Hazırlık çalışmaları (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.6)
Hazırlık çalışmaları
Kendimizi
sokağa, selamet sahiline dar attık. Dur bakayım adresi hatırlayabilecek miyim?
Berçelan Mahallesi, Sümbül Caddesi, İncin Apartmanı, No:8/2, Hakkâri. Evet, doğru.
Girişte bizimkilerle selâmlaştık, girdik eve. Gelmiştik. Asıl film, esas şimdi
başlıyordu. Bir telefon kadar yakın olmak çok bir şey ifade etmiyordu düzen
kurmada. Yorgunluktan uyuyakalmışız, evdeki tek mobilya olan kanepede. Yolda
yemek için evde hazırladığımız üç beş parça azığımız vardı. Onlarla idare
ettik. Sabah kalkınca, dibimizdeki, evin içinde sayabileceğimiz bakkal ve
manavdan tedarik ederdik. Evde birçok eksik olmakla birlikte bugün yarın diye
acelemiz yoktu. Düğünden sonra 2500 lira almıştık babamdan. Yaklaşık bir aylık
maaşımdı, onu kullanacaktık ve belki biraz taksit.
İlk
gün kahvaltımı edip çıktım evden. Eşim yapayalnız kalmıştı. Ne kimseyi
tanıyordu ne de şehri. İnternet de yoktu daha, sadece bir telefon, bütün gün
konuşsa hakkıydı. Evrakımı Millî Eğitime götürüp asker öğretmen olarak göreve
başlamam gerekiyordu. Arkadaşlarla buluşup gittik daireye. Beklemediğimiz
değişiklikler vardı. Hakkâri bahsi geçtiğinde her zaman dile getirmeye hakkım
olan o meseleyle karşı karşıyaydım. İstisnasız her sene gidişimde
belirsizliklerle karşılaşıyor, kaldığım yerden devam edemiyor, yeni planlarla
yeniden düzen kurmak zorunda kalıyordum. Geçen sene kör topal da olsa
alıştığımız okulda değil, civar köylerden taşımalı gelen öğrencilerle bu sene
faaliyete başlayacak olan Çimenli Köyü’ndeki, aslında heveslisi olduğumuz büyük
okulda görev yapacaktık. Vadideki kadrolu öğretmenleri burada görevlendirmek
niyetindeydi müdürler. Taşbaşı’na gitmeyecektim yani. Tamam dedik ve geçen
seneden tanıştığımız arkadaşlarla birlikte aynı okulda, daha iyi şartlarda, bir
düzen içinde çalışabilecek olmanın buruk sevinciyle Çimenli günleri başlamış
oldu.[1]
Normalde asker öğretmenlerin başka yerde görevlendirilmeleri mümkün olamıyordu.
Geçen sene Oğul’daki Hüseyin de önceki senelerde merkezde görevlendirmeyle
çalıştığı hâlde askerlikten dolayı kendi köyünde çalışıyordu. Nâmümkünler
mümkün kılınmıştı.
Arkadaşlarla
biraz turladık, işlerin nasıl yürüyeceği hakkında küçük fikir alışverişleri
yaptık. Günler hâlâ yeteri kadar uzundu; eve döndüm, eksiklikleri gidermek için
artık az buçuk tanıdığım şehre çıktık. Yatak odası olarak kullanacağımız oda
bomboştu. Oraya iki baza bir yatak aldık. Sonraki günlerde üç kapılı küçümen
bir gardırop sipariş ettik mobilyacıdan, birkaç parça da halı. Oturma odasına
yer süngerleri aldık, yaslanmak için de kırpıntılardan yastık yaptırdık.[2]
Çimenli, Taşbaşı’ya göre yarı yoldaydı. İlk sene Çimenli’de inen arkadaşların
ne kadar şanslı olduklarını düşünürdük, daha bir o kadar yolumuz var diye. Yanı
sıra uzak virajlardan gözümüze çarpan, şartlar elverdiğince yüksek tepedeki
büyük okula bakıp iç geçiriyorduk. Yukarıda anlattığım şartlarda çalışınca
böyle yepyeni binalara imreniyorduk.
Taşbaşı’ya
karşı mahcubiyet duymuyor değildim. Köye gelip gördükten sonra, ya da hiç
gelmeden doğrudan dairede kendilerini merkeze aldıranlara boşuna mı kızmıştım?
Fırsatı bulunca ben de tüymüş olmuyor muydum şimdi? Zorla görev yazdılar diye
mi teselli bulacaktım? Nereden biliyordum, belki diğerlerini de amirler ve
şartlar zorlamıştı. İnsan, eline fırsat geçmeden iyi mi kötü mü olduğunu asla
bilemeyecek. Tüm bunların yanında iç muhasebe departmanımda kendimi aklarken
kullandığım argüman, 32 öğrencimin 30’unun Taşbaşı’dan geliyor olmasıydı. Zaten
müdürlük de bunu göz önünde tutarak hem onları getirmiş, hem de bizi oraya
aldırmıştı. Esasen bizim köye böyle bir okul lâzım olduğu hâlde niçin buraya
yapılmıştı, insanın aklı almıyordu.[3]
Köyle
irtibatımız devam ediyordu. Gitmesek de görmesek de bizim köyümüzdü neticede. Taşbaşı’ya
sadece bir kere gittim. Yoğun yağış olduğu günlerde köyün deresi taşmış ve 7-8
evin yıkılmasıyla sonuçlanan korkunç hasarlar oluşmuştu. Bir kısım evler
tamamen yıkılmış, bir kısmının da duvarlarındaki koca koca deliklerden içleri
görülüyordu. Çimenli’de 23 Nisan kutlamaları herkes gibi bizim köyün
öğrencilerinin de katılımıyla icra edilmişti.[4]
Bayram cumartesiye denk geldiğinden Cuma günü yapılmıştı kutlamalar. Tarihte
yanlışlık olmasın diye şimdi tekrar bakıyorum, evet doğru. İki gün tatilde de haberimiz
olmadı felaketten. Pazartesi günü derse gittiğimizde gerek öğrencilerden gerek
servisçilerden aldık kötü haberleri. Cuma günü ders çıkışı Taşbaşı’yla
tanışıklığı olan arkadaşlarla ziyarete gittik kendini biraz toparlamış köy ve
köylüyü.
Ortalık
kızılca kıyametti. İkel şartlarda alelusûl yapılan evler azgın suya dayanamamıştı.
Kimisini tamamen yıkmış, kimisini de ısıra ısıra eritmişti. Dediklerine göre
çığın oluşturduğu setin arkasında biriken su, bir yolunu bulup toptan gelmeye
başlamış ve saatlerce köprüleri kapatacak yükseklikte akıp, yakıp yıkmıştı.
Sonrasında videolarını izlerken bile ürkütücü geliyordu insana. Bu tür
durumlarda bizi ürkütenin orada izlerimizin olması, yaşanmışlıkların zihnimizde
oluşturduğu ‘tam şuralarda dolaşmıştık, şurada oturup çekirdek çitlemiştik,
şurası değil miydi tavşanın tazıdan kaçtığı alan’ diyebilecek kadar içli dışlı
olmamızdır.[5]
Okul
açılmadan Zap’ın sol tarafında kalan bir suya götürmüşlerdi. Kanireş’in küçüğü,
ama ne güzel kaynıyor o da yerden. Şöyle havzasını biraz genişletip, çok değil
yirmi saniye kadar kendini yenilemesini bekledikten sonra ellerinizi
kullanmadan en ilkel şekilde susuzluğunuzu giderebilirsiniz. Ne kadar
içeceğinizi midenizin genişliği kadar, buz gibi suyun soğukluğuna
dayanıklılığınız da belirler. Su dediğin en fazla böyle dilini damağını
dondurmalıydı; neydi öyle evleri barkları, ağılları sokakları ters yüz etmeler,
insanları hayattan düşürmeler. Su hayattı, mineralleri nüfuz etsin diye elimizi yüzümüzü
yıkadığımızda kurulamadığımız kaynak suları, hayatın sonuna sponsor
olmamalıydı.
[1] Başladı
başlamasına ama, bu okul da yepyeni açıldığından, her sene başımıza sarılan
yeniden düzen kurma seferberliği burada da üstümüze vazifeydi. Tahtaları duvara
çakmaktan tut, sıraları yerleştirmeye, bir dolu köyden gelen öğrencilerin
kayıtlarına yardımcı olmaktan demonte gelen masaları toparlamaya kadar her şey.
[2] İstanbul’a
tayinim çıktığında yanımda getirdiğim az şeyden bir kısmı da bu minderlerin
kılıflarıydı. Süngerleri bırakmış kılıfları getirmiştim. Burada da kullandık
onları, yanlarına iki tane daha ortak kattık az geldiklerinden.
[3] Ondan tam dört
sene sonra (2014) yapıldı bir okul, yarı öğrenci yine dışarıda kalsa da iyi bir
gelişmeydi. Sadece ilkokula yetiyordu bina. Aldığım haberlere göre dört sene
sonra da (2018) ortaokul için yeni bina yapılabilmişti ancak, alt ve üst
yapının iyileştirilmesinin yanında.
[4] Çimenlili bir
hoca hanımın Hakkâri’nin bir dağ köyünde ortaokul öğrencilerine anne
babalarının önünde bütün cesaretleriyle tango gösterisi yaptırdığını da buraya
not düşeyim. Eleştirmiyorum, sadece ilginç olduğundan yazdım.
[5] Tatillerde
Ulaşlı’ya gittiğimde de her yere bu şekilde bakıyordum. Bir gün bunu amcama
söylediğimde, ne diyon len değişik, der gibi birkaç saniye yüzüme baktığını
fark ettim, ama yine de bana hak verdiğini hissettim. Yok ya, demeyeyim, öyle
düşünmemiştir amcam, irfanı vardır bence. Sözün etkisiyle hatırladığı eskiler
gelmiştir aklına, o kadar. Bak şimdi aklıma düştü. 19
mevsim boyunca, bez keseye konup keserle kırılan koca koca şekerlerden niye
getirmemiştim ki amcama. Garibim, kahvehanede ağzına attığında yudum almaya
fırsat kalmadan tükürükle eriyiveren karıştırma şekerleriyle kıtlama içmeye
çalışıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder