İşler, ilişkiler (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.15)

 İşler, ilişkiler

Yeri gel(me)mişken o sene yaptığım işlerden birine (bu harika metinlerin oluşmasına sebep tohumların atıldığı) daha değineyim de iyice dağılsın kafalar, karışsın zihinler ki bir kafamız olduğunu, zihnimizin işlediğini görelim. Merak etmeyin, sonra asker öğretmenliğe devam edeceğim. Müsaadenizle öncesinde düğünü de yapalım bir, ondan sonra.

 

Evvelki sene (2007) arkadaşlarla başlattığımız yazar buluşmalarına yazın İbrahim Tenekeci’yle devam etmiştik. Toplantıda konuşmalarımızdan yazı işlerine ilgili olduğumuz anlaşılmış demek ki, İbrahim abi bir arkadaş vasıtasıyla Sedat abiyle bana haber göndermiş, ‘gelsinler görüşelim’ diye.[1] Bu arkadaş taksiciydi. İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın ve Osman Toprak’ı Ankara’da bir programa götürürken konu tekrar gündeme gelmiş. Sınavlar için gittiğimde birlikte, benim için o dönemlerde dünyanın bir ucu olan Sefaköy’deki Milsan Tesislerine gittik. (Bulgurlu’da 7 ay birlikte kalmıştık Sedat abiyle. Oradandı samimiyetimiz. Sonrasında ben İçerenköy’e, o Fikirtepe’ye taşınmıştı.) İlk defa o gün metrobüse binmiştim. Söğütlüçeşme Avcılar arası 38 dakikaydı. Vay’dı be’ydi.

 

Bütün gününü bize ayırmıştı İbrahim abi, yanında Müslim Coşkun’la. Uzun uzun sohbet edildi. Sedat abinin yüksek lisans tezini inceledi. Ben genelde suskundum, Sedat abiyse gayet rahat yürütüyordu konuşmaları. Gün boyu iyi idare etmiştim, ama yemekhanede İbrahim abinin kendi fişleriyle ısmarladığı yemeği biraz hızlıca yediğimde, fark edebileceğim bir şekilde gözü takılarak kaşık elinde bir an beklemesi o günkü bütün intibaları tersine çevirebilirdi. Bunu utanarak hissetmiştim. Bu işler böyledir, sizinle vakit geçirip davranışlarınız yoklanır, ölçüp tartılır, kumaşınızdan elbise çıkıp çıkmayacağına az çok karar verilir. Bilmeme ve dikkat etmeme rağmen bir yerden aksıyordu işte. Oysa ayrı kalmayalım, masadan birlikte kalkalım diye aceleye getirmiştim son lokmaları. Yapmamalıymışım. Yıllardır içimde ukde olmuştu, söylemiş oldum. Bir litrelik kola şişesine babaannemin bastığı zeytini de acele hareketlerle ve böyle şeylere gerek olmadığını belirtir birkaç ifadeyle kenara koymuştu. Yanımda getirdiğim yazılara baktı. Çok az bulmuştu, kendisinin iki bine yakın dizesi varmış böyle ilk defa birinin yanına gittiğinde. Tembihler, teklifler ve tavsiyelerle yazarlık işlerine resmen başlamış oldum. Yazdıklarım kayda değiyordu ki hemen başladı yayınlanmaya. 45-50 bin tirajlı ulusal bir gazeteydi sonuçta. Bunları, bütün bunları büyük kazanç sayıyorum. Neredeyse fakültenin gayri resmi, diğer dördüne göre daha verimli beşinci yılıydı. Biri kültür sahasında, diğeri meslekî alanda kendimi bilmeme yardımcı olmuştu.

 

Dergilerden, kitaplardan, bazen de kanlı canlı tanıştığım kişilerle aynı sayfalarda yazmak büyük işti. Yazıları gönderiyor, eleştirileri alıyor, kendimce süzgeçten geçirip cümlelerimi şahlandırıyordum. Bir kere iltifat görmüştüm ya marifetim artıyordu. Baktığım her şey değişik geliyor, cümlelere dökülebilecek hâlde zihnime kazınıyordu. Algılarım açılmış, gözlerim büyümüş, kulaklarım kabarmıştı. Yıllarca içimde biriktirdiklerim akıyordu sayfalara. Üslubumu oturtmaya çabalıyor, çıtayı yükseltmeye çalışıyordum.

 

Ayda bir de İstanbul’a gidiyor, Sirkeci Golden Horn Otelinin terasında yapılan toplantılara iştirak ediyordum. O masalarda yer edinebilmek çok kıymetliydi benim için. Sadece okumak dinlemek değil, yüz yüze görüşmeler de gerekliydi. Toplantılarda sunumlar yapılır, dileyen herkese söz hakkı verilirdi. Misafirler de olurdu. Ahmet Murat, Osman Konuk, Haydar Ergülen benim rastladıklarımdı. Etrafım sağım solum zaten nitelikli edebiyatçılarla doluyken önceki kuşaklardan büyüklerin katılmasıyla da ayrıca mutmain oluyordum. Sonrasında Ana Kitabevine gidilir, orada da kalanlarla ayaküstü bir saate yakın konuşulurdu. Kitaplar imzalanır, küçük bahisler tamama bağlanır, ödevler verilir, dergiler kurulur, dergiler kapatılır, dayanışma hamleleri başlatılır, kaliteli işleri bütünleyen gerekli ilişkiler sağlamlaştırılırdı. Yanı sıra yaptığımız iş kaliteli değilse, kurduğumuz ilişkiye hemen hiç önem verilmiyordu. İş ve ilişki birbirini tamamlayan iç içe geçmesi gereken sağlam unsurlardı. Bence o toplantılar ileride bahsi geçtiğinde önemle anılacaktır.

 

Mail grubumuz vardı Pantera adında. Yüzlerce sayfa yazışmalar olmuştu. Bir gün tembelliğimi atabilirsem silinmeden onları derlemek niyetindeyim. Yirmi yıl geriden başlayarak silindiğini duymuştum maillerin. Şunun şurasında dört beş senem kaldı. Haftada en az bir, nadiren iki yazı göndermeye gayret ediyordum. Zaten masa başındaydım. Elimde kalem kâğıt, yanımda hazır bilgisayar vardı. Hevesli ve niyetli olduktan sonra olgunlaşan şartlarla daha kolay geliyordu yazmak. (Mesela bu dosyayı hazırlarken onlarca gün, yüzlerce saat çalışmanın verdiği alışkanlıkla arkadaşların proje yazımı teklifini kolaylıkla yerine getirebilmiştim. Onlara göre imkânsız gözüken derlemeleri iki günde çözümlemiş, yazıya dökmüş, projeyi üzerinde inşa edebileceğimiz sağlam bir temel oluşturmuştum.)

 

Toplam kırk üç yazım yayınlanmıştı gazetede. 2008 Aralık’ında başlayan süreç Ekim 2010’da sona ermişti. Yirmi bir aylık kurs mesabesindeydi. Başladığımın senesinde Hakkâri’ye gitmiş, yazı göndermeye devam etmiştim. Yaz tatiline döndüğümde evlilikti askerlikti derken biraz aksattığım işler ikinci sene görev yerime döndükten bir ay sonra neticeye ermişti. Burada anlatsam uzun gidecek meseleler sebebiyle İbrahim abi ve 17 kişilik ekibi Millî Gazete’den hazin bir şekilde ayrılmıştı. Ben ne kadrolu ne de ücretliydim, kimse de bir şey sorup etmedi tabii. Almanya Osmanlı ilişkisi gibi, İbrahim abi ayrılınca biz de ayrılmış sayıldık. Gerçi o veda yazısı yazmamıştı, ayrılmayı kabul etmediği için. Şartlar öylesini gerektirmişti. Düşünce sayfası (13.) acemi birçok kalem için okul gibiydi. Neredeyse hiç tashih görmeden bazen tam sayfa yayınlanan yazılarla kendi kendimi eğitmeme fırsat verilmişti. Toplantılarda aldığım besinin haddi hesabı yoktu. Mühimsediğim birçok isimle tanışmıştım. Hüseyin Akın, Osman Toprak, Yusuf Genç (Furkan Bayram), Mustafa Akar, Furkan Çalışkan… Birbirini metinler üzerinden tanıyan kişilerin aynı sohbet ortamında, muhit ve mahfilde bulunmalarının önemi hayli büyüktü.

 

Sonrasında ben gazeteye birkaç yazı daha gönderdim, ama ne ilgilenen oldu ne de bir cevap vermeye tenezzül eden. Daha seyrek olsa da dergilere yazı göndererek devam ettirdim mesaimi. Kendimce metotlar geliştiriyordum, yükünün ağırlığından ürktüğümden sonunu getiremediğim. Okuduğum her metinde geçen önemli yerleri konu başlıklarına göre tasnif edip sayfa numaralarıyla not ediyordum. Mesela okuduğum kitapta beğendiğim elli yer işaretlemişim. Baştan başlıyordum saymaya, ilk yer ulaşımla ilgili, ikincisi hastalıklarla; diğer kitaplardan da ilgili bölümleri aynı çetelede sayfa numaralarıyla kaydediyordum. Bu şekilde hem başlıklar oluşuyor hem altları dolmaya başlıyordu. Sonrasında hangi konuda yazı yazmaya kalkacaksam o başlığın altındaki kitapların ilgili yerlerinden referansla gayet güzel yazılar çıkarabilecektim. Gel gör ki tembellik başa bela.

 

O işler öyle, öte yandan aile büyüklerim de etraflarında ulusal çapta bir yazar gördüklerinde ilgiliydiler. Yakın arkadaşlarım içerik ve üslûp konusunda fikirlerini söylüyorlardı. Fotoğrafım basılmaya başladığında anneannem ve babaannem de haberdar olmuşlardı. Müdür yardımcısı da durumu öğrendikten sonra karşılaşmalarımızda ‘nasılsın fıkra muharriri’ diye başlıyordu söze. (Bu işlerle sadece kıyısından ilgili olduğu hâlde Mona Rosa’nın teksirle çoğaltıldığı zamanlardan kalma bir nüshasını göstermişti. İstediğimde vermemişti, arşivciler için isim ve konum verebilirim.) Türkçe öğretmeni nedense hiç söze karışmıyordu, nedendi acaba, alanına mı müdahale ediyordum.

 

Hakkâri’deyken daha fazla sahipleniyordum yazıyı. Benim için bir tutamak bir dayanaktı. Hakkâri’de Bir Mevsim’deki hoca gibiydim. O mektuplarla irtibatını devam ettiriyordu, ben de mimlenme pahasına merkezdeki tek gazete bayiine zorla getirttirip sayfada kendimi gördüğümde yalnızlığımı atıyordum üzerimden. Arkadaşlardan tebriklerin yanında, daha aday öğretmen olduğumuzdan uyarılar da almıştım, birkaç sivri cümleyi gördüklerinde.


[1] Fakültenin sonlarına doğru Millî Gazete’ye yazı göndermeye başlamıştım aslında, İbrahim abinin hep bahsettiği ve kendisinin de o şekilde başladığını anlattığı ‘okuyucu köşesi’ne. Ama o dönemde genel olarak öyle bir politikaları olmadığından yazılar görülmüyordu galiba. Okul sonuna doğru otobüste karşılaştığımız bir arkadaş bu konuda neler yaptığımı sorduğunda, ‘nereden haberi var, demek ki millette öyle intiba uyandırmışım’ diye cesaret gelmişti. 1. sınıfta ilk girdiğimiz vizelerden, aslında fazlasıyla kolay geçen Türkçe sınavında 90 alan birkaç kişiden biri olarak Ata Çatıkkaş’ın övgüsünü aşırı bulmuştum. Murat Aşıcı’nın kitap inceleme ödevimi, tasnif ve tasarım konusunda kimseden yardım alıp almadığımı sorgulayarak ve ikna olunca överek teslim alması da edisyon konusundaki ilk farkındalığımdır. Birkaç kişi tarafından taklit edilmiş, göz önünde olması sebebiyle arkadaşlarınki kabul görmemiş, ben de hocanın gözünden bir miktar düşmüştüm sanırım. Kalkış şöyle olmuştu: İki defa gittiğim İSAM kütüphanesinde hocayla karşılaşmış, ayaküstü sohbet etmiştik. Hakkâri’deyken kendisi hakkında daha sonra tafsilatlı bilgi vereceğim vali Orhan Alimoğlu’yla yaptığımız sohbet sırasında Marmara’dan mezun olduğumu öğrenince Murat hocayı sormuştu, hocaya ulaşıp selâmını iletmiştim. Ondan iki sene sonra genç denebilecek yaşta vefat etti hoca. Parantezi kapatıyorum, koptuğumuz yerden devam edelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1