Kaçak, kaçamak, kaçamamak (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.9)
Kaçak, kaçamak, kaçamamak
Kaçak mazot meselesine bir kaçamak yapalım mı, ne dersiniz?
Köyde mazot tedarik eden bir arkadaş vardı. Servisçi genelde ondan alırdı. Bazıları sınıra yakın köylere gidip depoyu doldurup geliyordu. Hariçten birkaç bidon da aldı mı haftalık yakıtı çıkıyordu. Bu işler böyle…
Bir keresinde otostopla gitmiştim köye. Otostop Zap Vadisi’nin
kanunlarındandır. Çok gidip geldim, bir şey de gelmedi başıma. Bir Doblo durdu,
aldı beni. Genç biriydi şoför. Şantiyelerde, taş ocaklarında iş makineleri
olduğunu anlattı. Onlar için Çığlı’ya (Aşutî) mazot almaya gidiyormuş. ‘Açıktan
götürünce kızmıyor mu asker,’ dedim. ‘Açıktan götürmeyeceğim ki,’ dedi. ‘Nasıl
olacak peki?’ Alt tarafa dört tane 70’lik depo yaptırmış. Araba için 24’lük bir
küçük depo ayırmışlar. Gidip gelene kadar yetiyormuş. Bu aracı sırf bunun için
kullanıyorlarmış.
Depolarda 20’lik, 70’lik
bidonlarda bekletiyor, varsa tozu iyice çöksün diye dinlendirip öyle kullanıyor
veya satıyorlardı. Düşünsenize günlük hususi kullanımlarda çok göze batmayan bu
kâr, iş makineleri kamyonlar işin içine katıldığında her gün her hafta her ay
devasa bütçelerin kasada kalması demekti. Siz bunun yanına elektrik ve vergiye
gitmesi gerekip de gitmeyenleri de ekleyin. Eklediniz mi, tamam, şimdi yavaşça
ağzınızı kapatabilirsiniz.[1]
Her sene değişik metotlar keşfediyorduk. Baba Ekrem iş bilir adamdı, itibardan olmaz diye yakıttan tasarruf edebilmek için olmadık çözümler arıyordu.
Ne kadar yaktığını tam ölçebilmek için kaputun altına motorun tam yanına on litrelik pet bidonla mazotu koydu.
Benzin olsa cesaret edemezdi tabii, ama mazot nispeten idare edebilirdi o sıcaklığı. Ya ben neyden bahsediyorum ya, adam motorun dibine koymuş yakıtı diyorum, hey, siz de mimik oynatmadan okuyorsunuz he. Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler muhakkak olabilir, değil mi Ali İhsan, en azından yolda kalırdık. Acımasızlık edemezdik adama, o da bizim gibi emekçiydi, karşılıklı iyiliğimizi düşünüyordu, ama iyilik yapma isteği riskleri hesaba katmakta gözünü körleştiriyordu sanki. (Yakıtı donan kamyoncuların depoya tuttukları ateşle eritmeye çalıştıklarının mazot; çabuk alev almasından ötürü molotoflarda kullanılanın benzin olduğunu belirtelim.)
Depoyla motor arasındaki mesafeyi
kısaltarak net sonuç alacaktı. Ona göre bir ücret belirleyecektik. Gidişte
gelişten bir litre az yakmıştı, sekize dokuz.
Giderken yokuş iniyor, gelirken tırmanıyorduk. 45 km.de 800 m. düşüyordu rakım. Yokuş indiğimizden zorlanmayan motor, kendisiyle birlikte bizi de ısıtamıyor, rakım farkından doğan birkaç derecelik sıcaklıkla teselli buluyorduk.
Birçok zamanlar botlarımı çıkarıp ayaklarımı altıma toplayarak yolculuk etmiştim.[2]
Bir aylık mevsim farkı oluyordu, merkezde daha yeni çiçeklenirken ağaçlar, köyde dallar meyveye duruyordu. Merkezde dallar hâlâ buzlu olabildiği hâlde köydekiler flu bir görüntü oluşturacak kadar yapraklanıyordu.[3]
Taşbaşı’dan 15 km. uzaklıktaki, tırmanışların başladığı Köprülü’ye kadar
devam eden inişlerde ne çok üşümüştük bre.
Serviste uyukladığım zamanlarda bile -ki çok az olmuştur bu- genelde merakımı her zaman diri tutup etrafı incelemeye çalışırdım. Zaten direksiyonda ben olmadığımda uyumam çok zordur. Kim olursa olsun pek güvenemem şoföre. Kendim sürerken de hiç uyumadım, yoksa bu yazıları nasıl yazardım değil mi.
Yolu öyle ezberlemişti ki vücudum, gözümü açtığımda nerede olduğumuzu şıp diye anlıyordum. Şoför de eminim ki gözü kapalı sürebilirdi aracı, o bizim üç katımız kadar tepiyordu asfaltı.
İlk sene
şoförümüz Ubeyd’di. Çok iyi bir arkadaştır. İkinci sene biz kadroluları, İMKB
tarafından yapılmış, gidip gelirken gıpta ve hevesle baktığımız yeni açılan
Çimenli taşımalı okuluna aldıklarından ayrıldık servisten. Orada Ercan’la
gittik geldik başlarda. Herkes baba Ekrem değil, hesapları tutturamadıklarından
dört servis değiştirdik bir senede. Dedim ya, Ekrem’in işine akıl sır
ermiyordu. Sonraki seneler de Ubeyd’in kullandığı araçla, bu sefer sahibi
değişmiş olarak vadinin öğretmen taşıyıcısı baba Ekrem ve oğlu Şevket ile devam
edildi. Dördüncü senemde Ekrem abi, biz kaplumbağaları eğitsin diye Osman Hamdi
Bey’den son model bir Sprinter (120.000 liraya) aldı, Transit’ten sonra hayli
rahatladık. Son sene biz köyde kaldığımız için servis kullanmadık, bindiğimizde
de ücretini veriyorduk. Memlekete gidemeyip 6. seneye merhaba dediğimizde
Beytullah hocayla ortak otomobil almıştık. 2009 Proton WAJA midium line.
Köyden merkeze 5 liraydı. Çukurca
arabaları 7,5 alıyordu. Merkezden Çukurca’ya 15 liraydı. 2010’da 15 lira olan
Hakkâri-Van arası her sene 5’er lira artıyordu. İyi rekabet vardı ama. Saat
başı birkaç minibüs birden kalkardı. Her şirket en lüks araba kendinde olsun
diye krediler çekerdi. Bir yanda Mercedes’in en afilisi varken kim gidip alttan
toz alan, süspansiyon eksikliğini kaba etlerimizle telafi etmemizi bekleyen
Transit’e binerdi. Günde iki kere de otobüs olurdu. Şırnak tarafına bir minibüs
oluyordu her gün, o kadar. Otobüsün gidebileceği bir yol değildi çünkü.
[1] Yine de her
arabaya gitmezdi kaçak mazot. Transitler yiyordu mesela, Connect’in 75’likleri de
bana mısın demiyordu. Doğuda, özellikle sınıra yakın şehirlerde bu modellerin
çok olmasının başka hiçbir sebebi yoktur. Kocaeli’de babamda da bir 75’lik
vardı. 2011’de biri kat kaloriferini kombiyle değiştirdiğinde elindeki yakıtı
satmak istedi. Biz de aldık 20’lik bidonlarla makûl bir fiyattan. Huniyle
doldurup doldurup geziyorduk. Zaten hususi kullanımlar için haddinden fazla
yakan araç, ucuzunu bulunca epey gezmişti.
[2] Aç parantez. 90’ların ortalarındaydık, yağmurlu bir Eylül günü başıma gelen, kasıtsızlıktan küçücük sandığımız hatalardan neşet eden, sol koluma her baktığımda sessiz de olsa dudaklarımdan sunturlu zincirleme küfürler tamlamaları sarf ettiren manzaralar görüyorum. Sınıra Yakın’daki Efsane’yi aynı dertten muzdarip yüzlerce sayfa boyunca gezdiren yazar bana mı kast etmişti acaba diye çok düşünmüştüm.
Doktorluk ehliyetini kasaplıkla karıştıran biri tarafından sakat bırakılmıştım. Ulan düşündükçe heyheyleniyorum, sinirlerim tepeme çıkıyor. Hadi o günün şartlarında yanlış kaynattın kemiği, yamuk yumuk olduğunu on beş gün sonra taburcu ederken röntgende de mi göremedin pis herif!
Oysa ben yıllarca kısa kollu elbise giyemedim görüntünün herkesçe fark edilip cevapsız sorulara muhatap kalmamak adına.
Bu olaydan sekiz sene sonra kereste atölyesinde çalışırken ustalardan birinin parmağı kırılmıştı. Gidip geldi gidip geldi, bir türlü düzelmedi kemik. Yamuk kaldı öylece. Sohbet sırasında doktorun (kasabın) adını söylediğinde sonraki kelimeleri beklemeden öyle bir küfrettim ki onlar da şaşırdı.
Ağırdı iş, çalışırken sağ arkadaşına eşlik edeceğim derken kendini paralayıp yine de yetişemeyip iflas eden sol kolum kasılmalarla mola isterdi hep. Ben de bu durumumdan keyif aldığı bariz ve bıyık altından gülen usta müsveddesine işaret edip durup dinlenirken elimi kapatıp açarak gevşetmeye uğraşırdım kaslarımı. Her açma …, her kapatma … idi.
Günlük hayatta tabii ki sürekli aklıma gelmeyen bu isim (A. T.), atölye ortamının rahatlığıyla benimkilere eşlik eden bir dolu küfürün arasında yer buldu kendine yeniden.
Neyse bu kadar sövmek yeter, konuya dönelim. Dördüncü sınıftaydım o zaman, sadece kemik kırılmamış sinirlerim de zedelenmiş, aylarca süren fizik tedavilerle birlikte ayda bir İstanbul’a kontrole gidiyorduk. Beyaz bir Renault 12 SW’umuz vardı. Babam direksiyonda, annem yanında, ben de arkada olurdum. Dondurucu kış aylarında gün ağarmadan çıktığımız yolda annem ayaklarına küçük battaniyeler sarardı, yine de kâr etmez, ısırdıkça ısırırdı soğuk.
Bir gün SEKA (havalimanına giderken içinden geçtiğimiz Sekapark, o zamanlar fabrikanın arazisiydi) işçisi Nurettin amca İzmit’e kadar bizimle geldi. Annem, babamın arkasına oturdu. Bayram etmişti o gün.
Meğer ısıtıcı şoför koltuğunun altından arkaya doğru üfürüyormuş. Hâliyle diğer seferler de orasını kendi yeri belledi.
Ben de bu tecrübeyle serviste kalorifere yakın koltukları keşfetmeye çalışıyordum.
Hazır parantez açmış, annemden bahsetmişken, onun annesini de dâhil edelim de aynı paragrafta koyun koyuna ısınsınlar.
Dayımlarda Mitsubishi L100 var. Anneannem bağırsak kanserine yakalanıp sürekli İstanbul’a taşınır olduğunda minibüsün arka kısmını minderlerle battaniyelerle besleyip yatakhaneye dönüştürürlerdi. Gel gör ki kalorifer sistemi sadece şoför mahallinde olduğundan orası buzhane gibi olurdu. Anneannem üst üste sarınır, yine de yeterince ısınamazdı.
Tahammülsüzlüğü kendisinden tevarüs ettiğim Rüstem dayıma sunduğum fikir, aklına sadece biraz yatmıştı ki, ilk etapta imhal etti bu düşüncemi. Yanlış okudunuz, dönüp bir daha okuyun, ya da durun siz dönmeyin ben bir daha yazayım; ihmal etmedi, imhal etti, mühlet verdi, erteledi. Döndünüz değil mi, vay sizi gidi vay. Sonrasında icraata da koymadı tabii, çünkü verimsiz bir yöntemdi.
Öndeki kalorifer çıkışlarındaki ızgaraları söküp gırtlak boruyu güzelce bantlayacak, arkaya doğru uzatıp kadıncağızın üşümesini engelleyecektik.
Ama devridaim makinesi uydurup sonsuza dek çalışacağını sananların sürtünmeyi ihmal ettikleri gibi, ben de yalıtımı ihmal etmiştim ilk elde. Gırtlak boru plastik yapısıyla sıcaklığı ilk yarım metrede tümden kendine çeker, o kısma el tutamazken arka tarafa ancak soğuk havayı iletebilirdi.
Plastik, havayı sızdırmazdı ama ısıyı gayet tabii tahliye ederdi yanlardan. Termos etkili, içi folyo kaplı bir boruydu bize lâzım gelen. O yola da gitmedik, aşırı lüzum görülmediğinden. Fakülte yıllarımda gidiş gelişlerimde denk geldikçe hep yanında oturup kıvrıldım da bir nebze ısınmasına vesile oldum belki. İşte böyle, kapa parantez.
[3] Yolda giderken sıra dağlara baktığınızda
en öndekilerden başlayarak gittikçe gözükmez olmaları büyülü âlemlere gittiklerini
anımsatır. Tertemiz havada nereye gittiklerini merak ettiğiniz dağlar, eşya
yaklaştıkça kuvveti artan göze gelmesiyle yeni ekibe katılırlar.
Yorumlar
Yorum Gönder