‘İçeri’deyiz (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.3)

 ‘İçeri’deyiz

Yemekleri özel şirket getiriyordu. Gayet güzel menülerle üç öğün iyi besliyorlardı askeri. Beğenmemeye çalışanlar oluyordu tabii, tabağın kenarından tırtıklayıp vakit müsaitse kantinin yolunu tutuyorlardı. Yalnız bir kusurları vardı. Sabah ve öğlen yemeklerden sonra diğer öğün için salata ve turşu tabaklarını masalara diziyor, üstü açık bırakıyorlardı saatlerce. Amerikan filmlerindeki taşra barlarının sabah görüntüsünü andıran eskimiş yemekhaneye vuran yatay güneşin huzmelerinde orta hâlli toz kalabalığının bir sonraki öğüne kadar yiyeceklere çökeceğini -Dikotomi’yi devre dışı bırakırsak- herkes hesap edebilirdi. Kahvaltıda çayı kışla ve yurtlarda olması gerektiği ve olmak zorunda olduğu gibi kazanlarla demliyor, demir sürahileri daldırıp masalarda demir bardaklarla servis ediyorlardı. Askeriyede yüzyıllardır zorunlu olarak formunu koruyan pek çok şey gibi bunu da yadırgamıyordu kimse. Hâl böyleyken yediğimizin hakkını verecek kadar sıkı çalışma yoktu kesinlikle.

 

Aralarda kantinlerden alışveriş yapabilene aşk olsun. Hepimiz öğretmen olmamıza rağmen burada işler karışıyor, kavga dövüş çıkmasa da herkes bir diğerini ve kendi hakkını kollayarak hurra yükleniyordu küçücük camın önüne. Hayatım boyunca belki senede bir kere, o da denk gelirse maden suyu içmişimdir. Şimdi hatırlamak için zihnimi zorladığım gibi hemen hepsi, evet, ortamın zorlamasıyla olmuştu. Ama o 19 günde kolilerce karpuzlu maden suyu içtim. Ne güzel tadı vardı meretin. Soğuk su vermiyorlardı hasta olmayalım diye; zaten askerden sayılmıyorduk, uğraştırmayalımdı yetkilileri. Nerede su bulsak çeşmeyi biraz akıtıp ağzımızı dayıyorduk, ama kışla o kadar büyük ve hat öyle uzundu ki, borudaki suyun soğuyacağı kadar vaktimiz olmuyordu. Ilık suya abanacak kadar dilimiz çıkmadığında serinleme ihtiyacını maden suyuyla gideriyorduk. Oruç tutan bir grup arkadaş vardı. Ayrıca otururlardı. O kadar sıcakta, o kadar saat oruç tuttular, bravoydu kendilerine. Sahurda iftarda ayrıca yemek çıkıyordu. Başta sayı almışlardı; % 5. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi her geçen gün düştü, on dokuz vadiden geçebilen bir avuç sîmurg kaldı en sonda.

 

Eğitimler 8’de mıntıka temizliğiyle başlıyor, akşam yemeğine yollayan 5 içtimaıyla bitiyordu. Sonrasında herkes serbest. Kantinin bahçesindeki oturaklı masalarda uzun saatler oyalanılırdı. Hayatımda en çok dondurmayı o akşamlarda yedim. Bağımlı mı olmuştuk ne. Arada bir biri kalkar, iki avuç dolusu paketle gelirdi. Çok ucuzdu. Bahçedeki kahve makinelerinin önünde de hep sıra olurdu. Ucuzluğun yanında, bir meşgale ve kaynaşma vesilesi oluyordu. Liseyi Gölcük’te okuduğumdan, sınıfta okulda başka yerlere nispetle ‘içeriden’ asker çocuğu çok arkadaşım vardı. Çarşıya gezmeye gittiğimizde, iki dakika kapıdan girip kantinden bir şey alır getirirler, parkta birlikte yer içerdik. Halı saha için de dışarıda kişi başı 2 lira olan ücretler, içeride 10 kuruştu. Bir kişilik ücretle sahayı kapatabiliyorduk.[1] Pasta dışarıda 25-30 liraysa, içeride 3-4 liraydı. Tıraşta oran bire ondu. Son derece şaşılacak bir fark oluşuyordu. Görev yerlerimize gittiğimizde askerî kimlik çıkarıp bu imkânlardan faydalanabileceğimiz söylenmişti. Ama Hakkâri’de uzun süre kalacağımız ve ‘içeri’ girip çıkmanın birtakım riskleri olabileceğini düşündüğümüzden hiç tevessül etmedik. Bir kere polis arkadaşla merkezdeki polis kantinine gitmiştim, o kadar. Bir kere de eşimle araç kiralayıp Şırnak tarafına doğru gittiğimizde lâzım olmuştu kimlik. Yasak bölgede birkaç fotoğraf çekmiştik. İleride kontrol noktasında durdurup makineden sildirdiler. Nereden anladılar ki? Dönüşte etrafı taradım ama emare göremedim. Doğa fotoğraflarıydı aslında, ama yasaktı işte.[2] Silerken kontrol etmemişti uzman çavuş, es geçebilirdim, sonradan bakar diye ikiletmemiştim. Hakkâri’de zaten her daim teyakkuzda olan askeri kızdırmaya gelmezdi. Yüzlerce metrelik dikine, neredeyse yekpare kayalıklardan oluşan dağların orta yerinden fışkıran sular harika manzaralar oluşturuyordu, bakmayı bilen nazarlara. İşte burada kimlik konuşabilirdi belki. En baştan prensip olarak; madem böyle bir kolaylıkla askerlik yapıyorum, onun diğer kolaylıklarından faydalanmayacaktım. Risk durumu da vardı tabii. İlerleyen senelerde Depin’den otostopla bindiğimiz zırhlı araçtan (akrep) valiliğin bahçesinde indirmişlerdi polisler, dikkat çekmeyelim diye. Risk buydu.

 

Üniversite arkadaşlarımdan 5’i de oradaydı, başka bölüklerdeydik. Birbirimizden habersiz geldiğimizden böyle olmuştu. Ara sıra görüşebiliyorduk. Batı illerinde görev yaptıklarından Doğuyu anlatıyordum; geleceklerdi çünkü.

 

On dokuz gün içerisinde boşboğazlık yapmamam, ağzımı tutmam gereken birkaç husus konusunda zihnimde kendimce talimler yapıyordum. Genelde vejetaryenlerin ve kedi bakanların ortada mevzu yokken ya da küçük bir kırpıntı gördüklerinde ‘ben de vejetaryenim, benim de kedim var, ah bir görseniz yaramazı’ çıkışlarını tersten referans alıyordum.[3] Zaten çok ağzımı açmayacak, konu makulce oraya gelmediği sürece kendi çaba ve yönlendirmemle gündem etmeyecek, bilinçaltımın tuzaklarını hisseder etmez ilk kavşağı beklemeden arazi moduna alıp yokuş yukarı sapacaktım. Bunlardan biri ulusal gazetede köşe yazmam ve diğeri yeni düğün yapmış olmamdı. Esasen biraz gevşek birinin ağzında ikisi de sürekli sakız olmaya namzet taş gibi maddelerdi. Henüz tanıştığım insanlardan birine bile açılınca kuşkusuz etrafa yayılacak ve gereksiz muhabbetlere gebe cümleler kurmak zorunda kalınacaktı. Gel gör ki kanın kanı çekmesi gibi cümleler de cümlelere ulanmakta ustadır. 1.Birkaç kişiyle sınırlı da olsa köşe başlarında konuştuk yazarlık konusunu. 2.En yeni benimki olmakla birlikte taze damatlar birbirimize teselli sadedinde sözler sarf ediyorduk. 3.Mesela Zaza bir arkadaştan Kırmançi arkadaşlarla girdiği lisan tartışmasında Zazaca’nın artikel özelliği (dilde kelimeler arasında cinsiyet ayrımı, eril dişil kelimeler) olduğunu öğrenmiştim. Milletin ne dertleri vardı değil mi? 4.İngilizce öğretmenlerinin bir köşeye çekilip Lost’taki aktörlerin aksanlarının kökenlerini tartıştıklarını duymuştum. 5.Aynı şeyi Beden Eğitimi zümresinin komutanların kültürfizik hareketleri yaptırırken düştükleri yanlışları eleştirirlerken de görmüştüm. Bakmayın benim kısa dememe, 19 gün az da olsa kimin ne olduğunu orta yere sermesi için nispeten yeterliydi. Çünkü herkes o kadarlık geldiğimizi biliyor, kendini ona göre programlıyordu. Her işte böyledir. Tabii herkes bilişini kullanarak söz ve eylemlerde bulunduğu gibi üst bilişini de aktifleştirerek bu tavırlarının sebep ve sonuçları üzerinde düşünecek olgunluk ve motivasyonda olmadığı için bol bol sakilliklerle karşılaşıyorduk. 6.Türkçe öğretmeni bir arkadaşla sonlara doğru süresi ve derinliği artan muhabbetler yapmaya başladık kısa kısa da olsa. Nihayet son gün akşamı geldiğinde yemekhanenin ön tarafındaki, oturmanıza değmeyecek ama ayak ortalarını denk getirdiğimizde botun kalıbı sayesinde çömelmemize yardım eden hafif yükseltide çömtürerek (çömelmeyle oturma arasında bir şekil) kahve makinesine, silahlığa doğru dönmüş, gözlerimizle hareketleri kulaklarımızla sözlerimizi takip ederek konuşuyorduk. Aşk meşk meselelerinden bahis açıldı. Kendimi tutmam yetmiyor, dertleri çekecek sünger gibi görünmemeye çalışmam da gerekiyormuş. Arkadaş sağ olsun, beni dert küpü bellemiş, içime döktükçe döküyordu. Birkaç haftalık aşinalık üçüncü kâtip seviyesinden hâlliceye dönüşmüştü. Uzun uzun doldurdu beni. Vakit kısa, zaman dar olduğundan bütün bütün sokmaya çalışıyor, takdir edersiniz ki küpün ağzı dar olduğundan hayli meşakkat veriyordu. Kız arkadaşı hakkında bazen sitem bazen pişmanlık tonunda inişli çıkışlı platonik ilerledi sohbet. İki kulağıma da yetecek kadar seri konuşuyordu. Dışarıdan herhangi bir sesin soluğun araya karışmasını istemiyordu. Hani tam da uzmanlık alanımdı ya, bunu görüyor, şarjör boşaldıkça, nefeslenip yenisiyle yaylıma devam ediyordu. Kendimce kızın hakkını gözetip süzgecimden geçirerek dinliyordum. Zihninde oluşup ağzından dökülen cümlelerin bazılarını zor takip ediyor, yere toza toprağa düşmeden kulağımla yakalayıp muhteşem üçlüyü titreştirip içeride yorumluyordum. Bu konularda kendime faydamın olmaması, başkalarını teselli edemeyeceğim anlamına gelmezdi. O indirdi, ben yüklendim. O son gece uzun yorgunluklar ve ferahlayan varlığıyla en iyi uykuyu o uyudu sanırım. Sonraki günlerde, bu satırları yazana kadar, birkaç sefer hariç, hiç aklıma gelmedi bu mesele. Şimdi kısa süreli tanışıklıklarda insanın nasıl davranmaması gerektiği bağlamında düşünürken yeniden ele alma fırsatım oldu. Davranışlarımın yanlış anlaşılması veya ölesiye kınanacak olmam pahasına açıklama yapmaktan kaçınmam bu sebepledir. Zaten zor bela hayatı sürdürüyorken sadır olan fiillerimi, bir de açıklama gayretini kimse beklemesin. Ben yaptım, siz çözümleyin. O kadarcık çaba çok geliyorsa diyecek bir şey yok; sen sağ ben selamet.

 

Yemini en son gün edeceğimizden çarşı izni olmuyordu. Yeminsiz akitsiz, kasemsiz ahitsiz sokaklarda dolaşmak, anne karnından çıkmadan ben de varım demekti, olmazdı. Aslında esnafın bu yönde taleplerinde diretmeleri gerekirdi. Hepimiz öğretmendik, 20 yaşında, hepten ailesinden geleceğe bakan askere göre cebimiz şişkindi. Konuştuğumuz arkadaşlara nispetle az olmakla birlikte bende bile nakit 300 lira vardı mesela, otobüs biletini de babam aldığından 100 lira bile harcamamıştım. Tamam, cepli donlarımız yoktu, cırt cırtlı cüzdanlara koyup koynumuzda saklıyorduk. Oraya da nadiren el atıyorduk. 19 günde sadece bir iki çarşı izni olacağından kimse paranın gözünün yaşına bakmadan kıyardı. Belki bu sebeple bedelli askerlere ilk haftadan yemin ettirdiklerini duydum.

 

Omuzda yürüyüşler, tüfekli hareketler ve söküp takma işlemleri hariç silah almadık elimize. Takarken artırdığımız parçalar nispetinde ustalığımızı gösteriyorduk birbirimize. Boş ve ayarsız tüfeklerle nice gün dolaştıktan sonra hepi topu altı atış yaptık. Çocuğa gösterilen özen gibi, başımızda, bizim tetikte olduğumuzdan daha fazla tetikte sürekli birkaç kişi olduğu hâlde, neredeyse elimizden tutup yaptırılıyordu. Parlayan alazlara ve savrulan kovanlara karşı miğferiyle kendini korumaktan atışla ilgilenemiyordu usta askerler; o kadar kalabalık ve vasıfsızdık ki, gayet normaldi. Askeriyedeki en temel atış olan yatık vaziyette 25 m.deki hedefi tutturmaya çalıştık. Arkadaşlar anlatırdı, tam teçhizatlı km.lerce koştuktan sonra dinlenmeden birkaç nefes müsaadeyle ayakta 300 m.lik atış yaparlarmış. Gece atışlarını saymıyorum. Projektörlerin anlık yanıp sönmesi sırasında önceden hareketle yeri değiştirilen hedefi tutturmak herkesin harcı değildi. Hem yetenek, hem olağanüstü çalışma gerektiriyordu. Savaş bölgesinde sıcak çatışmaya girecek askere, maliyetli bu eğitimler azdı bile. Bizimkiyse ‘görsünler yeter’di. ‘Devletimiz zengin değil’ her an duyulan laflardan biriydi ne de olsa.[4] Sanki zengin olsa har vurup harman savurmamız sorun olmayacaktı. Karşımızda herkese ait hedef kâğıtları vardı. Bazısında hiç delik olmuyor, bazısında 8-10 tane oluyordu. Üç köşe teşkil yapabilene uzman çavuş bir şeyler ısmarlayacağını söyledi. Hem hepten acemi hem de silahlar ayarsız olduğundan, bir kişi hariç kimse yapamadı. Yere uzandığımda, önceden verilen talimatlara uyarak tetiğin boşluğunu alayım derken birden patladı silah. İlk kurşun nereye nasıl gitti anlamadım, diğerleri kâğıdı tutmuştu, ama üç köşeyi bırak büyük çemberin içinde bile buluşamamışlardı. Hevesimiz kursağımızda kalmıştı anlayacağınız. Zanaattı atışçılık. Burada sayfalarca yaptığım atıcılığa benzemiyordu.[5]

 

Atış yaptığımız alan diğer bölgelere göre daha serindi. Kışlanın biraz uzağında, ama bu tür etkiler için yakın sayılabilecek mesafede Burdur Gölü vardır. Gidip görmesek de gelen serin hava, gevşek bırakılan iliklerden sızarak yanan bağrımızda kendine yer edinmek suretiyle bunu ispata çabalıyordu. Madem konuya girdik, Google’dan yardım isteyelim. Doğu-Batı batı istikametinde önce Beyşehir Gölü gelir, sonra Eğirdir vardır. Üçüncüsü Burdur olan bu sırayı, son senelerde adı çokça anılan ve muhtemelen pek yakın zamanda kumlarının nerelere (YS koyu) taşındığını pekiyi bildiğimiz, reklâmı yapıla yapıla mahvedilen her yer (Uzun Göl) gibi canına ot tıkanacak Salda Gölü tamamlıyor. Aralarda irili ufaklı birçok göl olduğunu da belirtelim. Evet, namı diğer Göller Yöresi’ndeydik.[6]

 

Bir gün tüm öğleden sonra silah söküp takmaya ayrılmıştı. Vesikalık ve toplu olanlar hariç askerde çekildiğim tek fotoğraf bu güne aittir. Arkadaşlar silahlıktan rica ettikleri ağır silahlarla veya topların önünde fotoğraf çektirdiler. Ben yapmadım, böyle şeylere merağım yoktur pek. (Evet, merakım olacak biliyorum, Word de uyardı, ama diğeri daha güzel.) Öte yandan Hakkâri’de çektiğim binlerce fotoğraf, saatlerce video kaydım var. Askeriyeye ait olamadan geçirdim günlerimi Burdur’da, Hakkâri ise bütün benliğimi alıkoydu. Tüm bunları yazmamın sebebi de budur, canıma dokundu çünkü.

 

Günler kışlada böyle geçerken yemin günü gelip çatmıştı. Büyük abimin İskenderun’daki yemin törenine sadece babam gitmişti.[7] Küçük abimin Alaşehir’deki törenine de annem babam ve ben gitmiştik. Benimkine kimsenin gelmesine gerek yoktu, boşa zahmet olurdu. (Bunu züğürt tesellisi olarak yazdığım ne kadar belli değil mi?) Yakın illerde oturan ailelerden gelenler olmuştu, ama bakıp iç geçirme yaşımız geçmişti. İskenderun’dan geldiğinde çehresi değişmişti abimin. Her tarafı soyulmuş, güneşten yanmıştı. Onunla da bitmiyor, hemen usta birliğine gidiyordu. Yalova’da, aslında Karamürsel’in çıkışında gördüğü eğitim boyunca hafta sonları eve gelebiliyordu. Sonrasında Magosa’ya gitti, limanda kontrol biriminde görev yaptı. Alaşehir’e gittiğimizde görmüştüm askerin o gün ailesine ne kadar ihtiyacı olduğunu. Hareketlilikten tozlanan meydanda kıyafetlerinden seçip göz temasını kaybetmeden gidip yakalamıştım döne döne etrafına bakan, ama sarışınlıktan kısılan gözleriyle aradığı dayanağı tutamağı biraz daha bulamasa içlenecek, bir an evvel oradan kurtulmak için çabalayan abimi. Devrecilik denen namussuzluk sonucu ağaçları sulayıp da bir yudum su vermeyen kendini bilmezlerden çok çekmeleriydi en büyük sebebi. Usta birliğine Gaziemir’e gitmişti. Dedemin öz teyzesinin öz oğlu orada paşaydı. Evet, yanlış okumadınız, bildiğiniz Paşa. Hangi rütbedeydi bilmem o kadarını, ama Paşaydı işte, daha ne olsundu. Dedem abimle bir mektup göndermiş, onun koruması altına girmiş, sonrasında kimse ilişmemişti ne ona ne arkadaşlarına. Söylediğine göre acemilikte kendine eziyet edenlere, eline fırsat geçtiği hâlde merhamet etmişti. Bizde herkes az çok kendini bildiğinden, feleğin çemberinden döne döne geçtiği için kimse kimseye böyle edepsizlikler, ihanetler yapmazdı. Burada meslektaşlarımı kayırıyor muyum? Evet, ne olmuş, satır benim değil mi, istediğimi keserim; cümle benim değil mi, istediğimi dâhil ve cem ederim. Kantinde üç kuruşun hesabını yapamadığından teneffüslerde ıstıraplara sebep olan kör topal usta asker, hamamda soğuk su vanasını kapatmış, azarlı küfürlü bağırdığımızda da, ‘cehenneme nasıl dayanacaksınız’ diye olmayan kalibresince zırvalamıştı, kendince alt edemediği vasıflı bir gruptan eblehçe öç alma susuzluğu içinde. Şimdi size sorarım, buna ne yaparsın, atsan atılmaz satsan satılmaz. Bize kalan bir küçük haşlanmışlık… Öte yandan bizimki gibi sektörlerde, plazalardakine göre hâllice de olsa hepimizin yaptığı gibi kibarlık maskesi altında gizlemeden ayan beyan kusmuştu düşüncelerini.

 

Biraz geriden alalım. Asker öğretmenliğin her aşamasını kitabına uygun (kitabına uydurarak değil) yapalım, zamanını kaçırmayalım, sonradan başımız ağrımasın diye sorup soruşturup bakıp takıştırıp öğreniyorduk neler yapmamız gerektiğini. Maaş işi de bunlardan biriydi. Bilirsiniz, memurun maaşı, çalışmadan önce yatar. Önce maaş yatar, sonra memur. Risk almayı sevmeyen memurin taifesi kendini garantiye almıştır. Ağustos boyunca asker sayılacağımızdan o ay maaş almayacaktık. Bunun için Temmuz maaşı yazılmadan, ayın beşi gibi, 1 Ağustosta gireceğimiz sınavla birlikte artık askeriyeye teslim olacağımızdan maaşımızın sadece on beş günlük düzenlenmesi hususunda muhasebeye dilekçe verdik. Kışladan sonra okula döndüğümüzde ayın yarısı (Ağustosun son 15 günü) geçtiğinden bir sonraki on beşi geldiğinde 1,5 aylık (Eylülün ilk 15 günü ve sonraki bir ay) maaşımızı alıyorduk. Sonrasında sene boyunca ek ders ücreti almadan, diğer arkadaşlarınkine yakın bir para geçiyordu elimize. Son bir ay (Temmuz) teğmen sayılıyormuşuz. Böyle olmakla birlikte Temmuz maaşımızı askeriye yarım yatırmıştı bitime on beş gün kaldığından. Teskereyi aldığımız 1 Ağustos günü sivil göreve başlamıştık. Ağustosun on beşinde yine 1,5 maaşlık ücret almıştık MEB’den. Başıyla sonuyla toplamda bir aylık askerliğe tekabül eden sürede ücretsiz kalmıştık. Telafi edecek miktarda, terhisten bir ay sonra 750 lira yatmıştı hesabımıza görev tazminatı olarak. Kışladayken harçlık sadedinde bir miktar para almıştık elden. Bunu her asker, görev yerine göre az veya çok alır. Saçın sakalın, botun üniforman tam olsun demektir. Her şeye mazeret bulunabilir belki, ama askerin tek tipliliğe aykırı davranması ve berduş olması düşünülemez.



[1] Araya şunu da katayım. Arkadaşlar halı saha için nizamiyeden girerken nöbetçi erlere selâm vermişler; selamün aleyküm. İçeriden çıkan astsubay bunu pek büyütmüş, arkadaşın babasına haber vermiş, bir daha da halı sahaya gidilememişti.

[2] Küçüklüğümden beri Gölcük’ten Ulaşlı’ya gidiş gelişlerimde, karşılıklı yolun onda birini kapsayan askerî bölgeden her geçerken onlarcası gözüme takılan ve binlerce kere okuduğum, 100 m. aralıklarla çitlerde asılı uyarı levhalarındaki yazıların Türkçesi başta olmak üzere İngilizce, Fransızca ve Almancasını harf harf hatırlıyorum, nasıl unutabilirim; Yasak bölge girilmez/ Forbidden Zone/ Zone İnterdite/ Verbitone Zone.

[3] Otuzlu yaşlarında bebekliğinden beri sert dikte edilen ve altında ezildiği paradigmasını uzun uğraşlar sonucu nihayet kökten değiştirmiş benim gibi insanlar da, her konuşmayı bu meseleye yönlendirmekte pek heveslilerdir. Handikaptır. Ama içimizdeki ifrazatı atmamız gerekiyor, mazur görülme hakkımız vardır diye düşünüyorum.

[4] Enteresan laflar: ‘Esas duruşu bir emir, bir de ölüm bozar.’ ‘Dışarıda bağırana deli derler, burada bağırmayana.’

[5] Avcı kulüplerinin isimlerinde ‘atıcılar’ kelimesinin de olması çok manidardır. Ya silahı güzel atacaksın, ya da lafı.

[6] Göller Yöresi, Akdeniz Bölgesi’nde bulunan Acıgöl, Akgöl, Akşehir, Beyşehir, Burdur, Eber, Eğirdir, Gâvur, Ilgın, Işıklı, Karamık, Karataş, Kovada, Salda, Suğla ve Yarışlı göllerinden oluşan bölgenin adıdır.

[7] Bak şimdi geldi aklıma, müsaadenizle dökeyim biraz. Ben babamla hiç yolculuk yapmadım. Babam kendisiyle de yapmamıştır muhtemelen. Atalarımız Artvin’den çok önceleri (130 yıl) geldiklerinden, her şeyimiz Kocaeli’de olduğundan ‘köye, memlekete gitmek’ durumumuz yoktu. Ama aklım almıyor, bizden herhangi birileri nasıl olur da Artvin’e gitmez, kökleri araştırmaz, irtibatı devam ettirmezdi? Gölcük ve Karamürsel’deki Artvinliler derneklerini, görece içkici kumarcı tayfa idare ettiğinden oralara da uğranılmazdı. İçlerinde büyümese de sönmemiş, proaktif olmasa da aktif bu volkanla nasıl yaşamışlardı? Hadi biz o kadar içli dışlı değildik bu meselelerle, büyüme çağlarımızda ne dil kalmıştı ne gelenek görenek; her yer aynılaşmıştı, ama dedemlerin buna yönelik hamle yapmamalarını bir türlü anlayamam. Tatil diye bir yerlere gitmenin ne olduğunu da tâ lisede arkadaşlar sezon başında anlatırken fark edecektim yakından. Bu durumu babama anlattığımda, o kişilerden işyerinde de olduğunu, bütün sene boyunca tatil borcu ödediklerini söylemişti. Olsundu be baba, bir kere de biz borç ödeseydik, ne olurdu sanki. Şimdi bazen benim de yaptığım gibi kaçamak cevaplar vermek yerine niye dilin söz, elin anahtar vermedi acaba? Birkaç depo benzin ve üç beş gecelik otel parasıyla batacak değildik. Ama bunlar işte hep niyet ve görgü meselesiydi en başta. İlla cıbıl cıbıl plajlara gidelim demiyorum ki, alalım başımızı ya senle ya ailecek gidip vuralım yollara. Nasıl bir şeydir acaba, her zaman merak ederdim. Biz Hakkâri’deyken ailemin topluca Çanakkale turuna gitmeleri, oradan Balıkesir’de bir tanıdığa uğramaları, dinlerken ne çok yormuştu beni, onların iki günde aldıkları binlerce km.de yorulmadıkları kadar. Keşke bizi de bekleselerdi, keşke haber verselerdi. Keşke niyetlerini belli etselerdi. Dedemle de gezmeyi çok istemiştim. O kadar anlatıp anlatıp içimize işlettiği gezmek tutkusunu her açtığımda niye kaçıyordu ki o da, anlaşılmaz şeydi doğrusu. Bir kez olsun oğlunun evinde kalamayan, kalmayan dedem, ah dedem. Yanımda otursaydın, sen tarif etseydin ben sürseydim, sen söyleseydin ben dinleseydim; olmadı be, olmadı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1