Ömür törpüsü (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.7)

 Ömür törpüsü

Günler bize aldırmadan mutat olduğu üzere akıp gidiyordu. Matematikten ödev vermiştim. ‘7+6=? işlemini yapınız’ gibi basit işlemler yazmıştım tahtaya. Ertesi gün defterleri kontrol ederken beynimden, kalbimden, midemden, böbreğimden çarpıldım. O ifadelerin her birini birer sayfa yazıp getirmiş bir öğrenci. Facianın daha iyi anlaşılabilmesi için başka cümle kurmama gerek yok. Şimdi burada durup vakayı kontrol edelim.

Nasıl yani, niye böyleydi? Niyesi şöyleydi: Bu çocukların evlerinde yardım edebilecek kimseleri, varsa da durum değerlendirmesi yapamadıklarından çoğunun umursadığı yoktu. İlerleyen senelerde bir toplantıda velimizin biri dumanlı dumanlı bakarak ‘Keçiler kadar çocuklarla uğraşabilsek işler yoluna girecek, ama şartlar elvermiyor,’ demişti. İkincisi ve daha kötüsü bu çocuklar 1,5 senedir bu şekilde eğitim görüyorlardı, yani görmüyorlardı. Sebebi gözlerine sokulan parmaklardı. Tahtaya bir cümle yaz; bir sayfaya çoğaltsın, teksir makinesi gibi. Sayfa bitti, ama senin işin(!) bitmedi mi, ne gam, söyle bir sayfa daha yazsın sabi müstensihler. Arkadaşları tamamlayamadı, sınıfta hareketlenmeler mi başladı, söyle bir sayfa daha… Nasıl taktik, iyi değil mi! Ayrıca kadrolu öğretmen olmadığında bir çocuk beş senede kim bilir kaç değişikliğe maruz kalıyordu. Kim bilir demem lafın gelişi, bilen biliyor, bilmesi gereken bilmezlikten geliyordu.

 

Şimdi yine sıkı tutunun, daha fenası geliyor. Sonraki günlerde 5’lere bakan arkadaş Matematik kitabını açarak yanıma yaklaştı ve ‘Şunu nasıl yapacağız, derste sırası geldi, göster de çocuklara anlatayım,’ diye bir soru gösterdi. Basit bir orantıydı. Bakın, hayatta fazla iddialı biri sayılmam, ilk bakışta bile anlaşılabilecek bir dolu kusurumu görebilirsiniz herkes gibi. Ama bu kadarı da olmamalıydı. ‘Bir kamyon 60 kasa alıyorsa 18 kamyon kaç kasa alır,’ gibi zaten sınıfın yarısının yapabileceği, yapması gerektiği ölçüde son derece basitti yani. O koyu karanlık kış gününde kulağımın biri boz bulanık Zap’ın uğultusuyla dolu, diğerini teslim almış hocadan kurtarmaya çalışırken hâl ve gidişat hakkında bir aydınlanma (karamsarlık diyelim) daha yaşamıştım. İki haftadır karşılaştığım her olay, metazori sokulduğum bâb-ı tenevvürden duhulümü biraz daha kolaylaştırıyordu. Her yerde yepyeni kapılar, sürprizlerle dolu menfezler açılıyordu alışmadığım manzaralara.

Görevini iyi yapanları, yapmaya çalışan birçoklarını tenzih ederek yazıyorum. ‘E o arkadaş da sana sorarak durumu iyileştirmeye çalışıyor işte,’ denebilir. Deyin, ama burada benim borum öter. Yargı kesin, o kadar da olmamalı, değil mi ya! Kızanım söylesene, susmasana abi, haksız mıyım? Kadroların nispeten iyileştiği sonraki senelerden birinde aynı arkadaşla, aşkların başkaca olduğu söylenen karlı bir Kasım günü markette karşılaşmıştım. ‘Yazın inşaatta çalıştık. Kış boş geçmesin diye ücretli öğretmenliğe müracaat edeceğim,’ demişti. Zap yoktu yanımızda, iki kulağım da gitmişti bu sefer, arkalarıyla beraber.

 

İlk dönemi böylece bitirelim.


İkinci dönem sınıfımı okul binasına taşıdım. Yetkileri elime alıyordum yavaş yavaş. Müstakil iki idarecinin olup sabah akşam düzen ve denetim görevlerini yerine getirmesi gerekirken ben hem diğer grubu iş uyduramadığım günlerde hemen hiç göremiyordum hem de bizim grupla bile amir memur ilişkisi tesis edilemiyordu toyluktan ve diğer şartlardan ötürü. İç içelik, mekânın elvermemesi, yetersiz imkânlar sayılabilir kestirmeden. Gerekli miydi resmiyet, onu da bilmiyorum, belki de değildi. Bu mazur görülmesi gereken bir mazeretti bence. Haziranda taze mezun olmuş 22 yaşındaki öğrenciyi, dört yanlışın doğruları alıp uzak ıssızlara götürmesinden kurtarıp netleri coşturduğu için en fazla iki ay sonra bunca sorumluluğa maruz bırakmak fazla geliyordu. Ayrıca ben idareci olarak değil, öğretmen olarak görevliydim esasen. Tamam, fakültede kıyısından da olsa teorik eğitimini almıştık, ama asla gönüllü değildim buna. Milletin sınıftan kaçarak aylarca kanun nizam çalışıp kâğıtları terletip, jüriler karşısında terleyip talip olmalarını da hâlâ anlamış değilim idareciliğe.

 

Tüm bunların yanında sınıfla bir hayli ilerlemiştik. Her gün, ama her gün kiralık evden bilgisayar kasası, kablolar, projeksiyon ve perdesini çocuklarla taşıyor, eğlenceli bir nümayişle küçük köy meydanını geçiyor, dersi bütün gün onlarla işliyorduk. Bazen bir saati aşıyor, bazen kırk dakikayı doldurmuyorduk. Tamamen motivasyonumuza göre ve diğer sınıfları rahatsız etmeyecek şekilde davranıyorduk. Çeşitli programlar kullanarak, oradan müfredatı takip ederek sadece okuma yazma ve iki işlem çalışıyorduk zaten. Çocukların fareyle ekranda tedirginlikle çizgilerin üzerinden geçerek oluşturdukları kendilerinden büyük ve öğrendikçe onları büyütecek harfler ve rakamlar karşısında duydukları heyecan mutluluk anlatılamaz. Gözlerinin içi parlıyor, sevinçleri ayan oluyordu. Çocuklar için devrim olmuştu bu. Her devrim gibi meşakkatliydi ama.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1