Nişan al, ateş (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.19)

Nişan al, ateş

Her şeyin yanında önemli bir gündemim daha vardı. Nişan yapacaktık. Yolculuk hazırlıkları sürerken annem çıtlatmıştı evlilik konusunu. Acelesi vardı, açıkçası aynı fikirdeydik genel olarak. Aklında biri varmış demek ki, söylediğinde ben de çok düşünmeden, öncesinde illaki biraz fikrim varmıştı ki, olur demiştim. Gitmeden önceki akşam büyük abimle birlikte tahta kahvenin bahçesine girmeden babam durdurup en son sormuştu. Niyetimin kesinliğini belirtmiştim. Hakkâri’deyken onlar gidip görüşecek, işleri hâle yola koyacaklardı iki aile arasında.

 

Muhtemelen anneler önceden sezdirmeden bir anlaşmaya varmışlardı. Çocukluktan beri çok tanıyor olmasak da birbirimizi biliyorduk. Teklifi kız tarafı da bekliyor olacak ki, hemencecik oluverdi anlaşma. Nişanlılıkta iyice tanışacaktık. Fakülte yıllarımda bir iki kere evlerinde kalmıştım. En küçük kayınçom da bizim Bulgurlu’daki öğrenci evine gelmişti. Ama müstakbel eşimle hiç görüşmemiştik o seferlerde. Geleneksel anlamda tam bir ‘görücü usûlü’ böyle oluyordu.

 

Aradaki hafta sonu nişanı yaptık. Dört büyüklerin de hepsi hayattaydı. Herkes gelmişti nişana. Dedeler ortamda olduğu için söz onlar arasında paylaşıldı. Biraz hoşbeşten sonra dedem gizliden izlediğim nabız yoklayan bakışlarla etrafı tarayıp uygun gördüğü anda bir iki öksürükle söze girdi. ‘Şimdi hacı efendi, biz buraya boşuna gelmedik.’ Evet, aynen böyleydi. Kayınpederim bizim köyde 1986’dan 2002’ye kadar imamlık yaptığından birinci dereceden herkes birbirini tanıyordu. Onun için bu tür ifadeler zaten samimi olan ortamda gülüşmelere vesile olmuştu. Denmesi gerekenlerin dendikten ve birkaç şaka yollu sözden sonra makaslar işledi, eller öpüldü, yendi içildi, kayıtlar alındı, vedalaşıldı, eve dönüldü. Nişan misafirliği sırasında beni eğleyen, eşimin teyzesinin kocası, o da bir sınıf öğretmeni olan eniştenin muhabbetiydi. İlk defa orada karşılaşmıştık. O bana bir şeyler anlatıyor, ben ona daha taptaze üç haftalık Hakkâri maceramdan detaylar aktarıyordum. Başkaları da ara sıra söze dâhil oluyordu odanın kenarındaki küçük üçgenimizde. Ertesi hafta ben tekrar Hakkâri’ye döndüm parmağımda yüzükle, kolumda ağır yükle.

 

Transit minibüste şoförün hemen arkasındaki koltukta oturuyordum, sürgü kapıyı kapatırken arkadan gelen Kürtçe benim hakkımdaydı. Hoca ve yüzüğü anlamıştım sadece. Kelimeler şaşkınlıkla gidip geldiği için havasından kapmıştım mânâyı. Dedikodu her yerdeydi. Duymadığımız uzaklıklarda ve anlamadığımız dillerde, daima aramızda içimizde. Dönüp gülümsememle yakalandıklarını anlayıp bastılar kahkahayı. Sonrasında İzmit’ten pişmaniye sipariş etmiştim arkadaşlar için. Nişanlılık dönemimiz birbirimizden uzakta geçti. Telefon sadece ve mesajlaşmalar. Nisan ayında bir haftalığına gelmiştim.[1] Nişanlımla birkaç kere görüşebildik. Gelmişken gelinlik işini de ayarlamıştık. Sergideki bir gelinliği seçmişlerdi. Biraz düzeltmeyle geri kalanlar ayarlanacaktı. Piyasa şartlarını not düşmek için yazayım: 1400 liraydı orta hâlli bir gelinlik. Yazın düğün olacaktı. Düğünden sonra babamlarla kalacaktık okula kadar. Öğretmenliğin en sevilen ve eleştirilen tarafı uzun yaz tatillerinde hep böyle olacaktı.[2]

 

Haziranda geldiğimde, bir süredir babamlarla kalan abimler yeni alınan evlerine geçtiler. Onların eşyasını taşıdık, bizim eşyalar gelecekti düğüne kadar. Gelmeden Hakkâri’de Veysel’le bir ay spora gitmiştik. Taşınmada ne çok faydasını gördüm o çalışmanın. Yoksa küçük eşyalarla idare edecektim, adam tutacaktık bir de ar etmeden. Koca koca koltukları kuş gibi kaldırıyordum abimle, o zaten idmanlıydı iş şartlarından ötürü. Ben yokken beğenilen, sonrasında benim de beğendiğim eşyalarımızı yerleştirdik. Bir tek yatak odası takımı alınmıştı zaten. Sırf yaz için yeni bir ev açmak hem bizi aşardı, hem de annemle babamın yanında bir odamız yeterdi. Ne demişler; bir yatak, bir dolap… Gidince esas lâzım olan şeyleri Hakkâri’de de alacaktık mecburen.

 

Düğün günü yaklaşırken hazırlıklar için de birkaç kere gidip geldik annemle. Eski dost oldukları için iki taraf da rahat davranıyordu, yanı sıra şaşaaya da önem vermiyorduk. O dönem babamda kırmızı Reno 12 vardı. Skoda pert olunca onu almıştı geçici olarak. Belki de kızgınlıkla, bilemiyorum. Ne dese ne yapsa hakkıydı. Önce ben kaza yapmıştım. KPSS’ye hazırlanırken joker sayıldığım günlerimden birinde hem teneffüs olması hem de aile içi ulaşım hizmeti sağlamak için bizimkileri bir yere götürüyordum. Kör noktadan önüme fırlayan Escort’a orta direkten gömmüştüm. Kaportalar uzun süredir ayrı kalan âşıklar gibi sarılmışlardı birbirlerine. O kadar da romantik değildi aslında. Yeni açılan köy içi bu yolda ilk ciddi kazayı ben yapmıştım böylelikle. Balkondan yol genişletme çalışmaları sebebiyle tıkalı olan trafiğe bakarken, kendini çok belli eden bu kırmızılıyı görmüştüm, karşı tarafa geçebilmek için fırsat kolluyordu. Çabasının sonucunu bekleyemeden inmiştik aşağı.

 

İleride anlatacağım Zap Vadisi’nde minibüsümüzün tepesine dağlardan taş denk gelmesi gibi nice bir tesadüf eseri bu da gelip beni bulmuştu, suret bulan tek kişilik aşkların daimi mekânı olan kör köşe başında. Demek ki çabasının sonuna eşlik edecekmişiz. O kadar uğraştıktan sonra bıkkınlıkla gazı köklemişti anlaşılan. Skoda sağ taraftan neredeyse motoru da ezecek şekilde göçmüştü kabine kadar. O da ortadaki ana direkten çapraz aldığı için sönümlendiremediği darbenin şiddetiyle biriken enerjiyi bir tam dönüp ilerideki bahçenin çitine çarpmadan durana kadar harcamıştı. Kaza bu; bilirsiniz, öyle âni olmuştu ki, gazdan ayağımı çekebilmiştim sadece, frene basmaya fırsat kalmamıştı. Onlar da yandan gelen karaltı olarak bizi bir ânın binde biri kadar kısa bir süreliğine görebilmişlerdir herhâlde. Vücutlar yoklandıktan sonra hemen eller telefonlara gitti, ilgili kişiler arandı, ana baba gününe döndü ortalık. Gölcüklülermiş, bizimkilerle biraz konuşunca uzaktan tanıdık bile çıktılar. Karşı taraf tamamen kusurluydu.

 

Bir ay sürdü tamirat. Zaten bir sürü eksiği olduğundan onlara da el atan usta cirlop gibi yapmıştı arabayı. Gören bazıları, cana da bir şey gelmediğinden, kazanın vesile olduğuyla avutmaya çalışmışlardı bizi. Hâl böyleyken nasıl pert oldu Skoda diyeceksiniz. Aman demeyin, tutun şu çenenizi. Zaten yaygın inanışa göre güya birileri çenesini tutamadığı için, elimize geçtikten üç gün sonra Hamidiye’den inerken yağmurla kayganlaşan yol ve alınamayan virajda atılan takla sonucu kullanılamaz hâle gelmişti araç. Bu sefer yaralanmalar ciddiydi. Bir gece ve günü hastanede geçirmiştik. Babamın kızgınlığı ya da bıkkınlığı bu sebepleydi, e haklıydı da. Ailece felâketi yaşamıştık o akşam. Her gün birilerinin dramına şahitlik eden hastane koridorları bu sefer de bizi ağırlamıştı.

 

Haberi aldığımda dernekte kayıt işleriyle uğraşıyordum. Telefonu kapatıp yarım saat içerisinde ulaştım hastaneye. Müşahede odasında abimi kanlar içinde gördüğümde bir anda dolan gözlerimi sakinleştirmek için, o beni görmeden atmıştım kendimi dışarı. Çok kötü oluyordu insan. Severim abimi, çilekeştir, çok şikâyetlenmez olan bitene. Küçükken de yaramazlıklarımızın bazılarında kendini ortaya atıp bizi saklayarak muhtemel (değil kesin) cezayı kendine yönlendirmiştir. Skor üstünlüğünü garantiye almanın hafiflettiği gevşeklerle uğraşmakla geçmiştir ömrü.[3] Sonraki aylarda, kendisi tamir edeceğinden makul bir fiyata geleceği için hurdayı alan ustayı arabayla gezerken görmüştüm birkaç kere. Sürüşü her ne kadar zor olsa da Reno çok kahrımızı çekmişti o yollarda. Mesela bu sene (2022) hayli karlı geçen Ocak ayında Reno videoları görüyorum, diğer araçlar niyeyse tıkandığı hâlde, o keçi gibi yokuşları tırmanırken. Şaşılacak şey değil mi? Dört ileri vitesi vardı ve tüplü olduğundan en fazla 95 yapabiliyordu garibim. Zaten o kasayla daha çok basılabilseydi, otobanın dört bir yanından topluyor olurduk parçaları.

 

Babam 5 yıl uzatmalı çalışma hayatından emekli olunca ikramiyenin bir kısmıyla şu bahsettiğim 75’lik Connect’i aldı. (Devir tepetaklak olmuştu. 2009’da atanan ben, ancak tam 11 yıl sonra babamın şafağını saymaya başlayacaktım. Onlar 40’lı yaşlarında emekli olabilirken biz en az 60’a kadar çalışacağız.) 20’liklerden sonra 3 yaşındaki bu geniş ve güçlü araba işimize gelmişti. Skoda’dan önce de 83 model bir Mercedes’imiz vardı. Onu da anmadan geçmeyelim. Evet, siz de anladınız, babam çok sık araba değiştirirdi. Şimdi saymaya kalksam, arada illaki unutacaklarımla beraber 10’u geçeceği kesindir.

 

Düğüne bir hafta kala çeyiz getirildi, kendi aramızda nikâh yaptık. Benim şahidim amcamdı. 80 gr. altın mehir söylendi. Kimin söylediğini tam hatırlamıyorum, ben de olabilirim, sonra 100 gr. oldu bu miktar. İşin ciddiyetinin pek farkında olmayan ben, madem öyle, 1 gr. daha ekleyip 101 yapalım dedim. Basit bir defter kâğıdına yazıp imzaladık ve gelin adayına teslim ettik anlaşmayı. [Mehir, başlık parasından ayrı bir uygulamaydı. Biri gelinin babasına, diğeri kendisine veriliyordu. Ben bunu biraz (yaklaşık 8 yıl) geciktirerek ama fazlasıyla, akarlı bir şekilde teslim ettim hak sahibine.] Gölcük Belediyesi’nden muvafakat teminiyle Ümraniye’den aldığımız nikâh günü, sırasıyla birçoklarınınkiyle birlikte en son bizimki de kıyıldı ve evlilik cüzdanımızı almış olduk. Sadece aile içi katılım oldu, zaten Pazar günü düğün olacağı için.



[1] Veysel de İstanbul’a gelmiş, Kocaeli’ne de uğramıştı. Onun da birtakım işleri varmış. Sonradan öğrendiğime göre… Neyse, şimdi burada yazıp da adamı utandırmayalım. Gerçi utanılacak bir şey değil ya canım, sözde sevda peşinde tepmiş binlerce km.yi. Aradaki hafta sonunda çakıştı programımız. Ulaşlı’ya da geldi, babamlara, bir gece kalmıştı. Kaldırak pişirmiştik, pek beğenmemişti. Otların diyarı Hakkâri’den gelip metropolde de yabanî ot kök yemek garip gelmişti anlaşılan. Oysa bana küçük bir tencerede yumurtalısından pişirilse bitirmeye heveslenirdim. Neyse herkesin damak tadı kendine. Onlar da Diyarbakır’da sabahın köründe ciğer, büryan falan yiyorlar. Ertesi gün uçağı vardı, midesini bozmaya gelmezdi.

[2] Bu arada yaz tatilimiz 90 değil, 60 gündür, müfterilere duyurulur. Dilleri kadar iyi çalışmadığını düşündüğüm kulakları vasıtasıyla beyinlerinin tâ içerilerine iletmek lâzım. He, efendim, evet, ben de öyle diyorum, fazla tabii. Öğrenci olmadan en az bir ay seminerler ayarlanmalı öğretmenler için. Evet, haklısın o konuda da, katılıyorum sana, ama sonra konuşalım bunu, olur mu? Tamam, teşekkür ederim anlayışın için, gelek spas.

[3] Bu çıkmayı yapmalıyım, sabrınız için şimdiden teşekkürler: 30 Aralık 2021 günü adımı gugılladığımda (ara ara yaparım böyle şeyler) listede 8 sene önce yazdığım yazının paylaşım linkini gördüm. Açıp girdim. İletinin alt kısmında bu abimin 2 yıl önce yazdığı yorum duruyordu. ‘Menim eslan, heqiqatlı kardaşım.’ Bu, yazı işlerinde bu kadar yakından dijital de olsa ilk defa gördüğüm tebrikti. O da doğrudan söyleyememiş; değişik üslûpla, dolanarak iletmişti duygularını. Hem sosyal medyadan benim görmeyeceğimi az çok tahmin ederek (Facebook kullanmıyorum çünkü) ve çok yabancı olmasa da başka bir dile yaslanarak, biçim değiştirerek yazmıştı.

Şimdi buraya sirkeli art niyetli birkaç cümle serpiştirmeme izin verin. Acaba abim o mesajı bana mı yazmıştı, yoksa beni araya katarak kendisi namına başka birilerine miydi görülme arzusu? Üniversiteye gittiğimde ya da atandığımda babam da arkadaşlarına ortada fol yumurta ve bağlam yokken bu durumlardan bahsederdi övünç vesilesi olarak. Sonra bir seferinde yakınmıştım da en azından benim olduğum ortamlarda tekrar etmedi. İki yazı yazmak, sınıf öğretmenliği okuyup vazifeye atanmak çok matah şeyler değildi, ama bizim klasmanda hatırı sayılır ve biricik olduğundan mecburen gündeme geliyor ve geriliyordum. (Ben de az kaşınmıyormuşum demek ki. İstemem yan cebime koy.)

Bizde böyledir. İlk geldiğim ara tatilde babamla odada oturuyorduk. Soğuk ve karanlık bir Ocak akşamıydı. Daha lambaları açmamıştık, içerisi loştu. Kucağımdaki laptopta göndereceğim yazıyı toparlıyordum, o da hafif kaykılarak oturduğu koltukta tavana bakarak kim bilir neler düşünüyordu. Lavaboya gidip geldiğimde babamın uzanarak laptopta açık yazıya (açık yarama) baktığını, ayak seslerimi duymasıyla hızlıca kendi yerine geçtiğini gördüm. Neydi bu şimdi, şaka mıydı, bir baba olarak oğluna niçin yapıyordu bunu? Neden doğrudan iletişim kuramıyorduk? Yazılar üzerine birkaç kısa cümleyle istemeden de olsa konuştuk tabii, o kadar işte. Haddim değildi belki ama kızmıştım biraz. Kırgınlık mı demeliydim yoksa?

Oidipus’un aradan çıkmasını ne kadar isterdim. O muydu acaba engel? Yoksa babamın otoritesini aşmadan hayatta var olamayacağımı bildiğimden miydi davranışlarımın sebebi? Süleyman Çobanoğlu’nun Kemal Abdulla’dan yaptığı alıntıyla derdimi anlatacak olursam Oidipus’un girdiği çıkmazdan babasını öldürerek çıkması gibi değil de Bamsı Beyrek’in, babası Aruz’la bozulan arasının anasının da katkısıyla düzelmesine benzesin isterdim tüm içtenliğimle. İllaki çatışma değil aradığım, şifa da ne güzeldir değil mi; kelimesi bile. Kız olsaydım da elektralara mı gelseydim, böylesi daha mı iyi olurdu?

Çobanoğlu Oidipus’un Yunan Panteonu’nun bir üyesi olduğunu ve bize ters geldiğini de ekliyor konuşmasında. İşin aslı benim için Olimpos da birdi Hira da, Tibet de birdi Fuji de. Herkes kendi cennetini cehennemini yaratmış, kendine sarayları diğerine ateşleri lâyık görüyordu. Biri denizlerin tanrısı olduğuna inanıyordu, diğeri tabiat olaylarını bir meleğin sevk ve idare ettiğine. Sorun değil, herkesin inandığına kimse karışamaz; ama dayatmadığı ve bir şeylere zarar vermediği sürece. Aklımın ve duygularımın birbirini perdelememesini sağlamaya çalışarak söyleyecek olursam; belki biraz Kafkasya, belki biraz Balkanlar olabilirdi.

Neyse devam edelim: Beldede abone temsilcisi olduğu gazetede oğlu bir senedir köşe yazıyordu, muhtemelen kendisi de okuyordu yazıları, ama gel gör ki tek kelime etmemişti bu konuda. Hiç kimsenin umurunda değildi gerçi. Birkaç kişinin ayar vermeye çalışan hadsizlikleri dışında akis görememiştim. Normali bu muydu acaba, evet galiba, hayır muhakkak öyleydi. Annem, ne olduğunu bir türlü çözemediğim, çözmek istemediğim garip sebeplerle kitap okumama kızar, babam ne yapıp ettiğimi önemsemez, ağabeylerim kaçak güreşir; ‘evin ortasında gazete kupürleri kesip duran biri’ olarak anılırım sadece. (Sonradan tekrar okuduğumda hafif sert bulduğum bu dipnotu yumuşatma yoluna gitmedim, çünkü zaten muhtemelen hiçbiri okumayacak. Yoksa okurlar mı, bekleyip göreceğiz.) Bunda benim ketumluğum, keserliğim ve biraz hesapçı olmam da etkili tabii. Çuvaldızın açtığı yaralar hiç kapanmaz bende. Onlardan şikâyetleniyorum, ama ben de bu konularda pek kimseyle konuşmadım.

Annemin bir gün babama ‘bu kadar siyasetle uğraşıyorsun, başladın mı saatlerce konuşabiliyorsun, niçin bana da anlatmıyorsun dünyada olan bitenleri, dönüp duranları’ sorusunun cevabı o kadar açıktı ki; akis bulamayacağını düşündüğündendi muhakkak. Babamınkiyle aynı yerlerinden arıza veren hayatımın her devresine benzer, bu huy bana da geçmiş, babamla neredeyse birebir aynı durumları yaşar olmuştum. (Babamdan aldıklarıma, ayıklayabildiğim kadarıyla şunları da ekleyebilirim: Babalarımız tarafından anlaşılamama/ Çay bahçesinde loş ışıkta yandan görünüş/ Boğaz temizleme sesi/ Yese de şişmanlamayan bünye/ Gereksiz küskünlükler/ Kankasızlık/ Aynı hikâyeyi aynı kişilere aynı ortamda anlatma yanlışlığı, ama ben daha önce fark edip çark edebiliyorum/ Değişik kelimeler kullanma/ İlgi çekmeyen konuşmalar/ Hasmına kaptıracağı arsasını, güvenip emanet edip davalar bitince geri alan arkadaşlar/ Etrafında kimseyi tutamayan, yalnız bir güven adası/  Aşağıda tuttuğu gazeteyi okurken göz kapaklarını indirerek dudaklarını hafif öne doğru büzerek dışarıdan uyuyor gözüktüğü duruş/ Kendi içinde tutarlılığı olsa da zihnimizdeki dünyaya uymadığı için muhabbete limon sıkma/ Bir şeylerden dolayı yüzü gülmemek/ Yanlış tercihler sebebiyle üstüne yapışan ağır yüklerle yaşamak zorunda kalmak/ Salt yaşamaya maruz kalmak/ Ayarı tutturamamak/ Muhatap olduğu gerizekâlıların, düzeltmeyeceği eksikliklerine maruz kalmak/ Memnuniyetsizliğini ifade ederken memnuniyetsizlik oluşturmak/ Oturuş sürelerimiz/ Kınadıklarımızdan sınanmamız… Motomot benzemiyordum tabii, zaten bir insana tıpatıp benzemek kadar kötü bir şey var mıdır ki? Hadi cismimi gösterene biraz katlanabilirim de, içimi gösteren aynalara oldum olası dikkatli ve detaylı bakamadığım için babamı mikyas alarak tanımlıyorum kendimi.)

Abimin yazdığı mesajı ona hatırlatıp bir sohbet kapısı açabilir miyim diye kendi kendime sorduğumda, mümkün olmayacağını, hayıflanarak hissediyorum. Babamın 31 yıl boyunca fabrikada ne iş yaptığını da emekliliğinden 8 yıl sonra öğrenecektim. Ne o anlatmıştı ne de biz sormuştuk.

Yazdığım onca şeyden, hesaplaşmadan sonra ulaştığım sonuç şu olabilir; benim derdim tabii ki babamla değil, sıkıntım onun başına gelen tuhaf ve kötü şeylerin benim de başıma geleceğine dair kesinlik belirten göstergeler. Peki, bu neticeyi elde edecek kadar düşündükten ve bunu yazarak yaptıktan sonra niçin dönüp yazdığım onca absürt şeyi silmedim ve size kompozit bir fikir sunmadım? Evet, haklısınız. Ama bu sonuca nasıl ulaştığım da önemli değil mi? Evet, önemli, öyle olmasa silerdim. Konuyu en azından burada nihayete erdirirken ben de abim gibi diyeyim madem: ‘Menim atam, menim heqiqatlı atam, menim proleter atam, şekil çekdirerken heç kadraja baxmayan atam.’ Bize babamızı aşmamızı salık veren hayat, içimizdeki çocukla da barışık değil. Oysa birini canlı tutsak ikincisi doğal olarak zaten yaşayacak.

Şunu da ekleyeyim: Ulaşlı’da Ersin abi vardır; ataşlı, heyecanlı, hareketli, sevilen sayılan, dertli bir abimizdir. Sahildeki banklarda yan yana denk geldik bir seferinde. Fazla muhabbetimiz olmadığı hâlde ufaktan laf lafı açtı ve şuraya geldi: Bir akrabasına sohbet arasında işi hakkında detay birkaç soru sormuş. Adamcağız da günlük hayatta fazla göremeyeceğimiz bir iş yaptığından yıllardır içinde biriktirdiği anlatma iştihası ve iştiyakıyla başlamış derinden anlatmaya. Döküm şöyle yapılır, atölyeler magma gibi sıcaktır, püf noktası budur falan derken söz uzamış da uzamış. İşte onu hatırlattı Ersin abi ve benim hiç planlanmamışken o an onunla konuşmamın ne kadar kıymetli olduğuna getirdi meseleyi. Ben de takdir ediyordum bu düşünceyi, ama gel gör ki elden bir şey gelmiyordu işte.

Ahmet Sağlam da böyle diye diye toprağa kavuştu sonunda, 25 kiloyu bulmayan vücuduyla. Onun derdi bambaşkaydı. Günden güne eriyen vücuduna hükmedememenin de eklenmesiyle olduğu yerde incecik göğsünü geriyordu zorluklara, anlaşılamamalara. Onun için hareketsiz durduğu cam kenarlarında, vülgarize edemeyeceği, buna değmeyeceğini düşündüğü, yazık olacağını hissettiği fikirlerini duygularını dağların en tepelerindeki yüksek gerilim direkleriyle muhabbet kurarak çelimsiz vücudundan ihraç etmeye, aktarmaya çabalıyordu.

Nereden girdik şimdi buralara, usta tut da çek beni. Heh geldin mi, tamam, hadi sür bakalım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1