Dışarıdayız (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.4)

 Dışarıdayız

Her gün 8-5 görev yapan bizler, törende aksaklık çıkmasın diye işleri sıkı tutarak özellikle son birkaç günde deviri artırdığımız 5-8 mesaileriyle hayli yorulmuştuk. Buna rağmen son gün olduğundan gece yarılarına kadar oturulmasına kimse karışmamıştı. Saat 2’ye yaklaşıyordu yattığımızda. Tek ve tok seslerle alanları inletemediğimiz, nizamiyedeki uykucu nöbetçileri sadece ufacık kıpırdatan tören ve bu sefer ölümle yoksulluğun yanında pek de yaman olmayan ayrılık hazırlıkları birbirine karışmıştı. En küçüğünden en büyüğüne bütün komutanlar teyakkuz hâlinde sürekli denetimle başımızda bitiyorlardı ansızın. Askerlikle ilgili birkaç rütbe, nişan, teorik pratik üç beş bilgiyle ayrılacaktık kışladan; sırtımıza vurulmadan, sırtımızdan vurulmadan. En büyük sorun üniforma poşetinin çizgilerinin paralelliği, yatağın bozuk para zıplatması gereken gerginliğini pek umursayan komutanın gereksiz gerginliği ve tören sırasında yemin masasına gidip gelirken akordeon olmamamızdı. Anlayabildiğim kadarıyla sivilde görseniz askerden saymayacağınız amorf, kilolu vücutları olan komutanlar bu tür terimlerle arayı kapatmayı deniyor ve bazen de becerebiliyorlardı. Evet, gerçekten akordeon oluyorduk, sadece melodimiz eksikti. Savaş alanında, çatışma bölgesinde aranmayan bir dolu ayrıntıyla boğuşuyorduk. Madem düşman yoktu karşımızda, biz de kendimiz üretirdik, gereksiz gördüğümüz teferruatlarla. Dağda bayırda operasyonda birbirine canını emanet eden askerler, rahat yerlerin en rahatında neyi dert edineceğini şaşırıyordu. Davulun sesi uzaktan hoş gelir, hariçten gazel okumak benimki, her an savaşabilecek kadrolar olarak birlikte hareket etmenin can verici gerekliliği yüzyıllardır içselleştirilmişti, bunu da kabul ediyorum bir yandan.

 

Komutanlar ve aileler huzurunda yeminimizi ettik, yatakhanelerde son işlerimizi giderdik, toparlandık ve çıktık. İyi toz kaldırmıştık ama toprak yolda. Araçları gece yarısında olanlar dışında herkes kendini dar attı dışarı. Onlar da merkeze git gel, çıkıp girerken nizamiyede gereksiz sorun olmasın diye akşamı beklediler ayrılmak için. Birkaç arkadaş, Ramazan öğleninde cirosunu cebimizden çıkarmayı kafasına koymuş bir teras lokantasında yemek yedikten sonra çarşıda turlamaya başladık. Saati yaklaşanları sırayla otogara bırakıp voltaya devam ettik. Git gel 30 dakika tutuyordu mesafe. Benim aracım 20.00’deydi. Çift katlı otobüste ilk defa yolculuk yapacaktım uzun yolda. Normalde araçta uyuyamayan ben, o yorgunluğun ardından, gecenin de etkisiyle uzun uzun uyumuştum rahatsız koltukta. Akıllı telefon ve internet zaten yoktu da, koltuktaki cihazlar da çalışmayınca vücudum salmıştı kendini iyice. Daha çok Kocaeli-İstanbul arası tek ikramlı kısa yolculuklar yaptığımdan muavinin ikinci ikramı şaşırtmıştı. Sonrasını hatırlamıyorum, üçüncüsünde uyandırmaya gelmişti. Bakınız burada bir itirafta bulunayım. Şu an okuduğunuz uyandırılma hadisesi gerçek olmakla birlikte Burdur’a vardığımdakini Kader filminden kotarmıştım. Sahur için mola verilecekmiş, indim yedim yemeğimi. 19 gündür yediğim oruç şimdi beni yiyecekti. Muhtemelen Bilecik ya da Sakarya’daydık. Sonrasında uyumadım. Burdur’a varışım gibi Kocaeli’ye de gün uyanırken gelmiştim. Henüz başlamamıştı, ama birazdan keşmekeşin içine dalacağım muhakkaktı. Gerçi Burdur’un sakinliğini de görememiştik ya; fanus gibi askeriyede geçmişti vakit, neresi olsa aynıydı.

 

İzmit otogarında inip, Karamürsel minibüsüne bindim, güneşi peşimden sürükleyerek Ulaşlı’ya vardım. Hemen orada büyük abimle karşılaştık, işe gitmek üzere durağa gelmiş. Ayaküstü kısa hâl hatırdan sonra eve çıktım. Sonra uzun uzun anlatırdım askerlik anılarımı. Nasıl komutanların bir numaralı adamı olduğumu, bensiz mümkün değil iş yapamadıklarını, atışlardaki ustalığımı, silah arkadaşlarımı ölümlerden kurtardığımı, mutfağa en son gitsem de ilk sıranın hep benim olduğunu, zinhar yatağa yorgana el sürmediğimi, yüzümü yıkar yıkamaz yanımda beliren dilli uşaktan ipek havlumu aldığımı vs.

 

Binaya baktım, balkonda camlarda kimsecikler yoktu. Vakti tam tutturamamıştım demek ki. Emekli evlerinde işe giden olmayınca sahur sonrası bu vakitler nasıl olur bilirsiniz. Biliyorsunuz değil mi, bak bilmiyorsanız anlatayım. Oturduğu yerde uyukladığı belliydi herkesin. Sabahın bu erken saatinde uzun yoldan gelenlerin en çok istediği şey, gece vardiyasında çalışanların her gün yaptıklarından tadını fark edemedikleri hafif kahvaltıdan sonra tadına doyamadığı sohbet sırasında uyuyakalmaktır. Yaşadıklarını ve yolu anlattığı, evdekilerden son havadisleri dinlediği 15-20 dakikalık kısa bir süredir o. Hızlandırılmış kısa yerel yakın tarih aktarımı… İlk elde söylenecekler tükendiğinde, nerede olduğunu merak ettiğimiz sessizlik gelip orta yere hâkim oluverir bütün mütevazı tahakkümüyle. Yorgun ve fakat görevinin bu kısmını hakkıyla tamamlamış, önündeki engeller için şimdilik zorlanmaya kıyılamayan huzurlu yolcu, yediklerinin morfin etkisi vücudunun ağırlığını iyice artırmış vaziyette, diğerlerinin bir sebeple odadan çıktığı ara yanı üzerine uzanır. Sonrasında sessizliği muhafaza etmeye çalışan ayakların marifet eksikliğiyle çıkan küçük çıtırtılar eşliğinde düşle gerçek arasında salınır. Bursa-İzmit yolunun kıyısında olsa da ev, araç gürültüleri ninni gelir artık, cam kapı açık olsa da. Aylardan Ağustostur, yine de üzerine inceden pike örtülür. Odasından yastığı da getirilir. ‘Yorgunsun hoş gelmişsin/ Kara gece nöbetinden hoş gelmişsin/ Yat uyu yerin hazır/ Hak etmişsin uykuyu’ denir. Onca gün aradan sonra başı eski dostuna kavuşmuştur, hemen uyuşurlar yeniden. Şöyle en deliksizinden en az bir saatlik, ‘sular gibi karışık olan uyku’ hakkıdır. Sıcaklığını daha hissettirememiş serin Ağustos sabahları eğer bir yolcuya bu şekilde davranmazsanız hata etmiş olursunuz. Calvino da kırılır hem.

 

Hey gidi hey, bırakırlar mı insanı hayal âleminde, şişşt sana diyorum, hadi uyan. Nasıl yani, bitmişti hani. Bitmiş sayılır mıydı? Öyle ya, daha yeni başlıyordu askerlik. Usta birliğimi Hakkâri’de yaptım demek kolay değildi. Askerden gelen herkesin kulağına kanırta kanırta asılan ‘hayat daha yeni başlıyor’ küpesinden bir tane de bana takmışlardı. Bekâr geçirdiğim altı aylık tecrübeden sonra artık aile olarak gidecektik Hakkâri’ye. Sıfır diyemesek de 100 üzerinden sadece 20’lik hazırlık bekliyordu bizi orada. Hemen her şeyi baştan kuracaktık. Sonuçta sabır ve şanssızlıklarımızla var oluyoruz. Hatalarımız, yanlışlarımız; yapmamız gerektiği hâlde yapmadıklarımız ve yapmamamız gerektiği hâlde yaptıklarımız. Tam da bunların içine içine dalıyorduk en tüpsüzünden.

 

Şöyle güzel bir kahvaltı yapmayı ne kadar isterdim. Kışlada alışmıştık tabii, ama ilk günden uyum sağlamam gerekiyordu sivil hayata. Daha önce de bahsini geçirmiştim, insan alışmaktan ve uyum sağlamaktan ibarettir. Öğretmenlerin askerliklerinin görece rahat geçmesinin en büyük sebeplerinden biri budur. Kolayca adapte olurlar. Bu, bukalemunluk değil, hayatını sürdürebilmek için asgarî müştereklerde buluşup barış ortamını tesis edebilmek adına çapaklarını karşılıklı törpüleme yolunu tercih etmektir. Evrimin temel kurallarındandır; güçlü olan değil, uyum sağlayan hayatta kalır.

 

8 Eylülde Hakkâri’de olmamız gerektiğini söylemişlerdi. Bir dakika, nasıl yani, biletleri 12’si için almıştık bile. Üstelik 9 Eylül Perşembe bayramın ilk günüydü ve arife öğleden önce görev başında olmamızı istiyorlardı. Bu mümkün değildi, bunu bize nasıl ve niçin yaparlardı? Tamam, sekiz gün hazırlık için hiç de kısa değildi, ama yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişken bir bayramı niye çok görmüşlerdi. Ne vardı yani hafta sonu gitseydik. Bileti erkene almak çok maliyetliydi. Hem değişim sırasında değer kaybediyordu hem de arife günü biletlerinin fiyatları yüksekti. Ya ben ne konuşuyorum, ertesi gün bayramdı ve hiç niyetli değildim gitmeye. Riski çoktu. Hem aday öğretmendim hem askerdim. 12’sinde gidersek 13’ünde göreve başlayacak ve beş gün gecikmiş olacaktım. Risk budur dedim ve değiştirmedim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1