İlk görüşte fark (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.12)
İlk görüşte fark[1]
Beton
köprüyü geçip ancak bir arabanın sığabileceği, yine Zap’a paralel toprak taşlık
yolda köy içine doğru yürüdüm. Köprübaşında oynayan çocuklara sordum, işaret
ettiler, ‘İşte, şuradan gitmen lâzım.’ Valiliği tarif eden esnaf değildi bunlar,
dediklerine uymaya mecburdum. Okula ulaşana kadar 8-10 kişiyle selâmlaştık.
Bunlar yol üstünde oturup sohbet eden köylülerdi.[2]
Okula vardığımda öğle olmuştu. Servis birazdan kalkacaktı, tam denk gelmiştim, onunla
tekrar merkeze dönebilirdim. Köyün ne kadar kalabalık olduğunu bir kere daha
anlamıştım ikili eğitimden. İlkokul düzeyinde toplam on üç şube vardı. Ortaokul
ve lise öğrencileri ya yatılı ya da taşımalıydı. Öğretmen arkadaşlarla
tanıştık. Ayaküstü sohbet ettik. Müdür yetkili Himetullah hoca hemen ayaküstü
göreve başlama yazımı elle hazır etti. O da dönüyormuş merkeze. Serviste
sohbete devam ettik. Köyde hiç kadrolu öğretmen yokmuş, her gelen merkezde
görevlendiriliyormuş. Ben kalacak mıymışım? Sıkboğaz etmek istemiyormuş ama bunu
şimdiden öğrenmesi iyi olacakmış, ona göre yol haritasını belirlemek için. Nasıl
yani, oluyor mu öyle, tabii kalacağım, niye kalmayayım. Komşuların, akrabaların
sorguları oradan buraya uç vermiş devam ediyordu. Gelince yetkileri
devralacağım, nasıl biriyim acaba, pürüz müyüm uyumlu muyum? Yabancıyım,
yabanım ben, nasıl davranırım acaba?
Köy
meydanı dediğimiz yer küçücük bir açıklıktır. Değişim saati olduğundan iyice hareketliydi.
Okul tek katlı, bahçesiz, üç basamak yükseklikte taş bir binaydı. Vay, taş
mektep he, adı yeter. Öyle, öyle, ama öyle olmayan kazın ayağı var bir de. Dört
derslik ve arkada minik bir depo. Ötede kiralık bir evde de derslikler varmış.
İlk günden gitmedim oraya, sonrasında çokça gidecektim zaten. Köyün esas okulu köprübaşında
girişteki mahallede yapılmış 90’larda. 1999’da bizi alttan sarsan depremin
okulumuzu ağır hasara uğratması ve çadırda konteynırda ders işlememiz gibi
burada da tepelerden kaya yuvarlanmasıyla büyük oranda zarar görmüş bina.
Etrafındaki birkaç ev tuzla buz olmuş hatta. Bir evde kadınlar erkekler ayrı
odalarda akşam oturmasındaymışlar. Evi ortadan bölen kayalar herkesi dehşete
düşürmüş.[3]
Yıkılan okulun yerine, köyün daha merkezine, meydana işte bu yapı kondurulmuş,
köylü ve asker elbirliğiyle, tabii ki valilik tarafından. Eski okulu hâle yola
koyup içine bir aile yerleşmiş. Evet, aynen böyle olmuş.
İlk
günlerde fark ettiklerim eksiğiyle gediğiyle bunlardı. Buradaydım artık,
yerimdeydim. Elimde bir şeyler vardı, emanetti, onu sahiplenmeye çalışacak,
tanımaya, verimli bir şekilde işlemeye gayret edecektim. Köy taşıma, okul
kiralık, öğretmen yetersiz, öğrenci beklentisiz, köylü meşgul, yetkililer
tehirci, ben acemi, dağlar hüccetli, Zap azgın… Bakalım nasıl gelişecek
olaylar? Bekleyip, hayır yaşayıp müdahale ederek göreceğiz.
[1] İlk görüşte fark’a
da aşk’a da inanmadığımı oylumlu bir yazıda anlatmıştım. Onun için yazdıklarıma
itibar etmezseniz sizi pek tabii anlayışların en âlâsıyla karşılarım.
[2] Kahvehane, çay ocağı, köy odası gibi yerler olmadığından herkes ya böyle yol üstünde ayakta, çömelerek ya da kahvehane vazifesini de gören bakkalların önünde, içinde vakit geçiriyorlar. Çaylar bakkaldan… Genelde herkes kendi akrabası arkadaşı olan ve sürekli alışveriş yaptığı bakkalı mesken tutar.
[3] Bölgede bu tür
kaya düşmesi her zaman beklenir, ne var ki buna bir çözüm üretilemez. Tepeler
arasına sıkışıp kalmış evlerin özellikle yamaçlara yakın olanları bu korkuyla
yaşarlar hep. Kayalar gelmeye başladığında sadece sürüklenerek değil, belli bir
yerden sonra hoplayıp zıplayıp gelir ve havadan pike yaparak dikine inişlerle
evleri damlardan delerek içeri girerler. Duvarlar, tavanlar bu kayalara karşı
pek zayıf kalır. Büyüklü küçüklü bir dolu yığın geldiğinden şarapnel etkisi de
yapar. Bazen sadece bir grup, kamyon kasasını dolduracak kadar kalabalıklaşır,
bazen daha fazla. İnsanları gece yataklarında da yakalıyor, gündüz mutfakta
yemek yaparken de. Yüzlerce metre yükseklerden kopup gelen kayalar, diğerlerini
de etkileyerek ve kendilerine katarak çığ gibi birikerek ilerliyor, korkunç
haberlere konu olmak üzere. Evinizin hemen tepesinde, zirveleri ancak dürbünle
görülebilen dağlar varken burada gönüllü yaşadığınızı söylerseniz kimse size
inanmaz. Bu insanlar gidecek başka yerleri olmadığından mecburlar burada
yerleşmeye. Yarı göçebe hâl o kadar barizdir ki, köyde olması gereken okul tâ
2014 senesinde yapılabilmiştir. O da valinin şahsî gayretiyle, tozlu raflardan
projeleri çekinceyle indiren müdürlerin şaşkın ve bıkkın bakışlarına rağmen…
Özellikle bahar aylarında daha sık rastlanır, adı Taşbaşı olan köyün makûs
talihi bu kopmalara. Bir oda büyüklüğünde olanlar da olur, otomobil
büyüklüğünde kopanlar da. 2013’te köyün karşı tepesinden, otobüsten büyük bir
kütle kopmuş, deprem etkisiyle önce dikine anayola, sonra da zıplayarak Zap’a
çökmüştü. Suyun ortasında diklemesine durmuş, akışın hızına dayanamayarak
birkaç gün sonra yatarak kalakalmıştı. Hep merak ederdim Zap’ın içindeki bu
kayaların hikâyesini. Bazıları kim bilir kaç yüzyıl önce düşmüştür, kim bilir
neyin etkisiyle kopmuştur tepelerden? Yeni düşen acemileri keskinliklerinden
tanıyabiliyorduk. Eskiler suyun sert, terbiye edici etkisiyle yontulmuş,
kavisleri belirginleşmiş, hırçınlıklarından eser kalmamış vaziyetteydi. Su,
akmaya devam ettiği sürece bu böyle devam edecekti. Toprakla birlikte akıp
bazıları yamaçlarda takılan bu kayalar kendilerinden sonra gelen toprağı
sırtlarında biriktirir. Alt kısımları boş kalır. Lisan-ı hâlleriyle bu gidişe
bir dur demek isterler. Arkadan yüklenen toprak ve kayalar ağaçları aşağı itmek
ister. Buna direnirken poz veren ağaçlarla doludur dağlar, yamaçlar. İşte
bunlar gibi bura insanı da arkasından sökün eden siyasî içtimai tazyikle hep
bir tarafı yüke omuz veren diğer tarafı açıkta toprağından kopmuş vaziyette
mücadelesini verir. Alan var mı, anlayan var mı? Pek sayılmaz.
Yorumlar
Yorum Gönder