Örs'te tavlanan öyküler
Örs'te tavlanan öyküler
Haberiniz
oldu mu bilmiyorum, Ahmet Örs, Kasım 2020’de 4 (yazıyla dört) öykü kitabı
birden yayınladı. 2004-2016 arası yazılmış 70 öykü, 414 sayfada toplanmış.
Tasfiye Kitaplığının 2, 3, 4 ve 5. ürünleri olarak karşımıza çıkan kitapların
isimleri, numara ve -hâliyle- öykülerin yazım yılı sırasına göre; Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık
Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri. Kendine ait olması mümkün değilmiş gibi
kiralık meydanlarda ağarmış yüzüyle şemsiye satan Ferhat’ın üstüne yağarken
kesilen kar altında bizi de üşüten öyküler bunlar.
Basit,
soğuk birer gazete haberiyle geçiştirilmesine müsaade etmediği güncel
şahitlikleri, kalıcı gündemler hâline getirecek şekilde mânâsını korumak adına
çok da estetize etmeden, samimi, hemdert öykülerle tahkiye etmiş. Kapakta öykü
yazıyor, ama iç başlıklarda hikâye tercih edilmiş. Küçük konuşma kayıtları da
olabilecek bu öyküler, yerinden bildiren, durum tespiti yapan, hap gibi
teşhislerden oluşuyor.
Birbirini
tamamlayan cüzler hâlinde okunabilir, hepsi aynı yeri yumrukluyor çünkü. Ahmet
Örs için tür de, yazı da, sanat da bir araçtan ibaret, hayatta yaptıklarını
destekler mahiyette bir yardımcı. Esas olan derdini aktarabilmek için
kullandığı sanatın da hakkını veriyor tabii. Harfleri silahlandırıp telaşlı bir
şekilde şehrin bir ucundan koşup gelen adam olarak, mide kaldırması gereken
kanlı görüntülerden sonra spor haberlerine dalan insanları uyarıyor. Elinde
balyozu, ayağında demir ökçesiyle örste döve döve tava getirmeye çalışıyor.
Bir
davanın, haklı bir ideolojinin savunusu, çağrısı için havaya kalkmış yumruğu
inmeyen, yükselen bir öfke, edebiyat parçalamadan edebiyat dersleri de veriyor
satır aralarında. Renkleri kaybolmuş, gri, puslu, dumanlı, soğuk bir havanın
hâkim olduğu öykülerin hepsinde olmasa da kar, tipi geçen öyküler sebebiyle,
yaşananların buz gibi gerçekliği kitap boyunca ürpertili bir üşümeyle esir
alıyor insanı. En kapalı, muğlâk, kendini ele vermeyen öyküde bile kar, kasvet,
muhasara, intihar, jurnal var, hissediliyor. Mutlu son yok denecek kadar az,
isimsiz kahramanlar, genelde, bari sonrakilerin rahatı için canlarını,
sağlıklarını terk edip cılız da olsa umut ışığını yakıyorlar. Umut hep var, ama
genelde uzakta. Babalar da hep uzaklarda ve ağır işlerde, başlarına hep çok
kötü şeyler gelen babalar. Evlerine ancak bir misafir gibi uğrayabilen,
çocuklarının büyüdüğünü göremeyen, çocuklarının da onları unuttuğu, hep bir
yabancı babalar.
Bardağın
dolu tarafına bakmamızı söyleyen yüzlercesinin yanında, esasen boş tarafa bakıp
çareler üretmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Şapşal şapşal sırıtanların
oluşturduğu boşluğu, çukuru telafi edebilmek için kızgın, kararlı, vakarlı ve
umutlu bir şekilde asıyor suratını, haklı olarak.
Diyalogların
neredeyse hiç olmadığı, hep yazarın konuştuğu, birçoğu beş sayfayı geçmeyen,
yazılma yılları geçtikçe uzayan öykülerin birkaçı dışında isim de yok hiç,
herkesi kapsayan genel anlatımlarla konuşmuş da konuşmuş yazar. Bunun yanında
karakterler akılda kalıcı; çünkü hayatımızda onlar, ya biziz ya bir yakınımız
ya da şahit olduğumuz uzak birisi.
İçinde
bir zulüm veya ihanet olmayan bir öykü okuduğumuzda, o günlerde Ahmet Örs’ü
nispeten rahatlatacak bir olay yaşanmıştır kesin, diye düşündüm. Ya birinin
elinden tutmuştur, ya birine deva olmuştur. Bunun yanında sade, tertemiz
akarken her an bir yerden bir haksızlık, zulüm haberi, vurgusu, anımsatması
gelecek diye bekliyor okuyucu. Bir kısmı hariç hepsinde geliyor zaten.
Gelmediğinde, son kelimeyi de okuyup bu sefer başka bir düşünceye dalıyor insan.
Ben mi kaçırdım acaba, alt metinde illâki vardır, diyor. Dönüp bir daha okuyor,
bulamayınca şüphe artıyor, şahsen sormak için işaretleniyor öykü. Kahramanların
mutlu olmak için harcamaları gereken o insanüstü emek geliyor aklınıza, bu var
en azından diyorsunuz Bütün bu yaşanan tatsızlıklar, Ahmet Örs’e neşeli öyküler
yazdırmaz. Öte yandan bunlar olmasaydı, zaten kalemi eline almazdı. Her şey yolunda
giderken ne gerek olurdu öyküye, yazmaya.
Bu
kadar sayfa metin olur da zayıf taraflar olmaz mı? Var elbette. Kötüler hep
kötü, iyiler tam iyi olarak resmedilmiş. Kötülere pişmanlık duyacak bir fırsat
tanınmadığı gibi, iyiler de onları düzeltme, affetme yoluna gitmiyor genelde,
sınırlar keskin. Bilemiyorum, belki de mümkün değildir başka türlüsü. Zalimin
güçlü, mazlumun zayıf, zulmün aralıksız olduğunu göz önüne almamız lâzım. Bunun
yanında başarılı bir şekilde fikir ve duygu bazında aktardıklarının görmezden
gelmemizi sağlayacağı bazı tekrarlar, tashihler de mevcut. Daha iyi bir
editörlükle gözü tırmalayan bu küçük kusurlar, çapaklar da giderilebilirdi.
İlk üç kitapta Afganistan, Bosna,
Çeçenistan, Irak, Filistin cepheleri derken dördüncü kitapla birlikte bunlara
Suriye de ekleniyor artık. Üçüncünün sonlarına dördüncünün başlarına denk gelen
2010-2012 öyküleri nispeten ‘normal’ insan öyküleriyken, ondan sonra bu yeni
coğrafya ve olayların silsilesi olarak eklenmemesi mümkün değildi tabii.
Her türlü mekânı öykülere fon yapabilen
yazar detaylarıyla köyü de bilir şehri de. Tabiatın geri dönülmez tahribatı, şehirleşmenin
getirdiği yabancılaşma, sebebi ne olursa olsun toprağından koparılan tedirgin
insanların ilk elde hayattan düşmeleri ve toparlanamamalarıyla ilgilenir. İmar
usûlsüzlükleri, hayvancılığın ve tarımın bitirilmesi, çiftçinin ümüğüne
çökülmesi, meraların ranta açılması, nesillerdir hayvan otardıkları otlakların,
çift suladıkları derelerin kapalı kapılar ardına peşkeş çekilmesi sadece köyü
değil, hemen birkaç sene sonrasıyla şehri de pek yakından ilgilendirir. Nüfusu
azalan ve yaşlanan köyler, şehirleri obez yapar. Bir şekilde şehrin çeperlerine yığılan insanlar, sanki keyiften
gelmişler gibi, bu sefer de zaten
savaş sahnesini andıran gecekondu tepelerinde kentsel dönüşüm terörüne maruz kalırlar. Köy boşaltmaları deyince
hep Doğu’da terör sebebiyle terk edilen yaylalar falan gelir akla. Oysa bütün
Türkiye’de köyler boşaltılmıştır. Bir yanda silahlı çatışmalar, öte yanda,
diğerinin ehemmiyetini azaltmamakla beraber akılda tutmamız gereken finansal,
popüler kültür terörü, hayvancılığı ve tarımı öldüren politika terörü. Bir dolu çaresizlikten eli kolu
bağlı köylünün bir yandan terörle, bir yandan kontrgerillayla, kan davalarıyla,
rantiyeyle uğraşması; bu çoklu zulme şahit olan nesillerin hayatlarının alacağı
şekil, ailesiyle, ülkesiyle çatışan bir kıvama gelir. Geçim derdiyle savrulan
hayatlara insanların yanında tabiat da yardım etmez artık.
Sermayeyle
de arası hoş değildir yazarın. Zenginin mide geğirtisinin bastırdığı fakirin
karın gurultusunu duyurmak ister. Fakirlik, ceberutluktan hemen sonra gelir. Soğuk
evlerde boş mideler, dibine kadar battıkları işsizlikten kurtulmak için en
tehlikeli işlerde hayatlarını hiçe sayarak yevmiyelerini çıkarmak zorunda
kalanlar, saadet getirmeyen paranın ucundan da olsa tutmaya çalışırlar. Annesinin
yanında işe gitmek zorunda kalan sabiler, zorba patron, işsiz gençler; servetin
kesinlikle helâl, normal olmadığını, mutlaka altında bir zulüm olduğunu, hiç
değilse dağıtmadığı için mesul duruma düşüleceğini vurgular, iyice anlamamız
için. Yoksul ailenin sesinin duyulması için içlerinden birinin feci bir şekilde
can vermesi, adeta kendini feda etmesi gerekir illaki. İnsan cesetleri üzerinde
yükselen hangi imparatorluk iyidir ki? Ucuz işgücü, vasıfsızlaştırılan,
sürüleştirilen, rekorların rakamların kotaların ezdiği emekçilerden, sistemin
öldüresiye ezdiği insanlardan; başkaldıran, isyan eden, protesto grev yürüyüş
yapan bilinçli fertlere dönüşmelerini izleriz öyküleri sırasıyla okuduğumuzda.
İsyan, evet, isyan seslerini duyarız ilerledikçe. Ezilenler, mağdurlar,
madunlar; kapitalistlere, beleşçilere, komisyonculara karşı sürekli korudukları
teyakkuzu hep beslerler. Ama bankaların etrafımızı sarması, dahası içimize
girmesi, bir türlü karşılığı alınamayan emeği iyice değersizleştirir. Yerin
yedi kat altındaki madenciler de, -10. bodrum katındaki AVM çalışanları da zemini
kabartacak derin nefesler biriktirirler ciğerlerinde. Batan komşuları için
ellerinden bir şey gelmeyen, kendileri de zaten zar zor geçinen küçük esnaf;
kapitalizmin, ‘Bize bulaşmazsan kapımızda, gölgemizde sürünerek yaşayabilirsin.’
ihsanıyla bir umuda kapılan yoksullarla aynı kaderi paylaşır. Vahşi
kapitalizmin büyük uşakları eliyle küçük esnafı öldürmesine, esnaf arasında
hatırı gözetilen, ürpertici bir saygınlıkla sözü sayılan ulu çınarlar da engel
olamaz. Kendi ülkesinde turistlerce ezilen insanlar, türlü dalavereler
sebebiyle parası bizimkinden on kat değerli olduğundan aramızda burnu havalarda
gezip bizim yerimize de memleketin imkânlarından kâm almasına kahırlanır
yabancıların. Zengin ve fakir arasındaki asla kapanmayan uçurum ve bunun
dibinde ‘yaşıyorum’ zannedenler, vahşi kapitalist düzenin ezdiği, titrettiği
gencecik cılız bedenler ümitlerini ya kaybediyor, ya da uzak nesillere
erteliyor.
Kitapların
baskı tarihi itibariyle bitmesine yaklaşık 977 sene kalan 28 Şubat zulümleri,
başörtüsü mücadeleleri, ‘irticaî’ faaliyet kovalamacaları, alfabe ve takvim
değişimi; yüz yıl önceki zulmü anlatacak bir insan kalmasa da dallarında nice
cana kıyılan çınarın anlattığı olanlar ve fakat bitmeyenler. Eşya taşıma süsü
verilen kamyon kasalarında dolapların içinde ders yapan ve fakat kimsenin
anlatmadığı kurs çocukları ve hocaları, tahammülsüz otoritenin bütün
imkânlarıyla sıkıştırdığı gayretkeşler.
Hayatta
kalabilmek için ölümüne çabalar insancıklar. Tamirci çırağı ve tartıcı çocuk
hep üşür, korumasız ve hamisizdirler. Kusulan ölüm, önünü görmeye engel ıslak
buğulu gözler, çatallaşan ses, düğümlenen boğaz satırlardan sadırlara geçmek
için vize beklemeden davranır hamlelerle. Korku, ümit, isyan hep bir aradadır.
Ölümün sırasını şaşırmasının sıradanlaşmasına şaşırmamaya başlarız artık, soğuk
bir yüzle aralarda dolaşmasına çabucak alışırız.
Nedendir
bilinmez, otoriteye iktidara saygılı ve ürkektir anneler. Muhbir vatandaş, kötü
komşu, elektrik ihbarnamesi, ceberut yöneticiler, ezilen halk; tevekkül,
teslimiyet elbisesine büründürür onları. Camsız panelvanlarla işe götürülüp
getirilen tekstil işçisi cılız genç kızlarını beklerler cam kenarlarında. Ailesini
korumak için badirelere sabrederler güçsüz imkânlarıyla. Kendi yedikleri
darbeler sebebiyle, çocuklarına sakınımlı davranan, bunu bir türlü anlamayan
itirazcı çocukların korkaklıkla suçladığı anneler. Merhametli anneler, kavruk
tenli ırgatlar, savaşın ve öldürücü pençesiyle yoksulluğun, talihsizliğin,
bahtsızlığın dağıttığı aileler; zor da olsa harekete geçenler sayesinde biraz
nefeslenebilirler, fazla değil.
Yatılı
okulda bir kısırdöngüyle devam eden somurtuş, mutsuzluk, küfür ve umutsuzluk,
zorbalık, göz yumma, suskunluk, yalnızlık… Haksızlıklar karşısında bir çıkış
yolu olarak hayallere sığınan körpe öğrenciler.
Sonradan
zalime dönüşebilir diye yardım edilmeyen mazlumlar, ezilmeleri adaleti
sağlamayan madunlar, masumlar… Ayaklanmaları kötülüğü sadece bir süreliğine
inkıtaa uğratır, sesini çıkaranlar bertaraf edildikten sonra her şey kaldığı
yerden sıkı tedbirlerle devam eder.
Öyküler
hiçbir kesimi ayırt etmeden haklarını haykırıyor. Marşta, nutukta, hamasetle,
dayakla kendini hizaya sokmaya çalışan her şeye başkaldırıyor. ‘İtaat et, rahat
et.’ diyenlere inat, rahatı bozulması pahasına isyan bayrağını alıyor eline.
Hayatının
önemli bir kısmını kaplayan sendikal mücadele de gerek müstakil gerekse
içlerine yedirilmiş olarak öykülerde yer buluyor. Ellerinden hiçbir şey
gelmeyen ırgatlardan haklarını arayan sendikacılara; neredeyse takasla
hayatlarını idame ettiren köylülerden bankayla münasebeti olan esnafa
eviriliyor öyküler, bir umut gibi.
Yoksulluktan,
inançları veya kimlikleri yüzünden şehrin, yöneticilerin ezdiği, boğmak için
abandığı insanlar. Anne karnında başlıyor, ihtiyarlığa kadar, şehrin göbeğinden
en ücra köşesine, en okumuşundan en cahiline, en erkeğinden en kadınına herkes
nasibini alıyor zulümlerden. Her zaman olan oluyor, kalan kalıyor. İlerleme
var, evet, ama hep garibanın aleyhine. Geri gitmekte o kadar ileri gidiliyor ki,
eksi yönde büyüyoruz mucizevî bir şekilde. Sonunda çaresizlerin ağzından her
zaman dökülen bir feryada dönüşüyor çekilenler: Hiç mi iyi insan yok bu
dünyada? Esasen herkes köle, kendini en üstte sanan da kendine köle.
Son söz-1:
Kitap boyunca şu nidayı duyarız hep: Fekku raqabe (kölelere özgürlük). Sanayi
sitesinden, madenden, tarladan, atölyeden, dükkândan, okuldan, daireden,
fabrikadan, şoför mahallinden, kaldırımdan, bürodan, tezgâhlardan, evlerden,
dağdan bayırdan, makamlardan, kamplardan, kışladan, tel örgülerden herkesin
isyanı, özgürlük talebi buluşur sayfalarda. Öykülerin hepsinde ‘Direne direne kazanacağız.’
nidası makes bulur. Dikkatinizi çekerim iki kere direniş bir kere kazanış var,
yani hayli zorlu bir iştir kotarılmaya çalışılan ve çoğu zaman üçüncü kelime
ilk ikisinden çok uzaklarda olabiliyor.
Son söz-2:
Kitapları okuyup yazıya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun
ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman Ahmet Örs’ün
öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an bile hatırlayamasam
bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm
arada. Fakat üşendiğimden kalkıp not
almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına
teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini
kullanırdım, ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri
unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu benim. Kalktığımda aklımda
konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler
sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne
yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini
yazamasam da öyküsünü yazıyorum ben de. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya
yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin
yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.
Ahmet
Örs Sözlüğü:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yorumlar
Yorum Gönder