Merhaba insan, ben Sümbül (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.7)

Sizi buradan alalım

Kırıkdağ’ı da geçtik, geldik Depin’e. Tahta köprü demekmiş Kürtçede. Eskiden varmış, oradan kalmış adı. Burada artık 7 km. kalmıştır merkeze. Peki, şimdi yol nasıl devam edecektir? İnecek miyiz, çıkacak mıyız? Bildiniz, neredeyse bütün dağ şehirlerinde olduğu gibi Hakkâri’ye de çıkılır. Yüksek meyilli bir tırmanışla merkez düzlüğüne varacaktık. Depin’den ileri devam ederseniz 55 km. sonra Köprülü; soldan Çukurca, sağdan sırasıyla Şırnak, Mardin gelir. Şırnak’tan Irak’a yol ayrılır, şimdi o taraflara gitmeyelim.

Arabalara ve yolculara hoş geldin, güle güle yoklaması çekilecektir. Etrafı seyyar ve kalıcı koruma duvarlarıyla çevrili orta yere hakimane yerleşmiş yapıdan sakince çıkar polisler, farları kapatılmış, dörtlüleri ve iç lambaları açılmış arabaları incelerler. Eskisi gibi her şey boşaltılıp didik didik aranmasa da en azından kimliklere vs. bakılır, üstten de olsa valizler kontrol edilir. Birkaç çeşit arama yapılıyor. Okul döneminde köye gidiş gelişlerde her gün oradan geçmemize rağmen illaki bir durdurulurduk. Zaten yolun ortasına konan büyük beton bloklar sebebiyle zikzak çizerek mecburen yavaş yavaş gittiğimizden polisler bazen hareket hâlindeyken de yapar bu kontrolü. Bir keresinde yirmişer metre arayla 3 kere durdurmuşlardı. Her biri ayrı bir sebeple sorguluyormuş: terör, uyuşturucu, asayiş vs.

 

Merhaba insan, ben Sümbül

200 km.yi tamamlamaya az kala bu da nesi der gibi homurtularla yokuşu tırmanmaya başlayan minibüsten sola baktıkça bizle birlikte yükselen duvar çarptı gözüme. Çarpmakla kalmadı girdi ve gördüğünüz gibi hâlâ çıkmadı. Güzeldere’ye tırmanırken uzaklaşan akrabalarının aksine, bu bütün heybetiyle, cesurca, kendinden emin sergiliyordu vücudunu. Evcilleşmemişlerse de şehri terk etmez ya kargalar, o misaldi. Yol boyunca hep tepemizden bakmışlardı, buysa eşitlenmekten korkmuyordu.

Sümbül Dağıyla bu şekilde karşılaşmıştım. Biz bir yerde yükselmeyi bırakmak zorunda kaldık. Ama o durmamış, bir o kadar daha yükselmişti. Büyük dalgalar hâlinde de olsa yön duygunuzu dumura uğratan, Sümbül’le birkaç kere daha selâmlaşmamızı mümkün kılan sağlı sollu spiraller çizerek varılıyordu merkeze.

 

Şehre ulaştıran anayoldayız. Gözüm etrafta, kulağım konuşulanlar arasında aşina kelimeler yakalamaya çalıştığım Kürtçedeydi. Öyle ya, ortak kelimeler çoktu malum, bambaşka coğrafyalarda değildik ne de olsa, iç içeydik. Bir yerde şoförün bağırarak anons yaptığını duydum. Birkaç kişi, ne diyor acaba diye kelaynak kuşu gibi kafamızı diklettik. Onca yolu başarıyla getiren şoför iftihar temalı birkaç kelime söylüyor sandım. Teşrif, müşerref, teşerrüf, sağlık, sıhhat, selamet, hoş, beş vs. Değilmiş, dümdüz konuya girmiş. Yabanlığımızı çok açığa çıkaran bir turnusolde damıtılmış gibi şaşkın şaşkın baktığımızı görünce tercüme etmişti: ‘Çevre yolunda inecek var mı?’ Nasıl yani, çevre yolunda inecek olur veya olmaz, orası başka, esas mesele şuydu; Hakkâri’de çevre yolu da mı vardı? Hayret, varmış. Birisi, orada bir yerde ineceğini söyledi, çevre yolunu da görmüş olduk. Son senelerde iyice genişleyen merkezin etrafından dolanan, eskisine göre biraz daha uzun bir kavisti sadece zaten, o kadar.

Merkeze vardığımızı iyice anımsatan en büyük ayrım, artık düzlükte gidiyor olmamızdı. Dikkatinizi çekerim, yanlış anlamayın; hem meyil hem de yokuş olarak tam bir düzlükten bahsediyorum burada. Anadolu’da her küçük şehrimizde de rastlayabileceğimiz ‘mecburiyet caddesi’ndeydik. Yoldaki çukurları saymazsak gayet sakin bir yarım dakika sonunda, Van’dakine göre hayli iyi durumda olan yazıhaneye vardık. Ömer abiyle görüşürken detaylı tarif etmemişti. Ben de sormamıştım. Gerek de yokmuş.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1