İstikamet Diyarbakır, git gel 3 gün (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.11)
İstikamet Diyarbakır, git gel 3 gün
İkinci Şırnak seyahati bu tecrübe ve müktesebat sayesinde az çok benim anlatımlarımla ilerliyordu, Veysel’in mıntıkasına kadar. Aramızda Kürtçe bilen sadece Veysel olduğundan, yönleri yolları karıştırdığımızda ya da başka bir şey sormamız icap ettiğinde o alıyordu sazı eline. Biz daha temel düzeyde bile değildik.
Ama
polis kontrollerinde kimliğinde yazan Diyarbakır ve çok da özel anlamlar
barındırmayan çehresini kaplayan esmerliğin engin karanlığı, niyeyse esrar ve efkâra
sevk ediyordu üniformanın görünmez zırhını kuşanan muhatabını, öğretmen
kimliğini gösterene kadar sorun olabiliyordu. Yolculuğun gidişinde de dönüşünde
de kamu görevlileri için personel kartımız pasaportumuzdu.
Seyrimiz sonunda bir şâra vardık. Beşinci arkadaşı merkezde babasıyla buluşturduk.[1] Mehmet de geldi, Sanat sokağında oturup çay içtik. Akşam bastırmak üzereydi, Mehmet’in ısrarlı davetine rağmen yola koyulduk tekrar. (Şimdi düşünüyorum da, keşke yerimiz olsaydı, Mehmet’i de alsaydık yanımıza. Kanalize edilemeyen içgüdüler sayesinde, dillendirmese de onun da içten içe istediğini hissetmem gerekirdi. Ne güzel olurdu değil mi?)
Kasrik’ti, Cizre’ydi derken Mardin yolunda bulduk kendimizi. Cizre’yi bilirsiniz, Habur sınır kapısına yakın olduğundan her tarafta tırların olduğu kalabalık bir anayol olarak hatırlayacağım çevreyolunu. Cizre’den sonra, dingin bir görkemle yükselen şahikaların etkisi nispeten, yok yok tamamen kaybolur. Düzlük başlar batıya doğru. Veysel’in Cizre’de 10.000 dönümlük arazide pamuk ektiklerini anlatması daha inandırıcı ve somut anlaşılır duruma gelir artık. Şaşırma sınırınız, kapasiteniz bu ufuk karşısında gardını düşürür.
Mardin’e
vardığımızda iyice kararmıştı hava. Uzaktan, görkemle parıldayan güneş gibi ışıl
ışıl göz kırpıyordu şehir. Şehla gözlerce bile hakkı verilebilirdi. Tepelere sıralanan donuk yüzlü, solgun bakışlı,
anemik evleriyle gündüz mezarlık; yeni anlamlara ışık tutan lambalarıyla gece
gerdanlık dedikleri haktı. Ne kadar az vaktimiz olsa da uğramadan edemedik. Yıllardır
içimizden geçenler listesindeki şehrin içine girdikçe gerçek olduğunun farkına
varıyorsunuz. İşte sokaklar var, onları oluşturan binalar falan, yollarda
insanlar yürüyor. Ama uzaktan tıpkı masal şehri gibiydi. Albenisinin cazibesine
direnmemizi imkânsızlaştırıyordu.
Gece karanlığında iyi ki de görünmeyen, Kızıltepe taraflarına yapılan kişiliksiz betonarme TOKİ konutlarını fark etmeden, uzun, düz ve uzak yolda önce yandan yandan görürsünüz bir süre. İstemeseniz bile dikkatinizi mutlaka çeker. Sonra tabeladan saparak dikine uzun bir gidiş daha hayal âleminden iyice koparır. Ağrı Dağları da öyledir. Iğdır’dan gelirken hep uzakta kalan heybetleriyle yolun aldığı dönemeçlerle çeşitli açılardan sunarlar manzaralarını.
Yolumuz
Diyarbakır’aydı esasen, içimizin bir parçası Mardin’de kalsa da gece olmadan
yetişmek istiyorduk. Şehrin dar sokaklarını yaşamaya çıkamadan, kapıyı küçücük
açıp ayaklarımızı bir kere bile yere dokundurmadan arabanın acar
tekerleklerinden gelenlerle hissetmeye çalışarak kısa turlar atıp ayrıldık.
Duble yollar daha bitmemişti o güzergâhta, dikkatli kullanıyorduk Selçuk’la sırayla. Diyarbakır’a vardığımızda gece yarısı olmuştu saat. Şırnak yolu üzerinde bir lokantada yemek yemiştik sadece gün içerisinde. İyice acıkmıştık yani. Eve gitmeden bir yere uğrayacaktık, şart koşulmuştu. Şehrin en meşhur ciğercisinde aldık soluğu. Usul böyleymiş, Diyarbakırlıların huyudur, saat kaç olursa olsun illa ciğerciye götürürler. Mümkünsüzlüğün verdiği rahatlıkla teslim olduk tabii. Dörder şiş ciğer, nefeslenmemize de doymamıza da yetmişti.
Gecenin
1’iydi, evden bekliyorlardı. Daha fazla bekletmemek için hızlı servisle
birlikte biraz kısa kestik muhabbeti. Bağlar’daydı ev, merkeze bağlı ama biraz
dışında bir mahalle. Salonda yer yatakları açmışlardı. Hazırlıklarımızı yapıp
yattık. O yorgunluğun üzerine kısa ama sağlam bir uyku çektik.
Kahvaltıdan sonra Diyarbakır’ı dolaştık. Veysel’in abisi de eşlik etti. Surlara çıktık. Hasan Paşa konağında çay içtik, içindeki hediyelikçi dükkânları ve kitapçıları dolaştık. Ulu Camiyi ve bahçedeki meşhur güneş saatini gördük. Cahit Sıtkı Tarancı müzesini gezdik. Araba girmeyen dar sokaklarda salındık. On gözlü köprü, Dicle kıyısı ve Gazi Köşküne de uğrayıp eve geri döndük.
Yine hızlı ve etkili bir uykuya yattık, zinde bir sabaha kalktık, güzelce kahvaltıdan sonra ahaliyle vedalaşıp yola koyulduk. Aslında planda yokken, vakit var, gelmişken gidelim diye Şanlıurfa’ya geçtik. Urfa kalesini gezdik. Küçük menfezden girilip onlarca basamakla aşağıdan çıkılan uzun dik spiral merdivenleri indik korkulu dikkatle.
Oradaki ayartıcı ama sempatik
birkaç dilli çocuklardan ilginç efsaneler dinledik. Bir peygamber gelmiş de,
heykelleri yıkmış da, büyük bir ateş yakıp mancınıkla onu içine atmışlar da
falan filan. Sonra ateş su olmuş, odunlar balık. O gün bugündür o göldeki
sayıları hiç artıp azalmadığı söylenen, avlaması yasak balıkları besledik yine
ayartıcı satıcılardan aldığımız yemlerle.
Sıcaktan
canımız çıkmış, Diyarbakır’dan sonra Urfa’nın Nisan sıcağında kavrulmuştuk. Hem
serinleyelim hem de gelmişken yemek yiyelim dedik. Demekle kalmadık yedik.
Tabelasında İbrahim peygamberin bol sofrasını anlatan bir sürü lafın yazılı
olduğu, sloganla silahlanan lokantalardan birine girdik. Bakımlı, havanın ve
suyun insafına bırakılmamış bahçede ağaç altı bir masaya yerleştik. Sapkın bir
kararlılıkla tehlike oluşturacak kadar abartılı davranan işletmecinin[2]
herhangi bir uzlaşmayı kabul etmeyen ikramlarına tav olduk açıkçası. Peygamberin
adını sadece ticarete meze olarak kullanan bu işletmede yemeklerimizin yanında,
bu tür mekânların âdeti üzere iyice de bir kazık yedikten sonra, yemekten çok
kazığı hazmetmek için araçla şehri turladık biraz. İl defa tanık olmanın
şaşırtıcı hâle geldiği bir dolu başka acemilikler yaşamadan, başkaca bir yere
daha uğramadan Hakkâri’ye doğru yola koyulduk.
Bu sefer kuzey yolunu kullandık. Malabadi köprüsünü ziyaret ettik. Silvan barajının hemen alt kısmında Batman-Diyarbakır sınırını belirleyen köprü. Yaklaşık 1000 yaşındaki bu delikanlı ihtiyara ayak basan fanilerden birkaçı da biz olduk. Oradan Hasankeyf’e uğramadan etmedik. Malabadi’den 12 kat fazla durduk burada, yaşına hürmeten. En tepelere kadar çıktık. Oyukları gezdik. Zirveden Dicle’ye baktık bir daha.
Şaşırıp şaşırıp kaldık. Yıllardır konuşulan Hasankeyf’in yok edileceği, canına okunacağı, tutkulu bir hücumla çanına ot tıkanacağı söylentilerinin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağına dair safça düşüncelerle, ama yine de kaygılandırıcı birtakım belirtilere şahit olarak mekân üzerinde tarihi yaşıyorduk.
Sonrasını siz de biliyorsunuz. Şimdi ne Hasan
kaldı ne de keyfi. Ancak 1981’de koruma altına alınabilmişti, 35 sene bile
sahip çıkamadık. Günlük meşgalelerden öte bir amaçla kazanımları savunmak için
savaşmaya her an hazır olan insanlara rağmen böyle oldu; sürekli tehlike üreten
temkinsiz, pervasız kinik tavırlı, gerçek üzerinde tekel kurma hevesindeki,
uzaklıkları karartan miyoplukla malul beceriksizler yüzünden. Kendine yol
açarken ihtiyatsızlaşan gözü peklik, nazik muhalefet olarak karşı duran
düşünceye zırnık kadar değer ve söz hakkı vermeyen yalın iki kılıç gibi açılan
korkunç ve yabanıl gözlerdeki akla itibar etmeyen zihni asfaltlanmış tehditlerle
hakikatin kuyruğuna teneke takıp eğleniyorlar her seferinde.
Direksiyonu
güneye kırıp Midyat üzerinden İdil’i geçip Cizre’ye vardık. İdil yine hayalet
şehirdi, Cizre tam tersine hareketli. Hava kararmaya başlamıştı artık. Bir ara
dönüyor olmanın verdiği hüzünlü dalgınlık ve yorgunluktan yarım bir alakayla
izlediğimiz yolları karıştırıp fazla güneye inmişiz. Arapça birkaç tabeladan
sonra sarı renkli Habur-6’yı görünce hâlimize gülerek geri döndük. Mardin
tabelası ne kadar sevindirdiyse, bu tabela biraz ürkütmüştü hepimizi. Tekrar
alıştığımız tırmanışların ilkini kat ederek Kasrik’ten Şırnak merkeze vardık.
Vakit hayli ilerlemişti. Bu saatten sonra o yoldan Hakkâri’ye gidilmezdi. Hem
güvenlik hem de coğrafî şartlar dolayısıyla, o kadar yorgunluğun üzerine bir
200 km. daha çekilmezdi. En az 5 saat sürerdi.
Nerede
kalacaktık peki? Mehmet’i rahatsız etmek istemedik. Aslında bal gibi de etmemiz
gerekiyordu değil mi, arkadaşlık başka hangi günler içindi. Otele de gitmek
istemedik. Öğretmenevini denedik. Hem sadece gece uyuyup sabah erkenden yola
çıkıp öğlen derse yetişecektik, hem de öğretmendik biz yahu, başka nereye
gidecektik. Beklenmedik bir şekilde sonuç hüsran oldu. Yer yoktu. Nasıl yani,
evet yoktu, ama sonradan tecrübe ettikçe anlıyor ki insan, o gece bize kolaylıkla
yer bulabilirlerdi. Mesleğimizi yadırgayan bir havaya bürünüp kendimizi
uğultulu hiçliğin içinde hissederek mütenakız duygular eşliğinde polisevine
gittik. Cevap aynıydı. Orada da yer bulamadık. Gece yarısı oluyordu artık,
Mehmet bu saatten sonra hiç aranmazdı. Aslında bal gibi de aranırdı.
Artık
olağanlaşan aldırmazlığımızla kaldık mı sokakta. Millet daha dağılmamıştı
caddelerden. Aşağı yukarı sağa sola bilmez adımlarla turladık birkaç sefer.
Herkesin biraz, hayır çokça bencilleştiğini aramızda iyice kararlaştırdıktan
sonra, daha fazla yoldan geçen başıbozuklar olarak görünmemek için girdiğimiz
çay bahçesinde uzunca oturduk. Ne kadar uzatabilirdik ki, kalktık aylak
adımlarla sağa sola gezindik biraz daha. Merkezden uzaklaşamıyorduk,
hareketlilik çok küçük bir alandaydı çünkü. Gecenin o saatinde bir sabahçı
çorbacısı bulduk. Televizyonda geç saatlere denk gelen Avrupa maçları işimize
yaramış, meşgul etmişti. O anlarda vakit öldürmek için her şeyi, en alakasız
şeyleri bile yapardık sanırım. Bir başınalığın tek başınalığın ürküntüsü ve
güvensizliğiyle kalktık, Mardin kadar olmasa da keşke yaşamaya çıkma fırsatımız
olsaydı dediğimiz sokakları adımladık biraz daha. Yine geldik, dolu midemizin
talebini geri çevirmeyerek bu sefer çaya gömüldük. İyice uykumuz gelmişti
artık. Uzaklardan sadece siluetleri görünen umursamaz tavırlı, mağrur görünümlü
dağlardan da hayır yoktu. Sessizlik her yerde, şehrin sosyal yetimleri olarak terk
edilmişlik havası ta içimizdeydi. İstemeyerek de olsa gizliden hepimizin
aklındaki son alternatif olarak oracıkta bizi bekleyen arabada yatmaktan başka
çaremiz yoktu. Dört kişiydik. Veysel bagaja yattı, Cihan arka koltuğa kıvrıldı.
Selçuk yan koltuktaydı, ben de şoför koltuğuna kalmıştım. E madem o kadar
hevesliydim araç kullanmaya, uykuda da bu darlığa razı olacaktım. Dikkat ederseniz
sadece Veysel için yattı dedim. Diğerlerimiz oturur vaziyette sıkışık duruyorduk.
Uyku bedenlerimizi esir almasa hâlimiz haraptı doğrusu. Dağlardan geldiğine
emin olduğum ürpertici üfürmeleri duyamadan, uzak düşüncelere dalmaya fırsat
bulamadan, yarım ağızla günü değerlendirip sadece dudaklarımızda hafif
kıpırtılar yaratabilen, hâlimize acıyan birkaç küçük espri eşliğinde yatar
yatmaz uyuduk zaten, kimsenin yerinden şikâyet etmeye niyeti de mecali de
yoktu. Sabah karanlığında devriye gezen polisler bir ara yoklamış arabayı,
Veysel söyledi. İçerisini görebilmişler mi bilemiyorum, çünkü uyandığımızda
dışarısı gözükmüyordu buğudan. Amirlerini arayıp bildirdiklerinde akşamdan
bizden haberli olan komiser ‘bırakın garipleri uyusunlar’ demiş midir acaba?
Sırayla
kalktık. Herkesin yol hazırlığı tamdı kafasında. Hemen gidebilirdik, saat
sebebiyle gitmek zorundaydık da zaten. Tuvalet ihtiyaçlarımızı giderdik. Son
kez ilgisiz gözlerle bomboş etrafa öylece baktıktan sonra kontağı çevirdik ve geriye
saymaya başladık. 200 km. deyip geçmeyin, dümdüz bozkırda insanın uykusunu
getiren tekdüzelikte neyse, ama her an farklı değişkenlerle sürprizlere gebe
dağlık arazide bu mesafe için pürdikkat şekilde en az dört beş saat direksiyon
sallamak gerekir. Burada mecaz değil, gerçekten direksiyonu sürekli sağa sola
sallarsınız. Uzunca görmeyi ummaktan bıktıktan sonra takibi bıraktığınız,
beklenmedik bir anda köşeden birdenbire bitiveren mesafe levhaları önyargıları
anlamlı hâle getiren uzaklıklarıyla hiç de dost canlısı değillerdir, özellikle
ilk başlarda. Benim diyen şoförün deneyimli ve geniş yüreğini hoplatacak denli
ürkütücü yamaçlar ve ‘sonsuz denecek kadar sürekli’ virajları cesaretten
kaynaklanan şaşkınlıkla atlatmaktan başka çareniz yoktur.
Şırnak’tan
çok da çıkmadan yol kenarında açık sıra hâlinde yürüyen askerlere rastladık.
100 kişiye yakındı sayıları. Muhtemelen gece operasyonu ya da devriyesinden
geliyorlardı. En önde mayıncılar, arkalarda telsizciler, tam bir ekip hâlinde sırtlaştıkları
arkadaşlarıyla ip gibi dizilmiş özenli bir düzenle kışlalarına dönüyorlardı. Onların
hâli bizden zordu. Millî duyguları tahrik eden vakur duruşları vardı. Dik başlı
inatçı yarları, keçi geçitlerini, sonu gelmeyecekmişçesine yumak yumak dolanan
dönemeçleri aştıkları belliydi. Bize bitkin bıkkın bezgin yılgın gelen bazılarına
rağmen, hedeflerine ne kadar kaldığını bilmenin görece rahatlığıyla genelde
yürüyüşleri tempoluydu. Yorgunluklardan imal ettikleri tutarlı ve anlamlı
sabahı tüketiyorlardı. Varlığını unuttukları vücutlarında yarı istihza yarı
merak kaygısı dolu sorular barındıran keskin bakışlarıyla mümkün olduğunca
sessiz izlediler, bu tuhaf dünyanın sadece ve sadece kıyıcığında olan bizleri.
[1] Bana hem cazip
hem de garip gelmişti. Hakkâri’de görev yapan bir öğretmenin babası da aynı
dönemde hemen yan şehirde, Şırnak’ta yol yapımında çalışıyordu. İmrenmiştim
doğrusu. Çünkü bizimkilerin kalkıp ziyaretimize gelmelerine daha dört (4) sene
vardı.
[2] İlerleyen bölümlerde Hacı Kızılkaya bahsinde değineceğim ilm-i simayı şimdilik es geçiyorum. Ama adamın çehresinden, hâl ve hareketlerinden anlamalıydım iyi bir şeyler olmayacağını.
Yorumlar
Yorum Gönder