Kararsızlık Mevsimi- Birtakım yazarlık sancıları (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.1)

Kararsızlık Mevsimi

 

Benim de derdim

hemen herkesinki gibi

faulsüz günlerdi. Gel gör ki

her gün kulübedekileri de yedeğine

alıp insana gününü gösteren tümden demir

çivili, tatsız sert tabanları kafamızda buluruz.

 

Birtakım yazarlık sancıları

Belirsizlik Mevsimi’nin aksayan yerlerini herkes gibi -öncesinde onlarca kez okuduğum hâlde- basıldıktan sonra fark ettim. Bilir misiniz bilmem, her yazar mürekkebi utandırmadan vücut bulduğu dergiyi açar açmaz -başkası için kafasına silah dayanmadıysa- önce kendi yazısını okur. Haklısınız. Şimdi denecektir ki ‘madem öyle, bu yazıdaki çolak yerleri önceden onarsana o zaman.’ Muhterem kâri, şimdi coşturma beni, eğri oturup büğrü konuşalım, bunun mümkün olmadığını nefes alan herkes bilir. Sadece yazı değil, her şey ama her şey, vuku bulana kadar ne idüğünü ve nasıl’ını gizlemekte pek mahirdir. Bu böyledir.

 

Kronolojik bir takip gütsem de atama aşaması, yolculuk, yerleşme ve tanışmadan fragmanlarla bitirdiğim yazıyı ileri geri sararak hayli dağınık bırakmıştım. Birinci bölümlerin talihidir bu. Şüpheniz olmasın, bu daha dağınık. Cüretimi mazur görünüz, ne kadar dağıtabilirsem onca mahir addedeceğim kendimi. Her yazıda müstakil bir bütünlük beklememelisiniz. Muhtemelen şahit olduğum birtakım olayları sıkmadan bunaltmadan, pek kurguya dalmadan, hafif estetize ederek aktaracağım.

 

Hatırlarsanız Hakkâri’ye gittiğimde, nasılsa yazın düğün olacak, hem bu arada evi de düzenlemiş olurum diye tek kalmıştım. Bir dolu yeni kişiyle tanışmıştık, esasen Veysel ve Selçuk’la irtibatımız kuvvetliydi. Arkadaşlar hareketi sever, dışarı gezmeye zorla götürürlerdi beni de, üst üste arayıp çağırırdı özellikle Veysel. Oysa ben, hızlı çalışmalardan kendime zaman ayıramadığım iki seneden sonra, öz tercihimle belirlediğim ince kalın kitapları yanında lügatlerle okuyabileceğim, aylarca toplamaya gerek kalmadan üst üste yığılmış hâlde imbikten damıtır gibi yazılara dönüştüreceğim dosyalarla uzun ve sakin vakitlere kavuşmuş, sonuna kadar sağmak istiyordum. Hatta okulun dağın başında bir mezrada olması ihtimalini bu sebeple sevmiştim. Gel gör ki, şehir küçük olsa da, tam merkezde, valiliğin arka sokağında, her şeyin en il’lisinin tam içinde, merkezin tam merkezindeydim. Çalışkanlık havasının sağladığı görünmezlik saklanmaya yetmiyordu.


Çıkıp aylaklık ediyordum, bir kere çıktıktan sonra işime de geliyordu. Tortular birikiyordu zihnimde. Zaten yalnızlıktan sıkılmayan biri için zaman zaman yorucu olan bu mesaiye -kişilerden bağımsız olarak söylüyorum- başka türlü tenezzül edilemezdi. Hakkâri’de Bir Mevsim ya da en azından İki Dil Bir Bavul’daki gibi hayatın yavaş aktığı tek öğretmenli bir okulda, çok uzun süre kalmayacağımı bilmenin rahatlığını da yedeğime alarak sıkı bir çalışma ve neticesinde mağaradan elimde taş gibi ürünlerle çıkma imkânına sahip olmayı ne kadar isterdim. Birilerinin dört yanlışından sıyrılıp yine onların bir doğrusuna erişmeye çalışmak yoktu artık, dört okuyup bir yazmak, etrafı kolaçan etmek,  tabiatla insanlarla temas etmek, Dünyanın merak ettiğim bütün sabahlarına şahit olmak vardı. Böyle bir ortamda muhtemelen evliliği de düşünmeyecektim. Bazı uzun ve karanlık gecelerde meşguliyetlerin fayda sağlamadığı anlarda yer minderine oturmuş, bakışlarım yukarıda sobanın yalımlarını, alevlerin kıvrak danslarını izlerken elbette canıma tak edecekti yalnızlık. Tek başınalık her zaman iyiydi, ama yalnızlık katlanılmaz olabiliyordu. Tasfiyeciliğim sebebiyle insanlarla aramı çok çabuk bozabilme marifetim sayesinde fazla gelecekti bu darlanmalar. Evlensem bir süre sonra o durum da boğucu gelmeye başlayacaktı. Ne olacaktı bu iş, nasıl yürütecektim? Zaman yaraları iyileştirirdi, ama döve deşe.


Selçuk, Üzümcü’nün mezrası Dağaltı’nda görev yapıyordu. Veysel’i zaten yukarıda öğrendiniz; Doğanlı. Her gün öğretmenevinde, lokantalarda ya da çay ocaklarında eğleşiyor, dalında acemi kuşlar gibi birbirimize, şehre ve işimize uyum sağlamaya çalışıyorduk. Veysel sokaktaki safi Kürtçeyle organik bağlar kuruyordu. Biz de bir kursa yazılmış, inorganik inorganik intibak için çabalıyorduk. Biraz akademik gelmişti kurs. Sokakta hemen kullanabileceğimiz pratik cümleler, kelimeler gerekliydi oysa. Öğrendiklerimizle sokaktakini birleştirip bir şeyler anla(t)maya çalışıyorduk. İnsanlar Türkçe bilmiyor değillerdi, bu da bizi tembelleştiriyordu. Bu konulara ileride tekrar döneceğim. Şimdi ilk aylarda şehirde, köyde, okulda, serviste, memlekette neler yaşadım, onlara değineyim.

 

Son iki paragrafta tam konuya girmişken şimdi bunu bir kaçamak olarak görebilirsiniz, sebebi bizim kusursuz kurgusuzluğumuzdur. Uzun yazılarda başı sonu pek toparlayamıyorum. Peki, nereden cesaret edip de yazdım bu 300 sayfayı, şöyle: Bunlar tam da kaçış planları aradığım nefes tıkayan bir dönemin ürünüdür. Şimdilik bu kadarı kâfi… Yoksa ‘deli miyim’ bunca karmaşıklığı düzene koymaya çalışayım. Başka türlüsü olamazdı, o kadar. Bir kere yazıldığı zaman yayınlamak da istersiniz. Zaten ilk yazarken -bir yandan o meçhul okuyucuyu karşınızda hissetseniz de- yayınlamayı düşünürseniz yazıya veremezsiniz kendinizi. O iş sonraki düzenlemelerde belirginleşir.

 

Başlamadan önce elbette hazırlıklarım vardı. Yıllardır düzenliliğine sizi temin edebileceğim düzensiz aralıklarla yazdığım onlarca nottan oluşan, sağlam bir nüve saydığım 20 sayfam, disklerden disklere kopyalaya kopyalaya kaybetmeden getirmeyi başarabildiğim on sene boyunca ısrarla çağırdı peşinden. Önceleri ‘depo’, sonrasında ‘şarjör’ olan diğer bir dosyam da bu müsabakada ateşiyle yandan destekleyecekti, öyle anlaşmıştık.  Bunları köpürtmek için ciddi bir mesai, vücut ve mekân olarak fiziksel ve moral hazır bulunuşluk gerekiyordu. Tabii bir de huzursuzluk… İnsan mutluyken niye yapsın ki böyle bir şey. Al, bir daha söylüyorum, ‘deli miyim ben!’ Hayatımda başarabilmek istediğim, üzerine abanarak yapabildiğimin en iyisini yapmak için çabalama iştiyakıyla dolduğum nadir işlerdendi. İçime iyice ıstırap olmuştu artık, birkaç hafta kafamda iyice belirginleştirip masa başına oturmadan (Ocak 2021) birkaç gün önce de yakın arkadaşlarıma ve az takipçili (190) sosyal medyamda ilân ettim. Normalde bu tip girişimleri yarılamadan kimseye söylemem. Ama bu sefer iş başkaydı, itici motor da marş motoru da bendim. Aynı durumları yaşamış veya öğretmenlikle ilgili diğer konulardaki hatıralarını yazmaları için meslektaşlarımı teşvik bile ettim. Nasıl da belli değil mi, ölesiye muhtaç olduğum. Tek bir ses çıkmadığını belirtmeliyim.


Ciddi bir şeye başlamıştım. İnsanlarda beklenti oluşmasa da, şartlarla tamamlanan iç motivasyonumun itkisiyle başladım tuşlara yüklenmeye. Günde 5 saat çalışarak sonrasında her bir kısmını en az 5 kere daha derleyip toparlayacak şekilde 5 sayfa bitiriyordum. İlk elde kafamdakileri boca ediyordum ekrana. Sınırsızlığıyla ürküten dosya yavaş da olsa doluyordu. Bir hafta boyunca müthiş omuz ağrılarıyla sürekli kalkıp rahatlatıcı hareketler yaptım. Sonra inadımı anlayan bedenim de uyum sağladı bu düzene. Yazıların 40’ı çıktığında ve sonraki her kırkta ilânları tekrarladım. 2008’den beri devam eden profesyonel yazı hayatımda ilk defa böyle bir efor sarf ediyordum.


Hadi ben bir macera sayabileceğim bu işe kısa bir dönem için girişmiştim; oysa ömrünü yazıya adayan kıymetli kalem işçileri harcadıkları enerji sebebiyle oturdukları yerde kilo vererek, parmak uçlarını kütleştirerek bu işleri kotarıyorlar, bazılarına bizzat şahidim. Rutinlerini edebiyat tarihi ve araştırmalarından, hatıralardan öğrendiğimiz birçok yazarla aynı hazzı tattığımı bilmek işe bağlanmamı sağlıyordu. Dostoyevski ve Tolstoy’un başlayışlarını mı örnek almalıydım. Biri Karamazov Kardeşler’e ‘Tasarladım, yarın büyük bir romana başlayacağım.’, diğeri Savaş ve Barış’a ‘Çalışmamın büyüklüğü beni korkutuyor. Büyük bir yapıt yaratma düşüncesinin sevincini duyuyorum.’ diyerek başlamış.


Bir yandan eşlik eden müzik neydi, sözler ne anlatıyordu, inan(may)ın bilmiyordum. Mutmain olmaya yaklaştığım 35 günlük zor, güzel ve besleyici bir dönemdi. Biraz ara verip genel toparlama yaptım birkaç gün daha. Asla bitti diyemem, eklenecek çok şey var.[1] En az 100 sayfa daha yazabilirim. Münasip bir zamanda yapacağım Hakkâri seyahati sonrasında da gelecek ve düzeltilecek ne çok detay çıkacaktır. Yoksa hiç gitmemeli miyim? Bıraktığım gibi bulamayacağım kesinken bir de hislerimin aldatmasını kaldıramam. Komple dosya değişebilir o zaman. Derginin her sayısı için 19 mevsime uygun 19’ar sayfa hazırlıyorum. En sonunda bakarsınız belki kitap da olur. Bastırmayı beceremesem de editöre teslim edilecek kıvama getirmek için 40 yaşıma kadar (2026) müsaade verdim kendime. Öyleyse devam edelim, bakalım günler ne gösterecek.


[1] İlerleyen bölümlerde sıraladığım ‘bu kitap’ maddelerinde, yapmaya çalıştığım şeyin ne idüğünü ve nasıl’ını detaylı hâlde bulabilirsiniz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1