Olay yerinden bildiriyorum (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.5)
Olay yerinden bildiriyorum
12
Eylül 2010 günü aile tarihimiz açısından ne kadar önemliyse, başka mühim bir
olay daha vardı ülke çapında. 1982 anayasasındaki önemli 26 madde paketlenmiş,
mecliste kabul edilmiş, askerî darbeden tam 30 sene sonra aynı günde halk oylamasına
sunulacaktı. Pek tabii oy kullanamadık, bütün gün yoldaydık. Hayatımızın dönüm
noktasıydı, bambaşka bir döneme giriyorduk. Elimizde valiz ve birkaç küçük
çantayla varıp yeni bir hayat kuracaktık. 7 ay içinde üç kere gidip gelmiştim
yolları, biraz tecrübeliydim. Yolculuk bildiğiniz gibi, burada detaylarına
girmeyeyim tekrar. Yaz etkilerinin daha kaybolmadığı bir Pazar günü indik
Van’a. Merkeze geçip hemen Hakkâri’ye gitmek istiyorduk. Sonrasında gelip
gezerdik ne de olsa. Çevreyolundan saptığımızda müstakbel, muhtemel ve muhammen
sürprizlerle karşılaştık. Ortalık sağlamlık testinin son raddesindeki çelik
halat gibi gergindi. Geçen dönem gördüğüm birkaç olaydan ağzım yanmıştı. Etrafta olan bitenin farkındaydım.
Eşimin dışarıyla irtibatını ve ilk intibaının korkuyla oluşmasını engellemeye
çalışıyordum. Evimiz caddeye bakmadığı, baksa da hemzemin kattan bir şey
gözükmeyeceği için şanslıydım. Ama sesler her yere geliyordu. Öğretmenevinin
oralarda kinetiğe geçmeyen potansiyel huzursuzluk vardı biraz, o kadar. Bazen
sebebini öğrenemeden bitiyordu olaylar.
BDP’nin
kapatılma davaları varken de karışmıştı ortalık, 12 Nisan 2010’da Ahmet Türk
Samsun’da yumruklanmıştı. Hayli tedirgindi şehir. Hadisenin ertesi günüydü.
Ders aralarında konuşurken öğrendik ki merkez karışmış, olaylar çıkmış, göstericiler
polisle çatışıyormuş. Sabah giderken belliydi, hiçbir şey olmasa bile bir
şeyler mutlaka olacaktı. Belliydi derken, bazı arkadaşlar doğrudan fail
olmasalar da, en yakın akrabaları arasında olayların baş aktörleri vardı. Bunu
safça yadırgamayla, hüküm veren yargılamayla söylemiyorum; Hakkâri’de bu
olağandı, kaçınılmazdı. Birçok kişinin uzak yakın tanıdıkları illaki ya
örgütteydi; ya sempatizandı ya da böyle olaylarda boy gösteriyordu.**
Depin’den
geçip yokuşu tırmanmıştık. Asfalt bitmiş, parke yolda ilerliyorduk.
Arkadaşlardan birkaçı soğuk şakayla karışık ‘Hocam seni Samsunlu diye teşhis
edip aralarına atalım mı?’ diye söylenirken, ben iflah olmaz musahhih olarak
içimden geçiriyordum: ‘Teşhis değil teşhir olmalı.’ Söylenenlerin olmaması
işten bile değildi. Gözünü karartırsa çok rahat yapabilirdi. Karmaşanın
içerisinde kimliğimi sorgulayacak, doğruyu yanlışı tartacak kimsenin olduğuna
inanmıyordum. Her türlü linç edilirdim. Zorbalık, vandallık, eşkıyalık; ne
derseniz deyin, kurtuluşu olmazdı. Okudunuz değil mi bir önceki cümleyi, bir
daha yazayım; linç edilirdim, edilebilirdim değil, edilirdim. Korkunç bir
düşünceydi. Akşam bültenlerinde sonraki haber için kameralarını plajlara
çevirebilecek kadar umursamaz müdürlerinin talimatıyla üzüntülü görünümden
gülümseyen surat takınmaya ışık hızıyla geçebilen süslü spikerlerin ağzına
metinler döşüyordum safça ve şaşkınlıkla. Baudrillard’ın[1]
Simülasyon kuramında anlattıkları bu sefer benim başıma gelecekti demek ki. Gündüz
denk geldiği sokak röportajında birkaç gence o müthiş telefon argümanıyla ayar
verdiğini düşünen çizgili tişörtlü dayı, akşam oturmasında çayını fondiplerken
bir yandan kolpa milliyetçi duyguların gıdıklamasıyla sövüp sayacak, öte yandan
plajdaki görüntülerin gözünü gönlünü açmasına engel olmaması için ev sahibine
kumandanın yerini işaret etmeyecekti. Yan gözle, dinî duyguların heyheylenmesine
müsaade etmeden, gidince evde hır çıkmasın diye hanımını da kontrol ederek.
Araç
ilerliyor, tekerleklerle birlikte hafiften başım da dönmeye başlıyordu. Şakası
bile kötüydü, korkunçtu. İyice yaklaşıyorduk karmaşanın içine doğru. Amaçlarına
ulaşmışlardı, dışarıdan gülümsesem, soğukkanlı davransam da korkmuştum. Bu
neydi lan, neydi bu saçmalık, herkese bela okuyordum. Ayakuçlarımdan sırtıma
kadar yürüyen korku tir tir titretecek kadar değildi, ama ürkütücü sonuçlarını
hayal ettikçe koltuk altlarımda biriktiğini hissettiğim soğuk terlerin, dağlardan
sicim gibi akan sular misali kas ve kemik tümseklerinden, orgazm olmaya mecali
kalmamış kılların sakin tutuculuğu arasından yol bularak belime kadar indiğini
fark ediyordum. Öyle devlet görevlisiyim, kutsal vazifedeyim, postu kolay
deldirtmem lafları boşa çıkıyor, güzaf oluyordu. Kafaya inen ve en ucuzundan
sakat bırakacağı kesin sopanın sarstığı beyinle ne bunları düşünebilirdim, ne
de sinapslarla irtibatını çoktan kesmiş kollarımla mukavemet gösterebilirdim. Bacaklarımın
da diğer uzuvlarım gibi söz dinlemeyi bırakmasıyla yere yığılmış hâlde belki
kanla dolmuş, zinhar merhamet dilenmeyen ağzımdan dişlerimle birlikte fırlayan
birkaç okkalı küfür savurabilirdim o kadar. Ya da ‘Yaşamak sindirilince
oralarda buralarda/ Ölüm için şimdilik yorgunum’ derdim.[2]
Ölüm ve korkusu öncesi beynimden geçen son düşünceler bunlardı. Evvelki
senelerde Gölcük’te Apo posteriyle protesto yapan
kişiler dövülmüştü. Kavga değil, bildiğin dövmüşlerdi gençleri. O olayın
tedirginliği gelip Hakkâri’de beni buluyordu. Eşimle yürürken muhtemelen ilk
sene maruz kaldığım işte bu saçma sapan muamelenin de etkisi vardı üzerimde.
Soğuk şakalar eşliğinde neden sonra çevreyolundan içeri
saptı şoför. Karışıklığı atlatabilecek kadar geniş bir kavis çizdik mahalle
aralarında. Tekerlekler kadar olmasa da direksiyon da haddinden fazla dönmeye
başlamıştı sağa sola. Bir sokaktan diğerine, bir köşeden öbürüne derken
ileriden tekrar kavuştuk çevreyoluna. Kurşun köşeyi dönemez sözü bizi de
anlatıyordu, labirentte gibiydik.[3]
Merkeze çıkarken bir daha olayların içine daldık emniyet müdürlüğünün orada.
Zaten belli başlı yerlerde oluyordu karışıklıklar genelde. İl emniyetin ve
polis lojmanlarının önleriyle kalenin bulunduğu tepenin eteklerinden aşağıdaki
dönemeç bunlardan ikisiydi.
12
Eylül’de şehre çıktığımızda çevreyolunda ve başka yerlerde bu kadar karışıklık
yoktu. Ama ben biliyordum, görmüştüm bir kere. Anlatmışlardı piknikte
katledilen polis ve ağabeylerini.[4]
Şakası yoktu bu işin, insanlar ölüyordu.
Minibüsten inince 5 dakika sürmüyordu eve varmamız. Valizi çektire çektire hızlıca yola çıktık hemen. Valiliğin önünde TOMA’lar, akrepler, zırhlı araçlar ve özel harekât ekiplerinin oluşturduğu hareketliliği aştık. Seçim sonucu ne olursa olsun, bölge halkını doğrudan ilgilendirmiyordu vakalar demek ki, sıcak çatışmalar olmamıştı. Yine de eşimin gözünü neredeyse at gözlüğüyle kapatırcasına lafa tutup etrafına dikkat etmemesine çalışıyordum. İlerleyen saatlerde duyup ürktüğümüz seslerin havai fişek olduğunu anlayamadığıma bakarsak bunu başaramadığım söylenebilir.
[1] Adını bir türlü
doğru yazamadığım, yine adını doğru yazamadığım şair olan -buraya yazabilmek
için internetten baktım- Baudelaire ile karıştırdığım Baudrillard… Dur bakayım
kitabı yakınlarda olacaktı. Evet, geriye doğru biraz eğiliyorum. İşte burada; Küresel Dijital Ekonomide Emek, Tüketim Toplumu, Çürümenin Kitabı, Huzursuzluğun
Kitabı, Küçük Güzeldir, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor ve Doğal Yaşam ve Başkaldırı ile koyun
koyuna duruyor rafta: Simülakrlar ve
Simülasyon.
[2] Ayşegül Genç’in İç Bir Şey romanı için yazdığım yazıdan
şu pasajı, buraları daha iyi anlayabilmek için alıntılıyorum: Mustafa Kutlu’nun
kazazede kahramanının ayıldığında burnunun dibinde (birden farkına vardığımız
güzelliği dünyanın) taze bir gelincik buluvermesine benzer Keçisakal’ın
bombalamadan sonra yüzünün gömüldüğü toprağın ıslak ve ılık kokusunu duymasıyla
açılan kitap, yine Kutlu’nun bu sefer lunaparktan çıkamayan kahramanı gibi, ölüler
için çok sakin olan mezarlıktan kaçamayan Aksak’ın çıkışı araması ve fakat
bulamayınca, ölümüne engel olamadığı küçük kırlangıcın cesediyle açık bir
mezara gönüllüce yuvarlanmasıyla bitiyor! Seyla ve Keçisakal’ın mezarlık tabir
ettikleri şehirden gidememeleri gibi…
Yakınımız
bir ailede, ergenliğin de verdiği gazla sinirleri tavan yapan genci
sakinleştirmek için anlattığım sıra dışı olaylardan biri de buydu. Yol kesen
teröristlerin bizi kaçırmasını öyle detaylandırarak anlatmıştım ki, çocuğun
inandığına mı yansam, sakinleştiğine mi sevinsem bilemedim. Ama tabii sonraki
bir konuşmamızda detayları tekrar anlatmamı istediğinde hikâyeye sadık
kalamayacağımı anlayınca konuyu değiştirmiştim. ‘Yalan söyleyecek kadar
namussuzsanız, bari onu devam ettirecek kadar zeki olun’ denir ya, bizimki
öylesi bir yalan değildi ama yine de aklımda tutmalıydım detayları.
[3] Şunu da
söyleyeyim, bu girdiğimiz mahallelerde kafanızı çok yukarılara kaldırmadan
gezerseniz kendinizi bir Karadeniz kasabasında hissedersiniz. Öyle yeşillik,
güzel görünüşü var. Tabii minibüsle 3-4 dakika sürüyor bu manzara. Şimdiden
düşününce aklıma geliyor, linçe uğramadan önce son kez memleket havası mı
alıyordum, zihnimde yemyeşil imajlarla gönlümü mü rahatlatıyordum.
[4]
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/polisin-sehit-dustugu-saldirida-2-kardesi-de-oldu-12628648
**Bu durum diğerlerini suçlu değil, maznun bile yapmaz. Suç şahsîdir. Hakkârililer örgüt mensuplarının giysilerini giyiyor diye kınanamazlar. Bilakis örgüt üyeleri Hakkârililerin yöresel kıyafetlerine bürünüyorlar. Örgüt, halkın geleneklerini devam ettiriyor diye, diğerleri suçlanabilir mi? O zaman her suçlunun ailesini, arkadaşlarını, çevresini de cezalandırmamız mı gerekir? Bunun sonu yok ki. Suça yardım ve yataklık ve göz yummalar başka.
Yorumlar
Yorum Gönder