Musallat’ı böyle okudum
Musallat’ı böyle okudum
·
Bu yazıda kimseyi
tehdit etmiyorum,
özel bir düşmanlığım da yok.
Ama bir yerlerde insanlar katlediliyorsa,
iletişimin bunca kolaylaştığı bir dönemde,
kimsenin rahat edememesi gerekiyor.
Harekete geçirecek,
manipülasyonlara şerbetli vicdan sahipleri
acilen ve ihtiyaçtan sahalara inmeli.
·
Tarihin
kötü bir huyu vardır,
ikincileri yazmaz.
Sebebini herkes bilir;
çünkü tarihi galipler yazar.
Lise Öğretmeni
Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı… Bir daha bakayım, evet, doğru
yazmışım. Şimdi gönül rahat(sız)lığıyla devam edebilirim. Kitabın adını
yanlışsız söyleyebildiğimde hakkında atıp tutmaya cesaretim arttı. Nitekim sırf
on bir kelimeden oluşması (orijinali on üç parça) ve kapakta kapladığı yedi
satırla bile ilginç kitap isimleri[1]
arasına girmeyi hak ediyor. 1982’de ismi kulağına söylenip ya da kutsal kâsede
yıkanıp yayınlandığından beri göz ardı edilemediğinden bu listelerden hiç
düşmemiştir sanırım.[2] Dag
Solstad, okuyucuya yardımcı olmak isteyen babacan bir yazar edasıyla meramını
kapaktan yekten belirtmiş. Bölüm sonu canavarını geçebilmek için bütün tuşlara
rastgele basmış da olabilir. İnternette arama yapacağım zaman tümüyle kopyalayıp
yapıştırmaktan başka yol bırakmıyor. Buna amme hizmeti olarak bir çözüm
bulalım: Louis Ferdinand Céline’in Gecenin
Sonuna Yolculuk kitabı, ismi üç kelimeden oluşmasına rağmen (orijinali altı
parça) kısaca Yolculuk diye anılıyor.
Ben de bu on bir kelime içinden, kitabın derdini en iyi yansıtması bakımından ‘musallat’ı
seçtim. Farkındayım, cinli perili kötü bir korku filmi afişi canlanıyor
gözümüzde, ama durum budur.
Bariz
bir şekilde anlaşılıyor ki, Solstad, kitabı nefes almadan yazmış. Çok değil, 226
sayfa olsa da, hiç bölüm arası olmadığından okuma periyotları sağlıklı bir
şekilde ayarlanamıyor. Fazla ara vermeden geri dönmek gerekiyor. Ya da mecburî
uzun aralardan sonra iki sayfa daha okuduğunda bölümün bittiğini görünce
kızıveriyorsun. Diri bakış ve keskin görüş istiyor. Hakkını yemeyelim, bazen
beş sayfa sürse de yeni paragraflar açmayı unutmamış! Aman sağ olsun. Birkaç
yerdeki diyaloglar ve derkenarlar hariç not tutmak için ufacık bir boşluk yok. Tutunamayanlar’ın 77 sayfalık bilinç
akışı bölümünü anımsattı bana. Orada hiç noktalama işareti kullanmamıştır Ataycığım
Oğuz. Başlarda çok meşakkatli, sekiz on kelime okuyorsun, bir cümle oluşuyorsa
kafanda onu tamamlıyorsun geri dönüşlerle. En azından fazladan kelime
oyunlarıyla hepten zorlaştırmamış metni, ama yine de kitaba karşı ayrı bir
kabul istiyor okuyucudan, ‘yalnız ben varım’ diyor. He bir de lütfedip kelime
aralarına boşluk koymuştur. Gerçi birkaç sayfa sonra alışıyor zihin, bu sefer
diğer normal olan farklı gelmeye başlıyor.[3]
Bu seferki abalımız Norveç
Yaşadığımız
topraklarda başımıza gelen her kötü olayda aksi yönde isimleri anılan birkaç
ülkeden biri olan Norveç’te geçiyor olaylar. Başbakanın bisikletle işe gidip
geldiği, bankamatik sırasında beklediği, halıya döktüğü kahveyi temizlediği, danışmanının
çözülen bağcığını bağladığı doğru mu, biri bizi aydınlatsın, havsalamız pek almıyor
da. Kendilerini bambaşka yerlerde gördükleri aşikâr. Bakınız şöyle: Çatışma-Battle (Katarina Launing, 2018) filminde iflas
ettikten sonra evlerine haciz gelen baba-kız, yetkililerce idareten bir
apartman dairesine yerleştiriliyor. Adamlar elit, alışık değiller, hâliyle durumdan
şikâyetçi oluyorlar. Baba icra müdürünü arayıp ‘Bir hata olmalı, bu daire
berbat, Norveç'te yaşıyoruz, gelişmekte olan lanet bir ülkede değil.’ diyor.
Gelişmekte olan diyor, lanet diyor, her ne kadar alınmamaya çalışsak da bize
diyor.
Biraz uzun sürecek, ama 2 paragraf ve 415 kelimelik
şu kısmı tam da buraya yerleştirmeliyim.
Bir mikro örnek olarak hapishaneleri ele alalım. Yine bu yazıyı hazırlarken
izlediğim Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri-
Inside The World’s Toughest Prisons (2016-2021) belgesel serisindeki Norveç
detayları da meramımı anlatmama yardımcı olacaktır. Yapılan onca eleştiriye
rağmen cezalandırmak yerine rehabilitasyonu seçiyorlar. Mahkûmların geçmişte ne
yaptıkları cezaevi yönetimini ilgilendirmiyor. Her türden suçluyu bir arada
tutup oraya gelmelerine sebep olan eylemin arkasındaki insanın iyiliğini öne
çıkarıyorlar. Olabildiğince normal, evde hissettirecek, otel konforunda, sabah
kahvesini içtikten sonra yüksek teknolojiyle donatılmış atölyelerdeki işlerine
ya da aklınıza gelebilecek bütün detaylarıyla stüdyo veya resim odalarında ‘eğlence’ye
gidiyor, bunun sonucunda para kazanıyor ve meslek edinebiliyorlar. Bunları
yapmazlarsa biraz dar olsa da konforlu odalarında kilitli kalabiliyorlar. Bu
şekilde meşgul edilen kişilerde suç tekrarı yarıdan fazla azalıyormuş. Hapishanelerde
en çok zorlanan iş olan kafa yapısını değiştirmek bu şekilde mümkün
olabiliyormuş. Cinayetten mahkûm birinin saçma bir sözü var. ‘Tek bir eylemimiz
kim olduğumuzu belirlemez.’ Bak hele bak sen! İyi de kardeşim, senin o tek eylemin
bir insanın hayatını belirledi. Herifteki genişliğe bakar mısın! Her türlü
konfora ve rahata, kampüsün olanca genişliği ve serbestliğine rağmen yine de
içeride olmak daraltıyor insanları. Ne kadar rahatlatırsan bir süre sonra ona
da alışacak ve bir üst konforu arayacak insanlar. 250 mahkûma 350 görevlinin
düştüğü bir yerden bahsediyoruz. Kişi başı yıllık 130.000 dolar harcanıyormuş.
Gardiyanlar zaten adamların burada tıkılı kalıp cezalarını çektiklerini, bunu daha
da zorlaştırmanın mantığının olmadığını söylüyor, gözetleme veya devriye
kelimelerinden bile rahatsız oluyorlar. Etkileşim temel düsturları. Çizgiyi
aşmadan oturup sohbet edip oyun oynuyor, akşam olunca evlerine ve hücrelerine
ayrılıyorlar. Her türlü teorik ve uygulamalı derslerin yanında psikolojik
rehabilitasyon seanslarına da katılıyorlar. Mahkûmun işini zorlaştıracağına bu
zorlu görevi kendisi üstleniyor gardiyan. Zaten o kültürde yetişmiş görevliler
bunu zorla değil, gönüllüce yapıyorlar. On altı bölüm içinde kesinlikle en
temiz, en insancıl ve en ileri görüşlü olanı buydu. Soğuk sağlıklıdır, sıcak
insanı gevşetir ve kötülükler nispeten daha çok olur. Hapishanelerin durumu
soğuk iklimlere gidildikçe iyileşiyor.
Norveç’teki
bu hapishanelerden birinde tutulan en meşhur suçlu ise 22 Temmuz 2011’de Ütoya
adasındaki İşçi Partisi kampında 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik.
Toplamda 21 yıl ceza almıştı. Çünkü yasalarda öngörülen en yüksek ceza buydu.
İdamı geçtim, müebbet hapis bile yok. Gerek duyulmamış, başka türlü topluma
kazandırma yöntemleriyle hâllediyorlar. Böyle olunca ülkede en çok nefret
edilen kişi olması Breivik’in çok da umurunda olmasa gerek. O hücresinde şartlarının
kötülüğünden yakınarak yönetimi dilekçeleriyle meşgul etmeye ve bu yolla hayli
imtiyaz kotarmaya devam ediyor. İyi hâlden ötürü öngörülen tarihten çok önce
çıkabilir ve anılarını yazdığı kitabını imzaladığı söyleşide en fazla yumurtalı
saldırıya maruz kalır, nice işine gelir bu da.
Saydınız
mı bilmiyorum, İngilizceleri saymazsak 409 etti, -doğru ya, agresif depresif obsesif
kompülsif değilseniz ve aç karnına içtiğiniz kahve mide çeperinizde melankolik
etkilere sebebiyet veriyorsa niye sayasınız ki-, cümlelerdeki oynamalarla altı
kelime azalmış, bu harika bilgiyi bilabedel arz ve takdim ederek pek muhterem
kâriye karşı bu pek mühim vezaifimizi de gördük, şimdi yola devam edebiliriz. Nordiklerin
yaşadıkları refahın kaynağı konusunda çok da düşündükleri söylenemez. Çünkü
bizzat bulaşmadığın sürece savaşı hissedemezsin. Ama ülkede işlerin yolunda
gitmesi için asla kamuoyuna açıklayamayacakları bu pis işleri birilerinin yapması
gerekir. Koca koca ülkeleri geçtim, en küçük ailede de olur bu tür şeyler. Norveç'te petrol
gelirlerinin bütçeye katılmadan doğrudan sadece sosyal projelere aktarıldığını
duydum. Afganistan'da petrole ortak olabilmek için silahlı operasyonlara fiilen
katıldıklarını da eklersek kaynağın despotluk olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Rahatlık en sonunda patlar, bu kesin. Ortadoğu,
Afganistan veya dünyanın herhangi mazlum bir yerinde, savaşların yanında niyeyse(!)
insanların rahatı için yapıldığı söylenen projelerin istisnasız hepsi
paravandır. Arabaları aranmaz, çalışanların GBT’leri sorgulanmaz, sicilleri
temizdir. Geçtikleri her yerde, istemeden de olsa arkalarında bıraktıkları
izleri silmekle görevli birileri vardır. Silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılıklarının
uhuletle ve suhuletle yapılabilmesi için kullanılırlar! Öyle ya, herkesin
görevi ayrıdır. ABD gibi ülkeler açıktan operasyon yapar, Norveç gibiler de bu
yolla barış havarisi görüntüsü altında çerçeveyi tamamlayıp paylarını alırlar. Uyuyan birini
uyandırmak kolaydır, ama uyuma numarası yapan biri asla uyandırılamaz. Hem uyumadığı
için teorik olarak zaten uyandırılamaz hem de yapabildiği kadar rol yapar ve
bıktırır. Batı toplumu, devletlerinin yaptığı bu işler konusunda kulağının
arkasına yatıyor genelde. Kendi refahı sürsün diye ses çıkarmıyor olan bitene.
Anlaşılan o.
Refah
olduktan sonra nereden ve nasıl geldiğini kim ve niye sorgulasın ki? Ben
kitabın doğrucusuyum, bir lise öğretmeninin göreve başladıktan hemen sonra ev
sahibi olabildiği ve iki yıl sonra da dört odalı daha büyük bir eve geçebildiği
bir ülke… He bu arada altından arabası ve diğer sosyal lüksleri de hiç eksik
olmuyor.[4] Pedersen
bu konularda boş yapmıyor, sistemi sorgulamaya ve sosyalist görüşe yakınlaşmaya
başladığı yerler net. ‘Biz burada böyle rahat yaşayabiliyorsak illaki dünyanın
başka yerlerinde bunun ceremesini çekenler vardır.’ Norveç’in dünyadaki büyük
savaşlarda bile sükûnetini kaybetmediğini de ekliyor. Çeperde bir ülke olması
bunun en büyük sebebi. Ama NATO üyesi olmakla savaşa bir yerden dâhil oluyor,
kendi soğuk topraklarında sıcak çatışmalar olmasa bile. Mahalle yanarken saçını
tarayan bir ülke mi Norveç? Evet, öyle. Diğer ülkelere göre müreffeh
gözükmelerinin bir sebebi de küçük bir farkla bile öne geçseler bununla
övünerek, göze sokarak diğerlerini imrendirmeleri, ezik hissettirmeleri. Nordik,
İskandinav, Kuzey Avrupa algısı boşuna oluşmuyor. Nobel Ödüllerinin, ülkelerini
Norveç, İsveç gibi yapmaya çalışanlara verildiği bir gerçek. Tüm ödüllerin
görünenin dışında bir amaçla verildiğini bilmeyen kaldı mı? Hizaya gel, ödül
mamanı kap!
Aklını
öğrencisi Werner’in aklına uydurup komünist olan Pedersen de çok soruyor
başlarda. ‘Norveç gibi bir ülkede insan niçin sosyalizm ister ki?’ Ama ülkenin
durumu ne kadar iyi olursa olsun, sonuçta mutlak eşitlik oluşması mümkün olmadığından,
bunu mümkün mertebe sağlamak amacıyla çaba gösteriliyor. Bir ülkede önemli
olan, toplamda ne kadar kazanıldığıyla birlikte, bunun mutlu azınlığın elinde
toplanmasını engelleyip herkesin istifadesine sunulmasıdır. Niteliksiz(!)
işgücü diye hiç kimse berbat şartlarda yaşamaya mahkûm edilemez. Devrede olması
gereken eşitlik değil; adalet ve merhamet şart. Bizdeki en sosyal demokrat
partiler bile asgarî ücreti açlık sınırının çok altında söylerler. Yoksulluk
sınırı ise bulutlar ötesindedir. Olur da iktidara gelirlerse yapamayacaklarından
mı korkarlar. Umarım öyledir, yoksa milleti o rakamlara mı müstahak görüyorlar?
Küresel
sermaye ülkelere, devletlere, bölgelere ve özellikle son yüzyılda şirketlere
görevler biçiyor. Ekonomi, silah, fuhuş, uyuşturucu, sinema, sanayi, endüstri,
çatışmalar, savaş, yıkım ve inşa, organ, maden, orman, nehir, medya, insan,
siyaset, din, sağlık, yozlaşma, tek tipleştirme gibi şimdilik aklıma gelen ama
dallandırıp budaklandırabileceğimiz birçok alanda dünyayı avucunun içinde
karıştırıp duruyor. Hızlıca ayağa kalkmadığımız hâlde yine de başımızın sürekli
dönmesi demir eksikliğinden değil zahar, bizzat bundan. Sisteme uymayanı ya
rezil ediyor, ya bertaraf. Norveçlilerin ülkelerinde müreffeh, dertsiz tasasız
yaşamaları için dünyanın hangi bölgesinde kimler bedel ödüyor ve bundan haberleri
var mı, dert ediniyorlar mı? Pedersen ve arkadaşlarının üzerinde durduğu esas
mesele bu aslında. Ama üzerinde durdukları için göremiyorlar, karşılarına alıp
incelemeleri lâzım. Yanı sıra alternatif olarak sarıldıkları ip Sosyalizmin
kokuşmuş uygulayıcısı, heveskâr ihracatçısı Rusya olunca işler istenilen
şekilde yürümüyor. Şili’deki maden işçilerini de, Filistin’deki intifadayı da
destekliyorlar, gel gör ki bunlar duygusal bir elbirliğinden öteye geçemiyor.
En ufak bir sahici adımda önlerine çıkarılan engellerin büyüklüğü boylarını
aşıyor. Üzerinde durdukları meseleler de yükselebilmelerine yardımcı olamıyor.
2015
Nobel Edebiyat Ödülü’nün[5]
sahibi Svetlana Aleksiyeviç, İkinci El
Zaman (2013) kitabında Sovyetler döneminde insan(cık)ların başından geçen
büyüklü küçüklü onlarca olaya odaklandığı hikâyeler anlatır. Kapalı bir
toplumda yaşanan kayırmacılık ve ayrımcılığı, düzenbazlık ve sefaleti, arayış
ve çırpınışları gözler önüne serer. Bu kitabı Musallat’la eşzamanlı okumanın bir avantajı olarak Pedersen’in
idealize ettiği düzende yaşanan faciaları da gördüğümde, varıp omuzlarından
tutup sarsmak isterdim açıkçası. Kardeşim deseydim, kardeşlerim, açın gözünüzü,
kendinize gelin, hep başkasında oturduğunuz yetmedi mi! E tabii, Aleksiyeviç de
zaten bunları yazdığı için Nobel’i kapmadı mı? Evet’ten başka cevap mümkün
gözükmüyor. Pedersen gibilere dışarıdaki kötülükleri göstererek ‘bak onlar
tukaka, gel bizim baskılarımıza razı ol’ denmek isteniyor. Musallat’ı diğerinden ayıran, içeriden (zaman olarak) konuşuyor
olmasıdır. Aleksiyeviç ölen körün gözüne, belki de başkalarına şirin gözükmek
için parmak atıyor.[6]
Şu da var: Onlarca yıl bir saçmalığa katlanmak zorunda kalmak bile, sonradan
onun hakkında bolca atıp tutma hakkını fazlasıyla verir maruz kalan kişiye.
Sadece gözünü oymakla yetindiğine göre merhametli bile sayabiliriz.
İhsan
Fazlıoğlu’nun deyişiyle ‘okutarak cahilliği, çalıştırarak fakirliği, medeniyet
diyerek barbarlığı, barış diyerek ölümü artıran’ kapitalizmin bile onca sırnaşmasına rağmen istenmediği
yere giremeyeceğini biliyoruz. Sosyalizmin Sovyetler’deki uygulaması
dalavereler, kayırmacılık, liyakatsizlik, eşitsizlik, haksızlıkların ayyuka
çıkması şekline bürününce insanlar isyan bayrağını çektiler, kabul. Aleksiyeviç’in
bir sözlü tarih olarak hazırladığı kitapta yeni düzene alışamadığından hâlâ o
dönemleri özleyen birkaç kişi hariç herkes büyük nefretlerle anıyor eskileri. Peki,
yeni gelen nasıl, o da koskocaman bir soru.
Nobel (2016)
Kıtalar
ve bambaşka iklimler arasında mekik dokuyan iki hikâyenin birbirine bağlanarak
anlatıldığı Nobel’de Norveç’in
Afganistan’daki misyonunda görevli bir askerin, işlerin büyümesiyle gördükleri
karşısında yaşadığı (yasadışı) çelişkiler anlatılıyor. Barış için ne kadar
ileri gidilebileceğinin sınırlarını zorluyor kendi iç dünyasındaki sorgulamalarda.
Emperyalist mi yoksa insancıl faaliyetler peşinde yöneticiler mi? Ekranda
ikincisi, ama arka planda illaki ilki. Yaşanan müreffeh hayat için hangi
ülkelerde yüzyıllardır kimlerin canını yakıyorlar? Babası Afganistan’da özel
harekât askeri olan çocuk, ülkesindeki en ufak bir pürüzde, kırk kere yıkanmış
onuncu dalga cılız bir etkisini hissedince “Şimdi savaş Norveç’e de mi
gelecek?” diye soruyor. Soğuk ülkesinin çocukları sıcak evlerinde rahat
edebilsin diye on bin km. ötede bir operasyonda intihar bombacısı on yaşında
bir çocuğu gayet soğukkanlı bir şekilde öldüren asker, o çocuğun hayatına ancak
sıcak bir kurşunla dokunabiliyor. Önce buz gibi bakışlarıyla gözlerini, sonra
sıcacık mermiyle göğsünü delip geçiyor. Böyle mi olmalıydı, hayır, ama böyle
oluyor. ABD 2003’te Irak’a girmeye hazırlanırken bir fotoğraf görmüştüm. Bir
asker vedalaşmak için küçük çocuğunu kucağına almış sarılıyordu. Sabinin bir
şeyden haberi yok tabii. Askerin ağzına bir baloncukla şu kahredici sözler
monte edilmişti: ‘Kızım sen şimdi annenle güzelce uyu, ben dünyanın öbür
ucundaki çocukları öldürüp hemencecik geleceğim.’ Yaptığı tam da buydu, sonra
gelsin kafayı yemeler, bunalımlar, seanslar, haplar, krizler, kıyımlar. Tabii,
o kadar cana sebepsiz kıyınca finali kendisiyle yapması çok da şaşırtıcı olmasa
gerek. Evet, kimse bunu dillendirmiyor tabii, ama yaşanan bir gerçek var.
Sadece Irak’ta 2.000.000’dan fazla insanın öldürüldü.[7] Bunun
birkaç sene önce Afganistan’da da tekrarlandığını hatırlatalım. İbrahim
Tenekeci’nin ‘yapılan gökdelen/yıkılan hatır’ diye bir dizesi vardır. Bunlar
da, nasıl ve niçin yıkıldıklarını çok iyi bildiğimiz İkiz Kulelerin hacmini
doldurması için mi kıydılar bunca cana! Yıkılan gökdelen, ırzına geçilen
koskoca bir coğrafya! Dizide Afganistan’daki Norveç askerinin çocuğuyla neşeyle
sürdürdüğü görüntülü konuşmayı gördüğümde nedense aklıma geldi bu kare.
Norveçliler ve Afganların kendi aralarında İngilizce konuşuyor olmaları,
olayları kimin yönettiğini açıklıyor aslında.[8] Şunu
bilelim, dışarıya ne kadar parlak bir görüntü sunsalar da çıkarları söz konusu
olduğunda hiçbir devlet kendi vatandaşına da acımaz, ülkesini dünyada öne
çıkaran değerlerini de hiçe saymaktan çekinmez. Musallat, Zaman ve Nobel
örneklerinde açıkça görüyoruz bunu.
Pazarlama
Değişik bir türde balık satan birine çocuk merakıyla bazı
sorular sordum. Muzır da değildim üstelik, gerçekten merak etmiştim. Elindeki
palayı kesme tahtasında son nefeslerini zorla alıp veren bir tanesinin boynuna
sertçe indirirken boşaltması hayli uzun süren kendi nefesinin son kalan huf’uyla
satın alabildiği birkaç kelimeyle ilk cevabını yetiştirdi. ‘Hepsi satıldı.’
Baştan yenik başladı ticarete. Bir kere bile yüzüme bakmadan savuşturucu cümleler
kurdu sonra beceriksizce ve gönülsüzce. Tok satıcıydı belli ki. İyi de bugün
hepsini satınca dükkânın işi bitiyor muydu, yarın tezgâh açmayacak mıydı? Bir
küçük güler yüzlü olsa belki sürekli müşteri olacağım. Ayrıca bir malı satmak
sadece al ver ilişkisi değildir ki. Müşterinin merakını giderici sözlerle usulünce
her sorusuna tatmin edici cevaplar verirsin. (Ne derler; müşteriye yok denmez,
bitti denir, gelecek denir.) Sattığın metanın kültürünü de aktarmalısın ki
alıcıyı cezp etsin. Bu şekilde sadece onu değil, en az birkaç kişiyi daha
kazanırsın. Değilse ayağına kadar gelip ağzına bakan o birini de kaybedersin. Batıdaki
Şarkiyat kürsülerini kimin desteklediğine bakarsak entelektüel anlama
çabasından çok sömürme amaçlı bir tanıma(!) faaliyetinin silah tüccarları ve
savaş bakanlıklarınca desteklendiğini görürüz. Her şeyiyle nüfuz ederler ki,
karşı taraf adeta gönüllü olur bu işgal sömürü işinde.[9]
Kendilerini
öyle pazarlıyorlar ki, kitapta veya filmlerde görsek bile yapmayacaklarına dair
gönüllü önyargımız yüzünden yadırgıyoruz şu hareketleri yapmalarını, hadi canım
nasıl olur diyoruz: Merak etmeyin, Norveçliler de yere tükürüyor. Onlar da
sakızlarını denize atıyor. Kırmızı ışıkta geçiyor, vergi kaçırıyor, 112’yi
gereksiz yere meşgul ediyor. Hatta aralarından bazıları lan bile diyormuş. Yoksa
hapishaneleri niye olsun, değil mi?
[1] https://onedio.com/haber/garip-kitap-isimleri-586768. (Buradaki liste 2015 tarihli
olduğundan Musallat’ı almamışlar
hâliyle. Yoksa es geçilecek bir isim değil.)
[2] 1981 yılında Norveç’e yerleşen
ve 1991’den bu yana Norveççeden çeviriler yapan Banu Gürsaler Syvertsen’in
Türkçesiyle 2020 Haziranında yayınlandı ülkemizde.
[3] Kilmreeieln baş ve son hrrefali
siabt tauluatrk aakdrai hialrfern regsltae diieğilemşltirsye oualtruuşln mielretni
oamukk da sğaalm kfaa gierreykotir.
[4] Öte yandan, bizde ne zaman bu durumlardan bahsedilse ‘ama oralarda da intihar oranları çok’ deniyor. Bu doğru, evet, ama züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Hani bir karikatür var ya, gücüne dolgun bir abimiz karşısındakinin saçmalayacağını daha iki kelime etmeden anlayıp ‘yeter ulan!’ deyip elinin tersiyle çakıyor tokadı. Neyse biz öyle yapmayalım.
[5] Her ödül ayrı bir komite tarafından verilir; İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi fizik, kimya, ekonomi alanındaki ödülleri, Karolinska Enstitüsü Fizyoloji veya Tıp alanındaki ödülleri ve Norveç Nobel Komitesi edebiyat alanındaki ödülleri vermektedir.
[6] Meşhur bir
atasözümüz vardır: Kör ölür, üstüne gözünü oyarlar.
[7] Bakın bu itibari bir sayı değil, yani sonundan 3- 5- 6 sıfır atılamıyor işler kolaylaşsın diye. Buz gibi gerçek insan cesetlerini temsil ediyor her biri.
[8] İngilizlerin Afrika’yı sömürgeleştirdikleri dönemde neredeyse bütün kıtada İngilizcenin ortak dil olabilmesini sonradan oralarda daha güzel ‘hizmet’ yapabilmeleri bakımından işe yaradığını söyleyebilmişti bazı eblehler.
[9] Birkaç hafta sonra baktığımda balıkçının kapanmış olduğunu gördüm.
Yorumlar
Yorum Gönder