Sakıncalı mevzular (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.8)

 Sakıncalı mevzular

Biz gelene kadar vadide birkaç senedir hiç kadrolu öğretmen yokmuş. Gelen gitmiş, bazısını Millî Eğitim doğrudan merkeze almıştı. Benimle birlikte göreve başlayan bir bayan da köyden yazısını almış, sadece varlığımdan haberdar olarak hiç tanışmadan terk emişti köyü. Sonraki senelerde sistemden adının silindiğini görünce tayininin çıktığını anlamıştım. On üç ücretli öğretmenin yanında bir kadrolu bendim. Veysel’le Selçuk tektiler. Selçuk her sene 10 sınırında gitti geldi, okul kapanacak mı diye sürekli bir gündemi vardı. Bizim 27’ye kadar çıktı sayımız ilerleyen senelerde. Hizmetlilerle birlikte 32 kişi çalışıyorduk. Servisçileri kantincileri saymıyorum. Bu yoğunlukta bazen nasıl zorlandığımı anlatmak için birkaç kez vücudumun iflas ettiğini, bir kere de kemersiz sedye yüzünden çukurlarda hoplayıp zıplayarak ambulansla hastaneye taşınıp iki serumla 7-8 saatte ancak kendime gelebildiğimi söyleyeyim, şimdilik yetsin. İleride detaylandıracağım, çünkü canım yandı.

 

Ücretli öğretmenlerin çalışma şartları (görev ve yükümlülük açısından) bizimle aynıydı, ama aldıkları yarıdan az, sigortaları yarım yatıyordu. Ben de 2009’da Şubattan Hazirana kadar çalışmıştım bu şekilde. Asgarî ücretin altında para alıyorduk. Sadece o seneye mahsus sigortalar tam yatmış, kârım o olmuştu diğerlerine göre. Millet sene başında başladığı ücretli öğretmenlikten KPSS’ye abanmak için ikinci dönem istifa eder, ben tam tersini yapmıştım. İlk dönem diplomam yoktu gerçi, ‘yük olmak istememek’ diye ağır bir tamlama da vardı tabii. Kitap dergi, yol yemek ve dershanenin yanında biraz da harçlık kalıyordu o kadar. Annem o kadar az paraya çalıştığımı başlarda anlayamamış, akrabalardan birkaçının vehmettiği gibi kadrolu olduğumu sanmış, sonrasında öğrenince acımıştı haklı olarak. Bu aşamadan kısa süreliğine de olsa geçmiş ben, kalkmış 1700 km. uzakta ücretli öğretmenliğin kadrolaştığı bir yerde göreve başlamıştım. Hayret ediyordum. Her gün 90 km. yol tepip namüsait şartlarda öğretmenlik yapmaya çalışmak nasıl bir mecburiyettir. Paranın bir kısmını servise bir kısmını günlük masraflara harcadıktan sonra geriye kalanla aile geçindiriyorlardı. Gerçi bizim mecburî harcamalarımızla kıyasladığımızda çok da fark olmuyordu aramızda. Biz kira veriyorduk, onlar vermiyordu. Ayrıca her aya bölsek kira kadar tutacak uçak taksitlerimiz vardı.[1] 1700 km. geldiğimiz yetmiyormuş gibi bir de kendi tuttuğumuz servisle her gün 90 km. yol tepiyorduk.

 

İlk sene kaçak mazotun yarı fiyatına olmasından dolayı nispeten ucuzdu ücret; 70 lira. Sonrasında kademeli artıp en son (2014) bizim köy için 180 liraya kadar çıkmıştı. Her sene yaklaşık % 30 artış oluyordu. Herkese fazla geliyordu. Okula bizim köylü bir öğretmen görevlendirildiği zaman hem seviniyorduk, hem de serviste bir kişi azaldığı için diğerlerine yük biniyordu ekstra. Bakanlığın öğretmene servis uygulaması olmadığından -öyle deniyordu- mecburen katlanıyorduk buna. Nasılsa geçerdi, ileriki yıllar için sabrediyorduk. Vadi kardeşliği sebebiyle yakın uzak bütün köyler aynı ücreti ödediğinden aramızda tartışmalar da çıkıyordu. Yakın köylerden bir kişi buna tümden karşı çıktı. ‘Yarı yarıya vereceğiz,’ dedi. Serviste çoğunluk bizde olduğu için ‘O zaman kullanma, bu bizim köyün servisi olsun,’ dedik. Hakikaten indi ve otostopla ya da Çukurca arabalarıyla gidip gelmeye başladı. Baktı olmuyor, tekrar döndü.

 

Kolay değil vadide yolculuk yapmak, özellikle mesaiyle çalışıyorsanız. Tüm bu sebeplerle yaptığımız ortaklıkta biraz da mecburiyetten doğan bir samimiyet arıyorduk. Bu şartlarda üçün beşin lafını edince daha kötü durumda kalıyordu insan. Biz çok mu memnunduk yoktan yere ücret ödemekten ve diğerlerinin haklı sebeplerle rahatsızlıklarını belirtmelerinden. Sonra ortalama fiyat bulup her köy arası 5’er lira farkla gönülsüzce olsa da yeniden bir anlaşma yoluna gittik. İlk köyle bizim aramızda 30 liralık fark oluşmuştu.

 

Bu arada ücretli düzeninden dolayı neredeyse sürekli birileri gidip başkaları geldiğinden her seferinde yeniden hesap yapmaktan gına gelmişti. Giden bir köyden gelen başka bir köyden olunca ve değişiklik ay içerisinde rastgeleye kalınca daha da zorlaşıyordu hesap ve okuyacağımız kitap. Hakkâri’de ücretli sistemi bazen o kadar laçkalaşıyordu ki, öğleden sonra birlikte dairede göreve başlattığımız kişiler sabah evinin önünde servisle beklediğimizde yerlerinde olmuyor, aradığımızda da uykusundan lütfen uyanıp gelemeyeceğini, gün içerisinde gidip istifasını vereceğini söyleyebiliyordu. Vermese ne olurdu ki sanki; hiçbir şey. Birkaç gün gelip bilgi vermeden ortadan kaybolanlar mı dersiniz, kendince önemli bir sebebi olsa gerek habersiz devamsızlık yapan mı dersiniz, maalesef her türüyle karşılaştık. İşini hakkıyla yapanlara büyük haksızlık oluyordu bu. Bir de gelmedikleri günlerde ücretlerini kestiğimizde şikâyet ve sitem ediyorlardı. Düğün, cenaze, hastalık hayatın bir parçası elbette, ama bu sebeplerle işe gelinmediğinde ücretin ödenmesini talep etmek de neyin nesiydi. İleride bu konulara detaylı bir şekilde değineceğimden şimdilik kısa kesiyorum. Kesik kısa da olsa tazyik çok olduğundan gel gör ki ortalığı kan kaplıyor yine.

 

Devam edelim. Bizde ortaokul açıldığı senelerde bir araba sadece bizi taşıyordu. Diğerlerine göre daha disiplinli olmamız gerekiyordu. Okula en son biz varıyor, yine ilk biz ayrılıyorduk. Onlar bizden önce indikleri ve sonra bindikleri için toplamda bir saat fazladan süreye sahiptiler. Bunların yanında okula, öğrencilere yaptığımız harcamaları saymıyorum. Aa, saymış oldum değil mi? Bir şey demiyorum demek, bir şey dememekten daha etkilidir. Evet, sayalım tabii. Kutsallığı saçmalıkla karıştırmayalım! Neyse… Bu işler benim zoruma gidiyordu. Köyde kalmaya bırakın lojmanı, kiralık ev dahi yokken, her gün Türkiye’nin en tehlikeli yollarından birinde 45 km. gidip gelmek ne tür bir saçmalıktı.

 

Servis şoförü günde 270 km. gidiyordu. Sabahçıları getirip boş dönüyor, öğlencileri getirip sabahçıları götürüyordu. Son sefer de boş gelip öğlencileri merkeze taşıyordu. Aklım almıyordu, ölçüp biçiyor, oradan alıp buraya koyuyor, yine de altından kalkamıyorduk. Bu mesaiye can da dayanmazdı, yonga da. Üstelik bize fazla gelen ücret, servisçiye mümkün değil yetmezdi. Harcamaları çıkardığımızda hesaba göre net kazandığı, kadrolu birimizin maaşı etmiyordu. Bir maaşın yaklaşık yirmi beş katı sermayeyle, yanı sıra bir dolu riski barındıran bir iş için bu kazanç çok azdı. Arabaya bakmaktan kendine evine ailesine bakamazdı. Mutlaka başka yerlerden geliri olmalıydı ya da gideri minimuma indirmeliydi. İlk zamanlar mazotun ucuzluğundan kurtarıyordu, sonradan mal gelişleri azaldığı için pompanın % 80’i kadar oldu kaçağın da maliyeti. Ne idüğü pek belli olmayan kaçak mazot almaktansa biraz daha fazla verip en azından temiz yakıt alıyordu artık. Sekiz on arabası olsa, bizden başka işler alsa neyse… Her şeyle birlikte bize bu da dert oluyor, onu da gözetiyorduk. Her sene başında oturup pazarlık yapıyorduk, iki taraf da vicdanlı davranmaya çalışıyordu. Kaçakçılık yapıyor desem, zannetmem; köyde akrabaları, bağı bahçesi var desem, o da değildi. Bilemiyorum, hâlâ somut bir şekilde çözemedim. (Hakkâri’ye gittiğimde bu konuyu özellikle soracağım. Unutmazsam size de anlatırım.) Gerçi bir kamyon almıştı, ama o da iş olursa çalışıyordu. Servisçiliği boş durmamak için mi yapıyordu o zaman? Ama bak şimdi, bu kadar cüzi para kazanan biri yüz binlerce liralık kamyonu nasıl alabilmişti? Aa evet, krediyle. İyi de onun yüklü taksitlerini nasıl ödüyordu?


[1] İnsanlar Doğuda parayı koyacak yer bulamıyoruz zannediyordu. Evet, öyleydi, alıyorduk, cüzdandan çıkarırken elimiz müsait olmadığında şöyle duruversin diye bazen koyacak yer aradığımız doğrudur. (Bizi parayı çuvallıyoruz zannediyorlar, evet çuvalladığımız doğru, ama parayı değil. Yan gelip yatma değil, yan gelir yaratma yeri miydi yoksa burası.) Bu algının en bariz örneği, küçük abimin emlâk alanında ortak bir girişim teklifiydi. 2012 yılında 15 bin lira, ek derslerle birlikte dört aylık maaşa denk geliyordu. O kadar rahat konuşuyordu ki, iki senedir bu miktarı elde tutmuş olmalıydım demek ki. Oysa ben borçlarla uğraşıyordum. O da yanlış anlamıştı Doğuda çalışmayı. Öğretim görevlileri, asker ve polisler ek ödeme alıyordu, biz değil. Herhangi bir şey almadığımız gibi; uçaktı, köyün özel şartlarıydı derken ucu ucuna yaşıyorduk. Sürünmüyorduk elbette, ama yanımızdakine el uzatabilmekten, 3-5 sene sonrasını görebilmekten, araba ev işlerine girmeyi göze alabilmekten de uzaktık. Doğuda elbette para birikirdi. Nasıl? Köyde kalırsın, köyün ve köylünün imkânlarından istifade edip mecburen yokluktan dolayı yapamadığın harcamalardan artırdığınla bir şeyler olabilir. Buna dişini sıkmak deniyor. Bilirsiniz diş ya bilerek ya da travmayla sıkılır. İkisi de zarar verir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1