Nereye bakıyorum, orası yok ki- Tutamak, dayanak (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.2)
Nereye bakıyorum, orası yok ki
Biraz
araştırma yapmak için ismini tarattığımda fazla zahmet çekmedim. İkinci müjde
beni bekliyordu sayfada. Daha bir önceki gün köyde büyük bir kavga olmuş ve silahlı
çatışmada bir kişi ölmüş, sonrasında ondan fazla hane köyden ayrılmıştı,
olaylar soğuyana kadar tedbir amaçlı.[1]
Uydudan baktığımda da taşlık kayalıktan başka bir şey gözükmüyordu. Kafamda bir
mezra olarak canlandırmıştım. Evler araziye uyum sağladığı için görünmüyordu
bence. Meğer harita beni yanıltmış, Zap Vadisi’nden yukarıda köyün eski
yerleşim yerini göstermişti. Oysa köy Zap’ın kenarına ineli on beş sene olmuş. Google’ın
inadına hatırlattığı, başımı vuracağım başka Taşbaşılara bakayım dedim. Konya,
Muğla, Balıkesir göz kırpıyordu, gönüllüce teslim ettim kafamı hepsine teker
teker. Nasıl yapılır, ne edilir, hiçbir fikrim yoktu. Kapattım bilgisayarı
falan, gittim eve. Anneme, dedemlere haber verdim yüz yüze. Milletin üzümlerini
afiyetle yedikleri salkım çöplerini gözüme gözüme sokarak verdikleri gitmemem
yönündeki telkinleriyle şaşırmaya devam ediyordum. Peki, öyleyse ne yapayım
diye sormadım hiçbirine. Veremeyecekleri cevap için mahcup olmalarını
istemiyordum. Evvelki sene sınava hazırlanırken Gölcük’te bir okulda dört ay
ücretli öğretmenlik yapmıştım. Gitmezsem ne olacağını biliyordum. Yevmiyeli Kutsallık başlıklı bir yazı
bile yazmıştım gazetedeki köşe başında. Modern kölelik düzeninin bacasız sanayisinde
tüm sorumlulukların altına girdiğiniz hâlde kendi küçük birtakım masrafınız
dışında ailenize ancak ufak bir miktar ayırabiliyordunuz, o kadar. İş aynı,
ödeme üçte bir, kaykılarak yarım yatan sigorta ve dipsiz bir belirsizlik… Sadece
o değil, yaşım ilerliyor ve bir an önce düzenli[2]
bir hayata dolayımsız başlamak istiyordum. Memuriyetten başka bir iş
yapamayacağımı düşünüyordum. Ayrıca yeni başlangıçlar, değişik yerlerde ikamet
etmek hoşuma gidiyordu. Maddî imkânları zorlayarak az gezmemiştik üniversitede.
Hem bu sefer üstüne para da vereceklerdi.
İki
hafta sürem vardı teslim olmak için. Birkaç gün iyice alıştırdım kendimi,
kabullenişin külçe gibi ağırlığı hafiflemiş gibi oldu ve arayışlar başladı. İlk
etapta evrakımı hazırlamak vardı, gerisi bildik(?) seyahat detayları. Ama bir
farkla, ilk defa uçağa binecektim, havaalanına bile gitmemiştim hiç. Yıllar
önce, bindiğim otobüs Atatürk Havalimanının etrafından dolaşmıştı, o kadar.
Daha önce ailemizde sadece büyük ağabeyim Kıbrıs’tan askerlik dönüşü uçağa
binmişti. Ben ikinci oluyordum. İnternetten bir tek kitap alışverişi yapıyordum,
onda da parayı postaneden yatırıyordum. Hesaptan ya da kredi kartından işlem
yapmamıştım pek. Hemen bilet almamız gerektiğini söylediler, önceden alırsak
uygun olurmuş. Acenteleri dolaştık gittik bir arkadaşla, konuştuk, hesap
yaptık. Poseidon’dan olma, Medusa’dan doğma tek boynuzlu uçan atla gitmeye
karar verdim. Akşam aynı arkadaşla görüştüğümüzde elinde bir zarf vardı. Bileti
almış benim yerime. Lan dedim, ne kadar da heveslisiniz. 70 liraydı ilk
biletim. Görevli detayları anlatmıştı uçuşla ilgili. Kafamda pişiriyordum bu
işi de bir yandan. Valiz aldım en büyüğünden, adı Hakkâri ya, doldurduk kalın
kalın üst başı, yünlü çorapları. Salonda günlerce ağzı açık kendisini yemlememizi
bekledi. Babaannem 2,5 litrelik Akpınar suyu bile koydu. Oranın insanının
huyuna çeşmesinin suyuna alışana kadar karıştırıp içerim diye. İbn-i Haldun’un
şöyle bir sözü var: ‘Geçmiş, geleceğe ve bugüne; suyun suya benzemesi gibi benzer.’ Burada bizi
ilgilendiren kısım ‘suyun suya benzemesi.’ Ama öte yandan göreve gittikleri
ülkelere deve yükü kırbalarla sevdikleri kaynak sularından götüren sefirlerden
bahsetmişlerdi bir konuşmada. Refik Halit Karay’ın öyküsündeki gurbette ateşli
hastalığa tutulduğunda İstanbul sularını sayıklayan kadın vardı hatırımda. Su
önemliydi. Aslan yattığı yerden belli oluyorduysa, su da aktığı yerden belli
olurdu. Oraya da yatak denmiyor muydu zaten?
Sağlık
raporu almam gerekiyordu. Heyete girmek iyi olur diye devlet hastanesine gittim.
Her bir şeyime baksınlardı, ne olur ne olmaz. Oysa sağlık ocağından alınan da
yetiyormuş. İlk kez yaptığınız ve cahilliğinizden ötürü fazlaca önemsediğiniz
işlerde eliniz açık olur, ben de gereksiz yere uçak parası kadar ödeme
yapmıştım. 7-8 doktor gezdim o gün. Sanırım kan tahlili de yapılmıştı. Bu tip
heyet raporlarını bilirsiniz. Gidersiniz; dosyayla sorguyu bir arada tamamlayabilmek
için yüzünüze bile bakmadan uzaktan, yazıları gibi bozuk yarım bir ağızla
anlaşılmaz kelimeler fısıldarlar, umarsızca olmasını umduğunuz ama kötü
neticesinden çekindiğiniz için sabırla cevap verirsiniz. On yıl çürüttüğü
dirseklerinin hakkını verircesine imzalayıp mühür kaşe basarlar, ücretini
ödeyip ayrılırsınız hastaneden. Raporda bu karalamalardan başka, her şeyden
önemli bir ibare dikkatimi çekmişti. “Türkiye’nin her yerinde, her türlü iklim
ve hava koşulunda görev yapabilir.” Üstünkörü muamelelerden sonra bunu nasıl
kayıt altına alabiliyorlardı, cesarete bak.[3]
Neydi bu, evrenin askerleri miydik biz? Yeni transfer olan futbolculara
yaptıkları gibi vücudumuza bir dolu alıcı takıp bantta koştursaydınız da bari. Tekrar
tekrar okudukça daha bir öğretmen oluyordum. On öğrenci olsun yeter,
birleştirilmiş sınıf diye bir şey var sonuçta. Bunun için ayrıca ders almıştık,
hocanın köylerde göreve giden eski öğrencilerinden derlediği fotoğraflar
eşliğinde birçok anıları da dinlemiştik. İşte şimdi epigrafta da belirttiğim
gibi ben biriktirecektim daha fazlasını, sarı saman kâğıdına benzeyen hayatımın
tozlu defterinde. Hakkâri’de o zaman
havaalanı olmadığından, önce Van’a gidecektim. Oradan minibüslerle
ulaşılıyormuş. Forumlardan araştırdım bunları da. 200 km.lik bir yolculuk, 3-3,5
saate alınıyormuş.
Veda
ziyaretlerini tamamlıyordum. Sakın köyde kalmamamı, bir yolunu bulup merkeze
yerleşip her gün yol tepmemi, çok ama çok dikkatli olmamı, kadrolu mu
gittiğimi, aman kadrolu olsun da gerisini boş vermemi, hadi yine iyi
olduğumu, ne kadar aylık alacağımı, geçen seneki ücretliye göre farkın ne
olduğunu tek tek konuştuk. Size ikisini yazdım, ama konuşmalarda geçen
sakın’lar, aman’lar onlarcaydı gerek lâfzen gerek manen. Genelde alandan çok
verenin işine yaraması gereken öğütleri sabırla potamda eritiyor, giderayak
kalp kırmamaya çalışıyordum. Kiminle konuştuysam genel sorular dışında bir
faydası olmadı. Beni hükmü verilmiş, kalemi kırılmış, serin bir sonbahar sabahı
ıslak ve loş avluda heyet önünde titrememeye çalışırken mucize bekleyen idam
mahkûmu gibi görenler bile vardı. Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmez; ama
bakışlar amirim, her türlü anlamı ihtiva eder, okumasını bilene. Ya da
manzarayı nazarın oluşturması gibi biz çıkarırız istediğimiz anlamları,
içindeki mazrufu dışına sızdıran zarftan. Şaşkınlığımı kısmen üzerimden
attığımı sandığım ilk günlerden başlamak üzere, kuyruğu dik tutmakla birlikte
özel bir irtibat noktası arıyordum yana yakıla. Asker veya polis olsam daha kolay
olur gibi geliyordu. Öğretmenlikte kurum olarak böyle bir karşılama, yer
gösterme uygulaması yoktu zinhar. Forumlardan, okulun internet sitesinden
edindiğim numaralarla görüşerek bilgi edinmeye çalışıyordum. Pek bir faydası
olduğunu söyleyemem. Doğu illeri arasında Hakkâri’nin ve biraz da Şırnak’ın
ayrı bir konumu var. Vanlılar ve Şırnaklılar dâhil kimsenin düğünü cenazesi özel
bir işi olmadan gideceği yerler değil bu şehirler. Yanlış anlaşılmasın, çeperde
oldukları için böyle söylüyorum. Bu bakımdan hep Hakkârililer dışarı gider.
Böyle arayışlar içindeyken, biletimi kesen arkadaş bir irtibat numarası buldu.
Müsait olursa seve seve karşılayabilirmiş. İnsan bu tip durumlarda ikilem
istemiyor, her şey net olsun diye üsteliyor. Haddimiz olmayarak adamı
sıkıştırıyoruz: Sen olmasan da başkası gelir değil mi?
Taş
yerinden hareket ediyordu, bakalım ağırlığında ne gibi bir değişiklik olacaktı.
Hazırlık sürecinde sürpriz bir telefon gelseydi, mesela Hakkâri yerine görece
daha cazip bir yere atandığım söylenseydi ne hissederdim? Çok düşünmeden cevap
veriyorum: Muhtemelen yine Hakkâri’ye giderdim. Bunu asabiye koğuşundaki memleket
sevdalılarının toplumsal şartlandırılmışlıklarla, içtimai tazyikle yoğrulan
şehirlilik duygularını gıdıklamak için söylemiyorum, sadece yapım böyle. Başka
bir yer olsaydı da aynı şeyleri söylerdim. Sadece kaçınılmaz olan sonu üslup
ile zarafetle kabullenmeyi az çok bildiğimden…
Tutamak, dayanak
Uçuştan bir gün önce dedemle Karamürsel’in Cuma pazarına gittik. Başka işleri de vardı. Saatini baktırdı, sadece kendisinin sığabildiği daracık kulübedeki ustaya. Dönüşte almaya gittiğimizde, saatin insan enerjisiyle çalıştığını, dedemin de artık fazla hareket etmemesinden dolayı ara ara durabileceğini söyledi saatçi. Vezir Usta bilirdi aslında bunu, benim durumum onu da dalgınlaştırmıştı anlaşılan. Ustanın sözleri (mızrakları) her giriştiği işte ‘ürijinel’ ‘bir nümero’ olmaya çabalayan dedemi sarstı, gözlerinden okudum. Onun gibi adamlara böyle şeyler denmezdi. Her kelime yaşamadığı birer yıl almıştı ömründen. Dalgınlığımızı sağından solundan kalkık kaldırım taşlarıyla atarken araba alışverişi yaptığı sigortacıya uğradık. Adamın Vanlı olduğunu biliyormuş, ama faydalı olabileceğini aklına getirebilmesi ve bâb-ı tenevvürden geçebilmesi için yüz yüze gelmeleri gerekiyormuş. Evraka… Talih kuşu sigortacıymış. Anlattı da anlattı. Aşiretleri Başkale ve Hakkâri’de söz sahibiymiş. Oradaki bir kışlanın adı dedelerinden birine atfedilmiş. Abicim sen neymişsin yahu, her şey tamam, ne yapacağını biliyorsun. Hemen aradı akrabasını. Konuştukça yüzü gülmeye, bizim tüm hücrelerimiz yenilenmeye, deri koltuğun gıcırtıları melodiye dönüşmeye başladı.[4] Saatçi kulübesinden hâlliceydi ya, o dar ofis genişledi de genişledi, tıpkı gönlüm gibi.[5] İsimleri numaraları yazdığı kâğıdı alıp çıktık. Teşekkürler, nemlenen gözler, donan bakışlar, eğilen başlar, irtibatta kalalımlar… Dedemin keyfine diyecek yoktu. Saatçiyi de unuttu, ihtiyarlığı da. Sonradan sormadım, ama mahallede detaylarıyla herkese çokça anlattığına eminim. Benim her metinde hatırlamayıp salladığım ayrıntılar gibi kesin o da eklemiştir birkaç heyecanlandıran detay.
[1]
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/hakkaride-silahli-kavga-14112849
[2] Buna son nefese
kadar ulaşamayacağımdan metaverse kadar emin olsam da, insan bir durulmak
istiyor bazı bazı.
[3] Aslında sırf
Hakkâri’nin iklimiyle kronikleşen polen alerjimden dolayı davacı
olabilirdim doktorlardan. O hengâmede yapmadığım birçok şey gibi bu da nereden
aklıma gelecekti ki! Sonraki senelerde Hakkâri’de bu şikâyetlerden çokça gittim
hastaneye. Birkaç sefer sonra bir tanesinin aklına geldi de alerji testi
yaptılar. Sağlık görevlisi minik delikler açması gereken yerde yırta yırta
kanırtmıştı kolumu sekiz yerden. O hâlde doktorun yanına gittiğimde görür
görmez herifin yanına varıp paylamış, benden de özür dilemişti.
Geçen
gün (24 Ocak 2022) yaşadığım bir olay da buna benzediği için burada anlatayım.
Bir üst sınıf ehliyet müracaatı için sağlık raporu almam gerekiyordu. Aile
hekimi mesuliyet altına girmek istemediğinden vermedi. Devlet hastanesinde
uzmanların verebileceğini söyledi. Oysa dört sene önce motosiklet ehliyeti için
o zamanki hekimim vermişti. Her türlü kontrolü de yapmıştı odasında. Göz,
bilekler, koordinasyon vs. Bunu söylediğimde onun risk aldığını dile getirdi.
Neymiş, rapordan sonraki beş sene içerisinde büyük bir kazaya karışırsam raporu
veren doktoru da çağırırmış mahkeme, sen uzman mısın, hangi âletlerle nasıl ve niçin
tanzim ettin bu raporu dermiş, onun için uğraşmak istemiyormuş. Devlet
hastanesine gitsem bir bütün gün uğraşacaktım. Üstelik orada da ücretliymiş.
Ben de özel hastaneye gittim, ücret neredeyse aynı olduğundan. Kayıtlar
yapıldı, muayenehaneye girdim, en azından bir adet uzman bir doktor bekliyordum.
Gayetle pratisyen genç arkadaş sadece gözüme baktı harfler tablosundan, o
kadar. Sonra oturdu masasına, ‘Telefonuna bir mesaj gelecek, şifreyi söyler
misin,’ dedi. Şaşırdım önce, meğer e-nabız sisteminden önceki hastalıklarıma
bakacakmış. Ulan bu neydi, hiçbir şekilde dokunmadan, tahlil almadan rapor
tanzim ediyordu. E-nabızda kayıtlı olmayan bir hastalığım vardı belki. Ayrıca bu
şekilde dalgınlığımdan istifade benim sistemime niye, hangi yetki ve cüretle giriyordu!
Her türlü riski alıyor, beyanıma yüzde yüz güveniyordu. E o kadar paraya
(90lira) bu kadar hizmetti. Çok para basarsam röntgen de çekerlerdi, MR’a da
sokarlardı, tahlilleri de sıyırırlardı dibine kadar. Oysa sistem zaten ‘ucuza
hizmet, ses itiraz yok’ üzerine kurulmuştu. Herkes memnundu düzenden. Aile
hekimim rapor vermeyi reddederken deli miydi, hayır, haklı olarak risk
almıyordu. Özeldeki doktor kendine verilen emir ve talimatlara uymak zorunda kalan
bir emir kuluydu, başka da bir şey değildi. Her türlü riski o alıyor, imzaları
o atıyor, parayı yönetim kazanıyordu. 15 dakikada işlerimi bitirip çıkarken
bütün bunlardan özet hâlinde bahsedip biraz ürküteyim dedim. Bakışları, ‘ben de
farkındayım olanların, her şeyi de bilmeyin farkındalık guruları’ der gibiydi.
‘Merak etmeyin direksiyon sınavında görev alabilmek için alıyorum ehliyeti,
gidip trafikte kamyon kullanma niyetim yok, en azından önümüzdeki beş sene
içerisinde,’ diye teselli verdim. Ne güzel kurulmuştu değil mi sistem, ilkokul
mezunu depoda yük taşırken eziliyordu, altı yıl gece gündüz çalışarak türlü zorluklarla
tıbbiyeyi bitirip doktor olmuş biri de özel hastaneciliğin kör tahakkümü
altında boğuluyordu.
[4] Görece imkânları
fazla olan bir yerden nispeten mahrumiyet bölgesine giden kişiler hedefi ve
imkânları dar olduğundan sıkıca tutunurlar böyle ümitlere. Küçük şehirden büyük
şehre bu tür emanet edilmelerle gidenlerse fazla bağlı ve bağımlı kalmazlar
kişilere. Çünkü büyük şehirlerde hem işler kurumsal yürür, arkadaşınız
dairelerdeki herkesi tanımayabilir; ama küçük yerlerde biraz hatırlı birini
bile tanısanız ya kendi namına ya da ilettiği selâmlarla bütün işleri gördürür.
Bizimki böylesiydi.
[5] Başınıza istemediğiniz beklemediğiniz bir iş geldiğinde ve bunu yapmaktan başka çareniz kalmadıysa üzerine gidip iyice içinden çıkılmaz hâle getirin; sonrasında eriştiğiniz ufak çıkışlar, tutunduğunuz küçücük dallar hoş gelir en azından.
Yorumlar
Yorum Gönder