykulardaki yolcuların bile fark edebileceği şekilde sürekli virajlarda dolanarak tepelere tırmanmaya başladı. Bir sağa bir sola savruluyordu minibüs. Bir iki, beş on derken bitmek bilmeyen viraj yapmışlar. Ula nereye tırmanıyoruz böyle, iklim değişti resmen. Uçaktan inince güler yüzle karşılama yapan hava, burada mevsim ve bölge normallerine dönüyordu. Halk arasında meşhur otuz iki virajlardaymışız meğerse. Daha sonra gidiş gelişlerimde bizzat saydım, şimdi haritadan da baktım, iki tane fazladan saymışlar. Ama insanı nasıl sıkıyor bilemezsiniz. Ben hepi topu beş tane olan Gonca virajlarında (onları da şimdi saydım haritadan) bile sağa sola yatmaktan dengemi koruyamazken bu da neydi böyle. Özellikle inişlerde sabırsız minibüs şoförlerine[3] denk geldiyseniz ayvayı yediğinizin resmidir. Tırın kamyonun arkasına takıldılarsa da ayrı bir dert olur. Sürekli boşluk kovalamaktan gaz fren gaz fren derken yayık gibi yağ toplayıp allak bullak olursunuz.

 

Gittikçe aşağılarda kalan geniş düzlükleri artık geride bırakıyorduk. Her virajda ova daha uzaklaşıyor, diğer uçtaki dağlar sırayla kademe kademe kayboluyordu. Nihayet zirveye ulaştık. Etraf karardığı için pek farkında değildim neler olduğunun. 2730’luk Güzeldere Geçidiymiş burası.[4] Tepeden sonra sağ tarafı korkuluksuz uçurum olan nispeten düz bir inişe geçtik ve yaklaşık beş dakika sonra soldaki mola yerinde durduk. Ova Dinlenme Tesisi, yemek ve ihtiyaç molası… İsmiyle hiç de müsemma olmayan bu coğrafyada, adıyla da olsa içimize işleyen bir ferahlık hissi uyandırıyor insanda. Yukarıda abartıda aşırıya kaçtığımın tabii ki farkında olduğum yazıhanelere nispetle nezihtir hizmeti. Van istikametinde artık dağ labirentlerinden iyice çıktığımızı, düzlüğe ramak kaldığını, son bir meşakkatin ardından arazi gibi gönlümüzün de genişleyeceğini müjdeliyordu. Tesiste, sanırım daha süzgeçten haberi olmayan ocakçının elinden, üzerinde çeriyle çöpüyle ilk kaçak çayımı içerken ilk defa böylesini gördüğüm askerî konvoy, uzun zamandır durulmasına müsaade edilmeyen zihnimi şaşırtma sırasını almıştı. Sekiz tekerlekli devasa araçlar, ilk defa rastladığım her şey gibi dikkatimi çekmişti. Adı nedir bilmiyorum, ama tank gibiydi. Omuz başlarındaki, öyle atletle kazakla tıkanması mümkün olmayan iki egzozundan çıkan dumanın kesafeti, ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyordu. Hazır oturuyorken, yolda mideme rahat vermeyen telefonu aldım elime. Kesintiler sebebiyle ara sıra görüşebilmiştik ailemle. Sigortacının akrabasıyla (Ömer Çatal) da görüşmüştük. Hem yola çıkmadan hem de yaklaştıkça aramıştım bir kere. Konuşması, ilgisi ümitsizlikten kurtarıyordu ben çömezi.

 

Tesisten sonra yine biraz daha açık arazide seyrettik. Derken tabelalar Başkale’yi gösterdi. Kilit taşı döşeli merkezden uğultulu ve en az on kere kasislerde hoplayarak geçtik. Uzun yol şoförleri meskûn mahalle girdiklerinde de transit yoldaki gibi kullanmak isterler arabayı. Ohoo derler, her yerde tın tın gitsek nasıl biter onca yol. Yol üstü yerleşim birimlerinin birçok avantajının yanında kötü tarafıdır bu. Ortalıkta ne sağlam tavuk kalır, ne de çocukları dışarı salmaya korkan anaların yüreğinde sabır.

 

Hava iyice kararmıştı. Güzeldere, yüksek set olmuş, ne o tarafa ne bu tarafa bir şey salıyordu, bilmeyen kişi böylesini pek beklemez, ama aşırı değişiyordu hava ve tabii ki arazi. Yüksek tepeler yavaştan kendini göstermeye başlamıştı. Ben meraklı bakışlarla etrafı gözetleyip kavuşmamız fazla sürmeyecek yükseltilere uzaktan işmar ederken minibüs sağdan içeri bir yola saptı. Biraz hâllice gittikten sonra hoplaya zıplaya bir başka yola daha girdi. Çukurlardan gelen zıplama payını en çok ben hissediyordum arkada olmamdan ötürü. Amortisörler grevdeydi sanırım. Seke seke gittik; ışıksız, metruk sayılabilecek birkaç yapının ortasında durduk: Toprak damlı tek katlı köy evleri. Karanlıkta sadece siluetleri gözüküyordu. Bir iki kornadan sonra içeriden, ellerine kapkara eldivenlerini geçirerek, far ışığında kamaşan gözleriyle iki kişi çıktı. Şoförle selâmlaştılar. Birinin elinde uzun ağızlı metal bir huni, diğerinin elinde çok kullanılmaktan iyice kararmış su bidonu vardı. Yakıt deposunu açtıklarında ancak anladım işin aslını. Petrol istasyonundaydık. Ne güzel… Sigara uyarısı da yok, her şey serbest. Biz de indik arabadan, birkaç adım etrafı dolaştık. Huninin ağzına, çaycının demliğe takmayı unuttuğu bir süzgeç de yerleştirdiler, şahane, her türlü önlem düşünülmüş. Kaçak mazot dinlendirilmiş de olsa muhtemel parçacıkların filtreleri tıkamaması, motora zarar vermemesi için ellerinden geleni yapıyorlar.[5]


[1] Hakkâri öyle midir, düz gidebileceğiniz mesafe taş çatlasın 500 m.dir. Sonra ya iner ya çıkarsınız.

[2] 2007’deki tren yolculuğumda Sivas’tan babamı aramıştım. Onlar Ulaşlı’da güneşin ufukta ufalanmasına bakarken, ben artık iyice kaybolan ışıkta camdan gözükebilen son manzaraları nakşediyordum zihnime.

[3] Aşırı acul insanları anlayamıyorum. Oraya gideyim buraya yetişeyim derken birkaç parçaya ayrılıyor, belki de hiçbirini tam mânâsıyla yapamıyor. Bu parçalanmanın sonu ışık hızına çıkıp atomize olup birkaç değil mikronlarına bölünmeye kadar gider.

[4] İleriki yıllarda mevsimden mevsime beş dakikada geçmemizi sağlayan geçidimiz, Van’a ulaşabileceğinize daha çok inandıran bir aşama, diyeyim ki bir portal. Hakkâri-Şırnak yolunun 80. km.sinde de 2235’lik Süvarikotra vardır. İnsan o tarafta geçitler daha yüksek olur diye düşünüyor. Ama Güzeldere’nin kılçıksız 500 m. fazlası var.

[5] Daha sonra gidiş-gelişlerde birkaç kere daha uğradık o istasyona. Niçin mazot taşınıyordu kaçak yollarla katır sırtında da benzin taşınmıyordu? Çünkü benzinin yanıcılığı mazota göre hayli yüksek, kaza riski büyük, tehlikeli. Depoda donan mazotu ateş yakarak ısıtan kamyoncuları düşünün, bunu benzinle yapmaya kim cesaret edebilirdi. Molotof kokteylinin benzinden yapılmasının sebebi de buydu. Ucuz olan mazot tercih edilmiyordu, çünkü alev almıyordu hemen, ama benzin öyle miydi, anında parlıyordu. Van yolunda pek çok olan, yerel sayılabilecek -muhtemelen yine kaçak mazot satan- istasyonlardan bazılarında pompanın ayarıyla oynanıp fiyatı düşürüyorlardı. Tanıdıklara ucuz mazot satmanın bir yolu. İşi bitince tekrar eski hâline getiriyorlardı. 2012’den bir not: Van-Hakkâri yolunun 35. km.sindeki istasyonda pompada 4.40 yazıyordu. Pompacı 3.90 yapıp öyle doldurdu. Sonra tekrar aynı fiyata ayarladı. Resmî rakamlarla yarı yarıya fark varmış aralarında. 2.20’ye bile satın alınabiliyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1