Teslim tesellüm, tebliğ tebellüğ- Yürürsen yakındır, bakarsan uzak (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.11)
Teslim tesellüm, tebliğ tebellüğ
Geldik
28 Aralık 2009 pazartesi gününe. Sabah kalkıp valiliğin yolunu tuttum. Hakkâri’ye
geldiğimden haberi olmayan kuruma girmeden, kimseye gözükmeden, evrakımı şuradaki
çöp kutusuna atıp ya da nam olsun diye saklayıp geri dönebilir, hayatıma
kaldığım yerden, küçük bir hatıra katmış olarak devam edebilirdim. İçeri girip
imzalar atıldığında artık geri dönüşü zor, 2046’ya kadar sürecek uzun yolculuk
başlamış olacaktı. Ağır ağır bahçeyi geçip o zamanlar bodrum katta olan millî
eğitime vardım.[1] Tam
bodrum denemezdi, sol kısımda zeminin 5 basamak altındaydı daireler. Sonraki
senelerde en üst kata taşınmışlardı. Elimde evrakım, yüzümde umutlu ve
heyecanlı ifadelerle görevlilerin karşısında bittim. Atama tayin birimi önünde
birikmiş birkaç kişiyle oradan oraya evrak teslimi için koşturduk birkaç saat.
İş bilen memurlar acemiliğimizi yüzümüze vurmadan gördüler işlerimizi. O kadar
çok göreve başlama ve görevden ayrılma yapıyorlarmış ki, neredeyse günlük
rutinlerden biriymiş bunlar. Selçuk’la o gün çokça karşılaşmıştık. Benim
çıktığım odaya o giriyordu, onun çıktığına ben giriyordum. Hâlinden
davranışlarından bir yakınlık hissetmiştim, ama hiç konuşmadık, kısmet sonrayaymış.
Yürürsen
yakındır, bakarsan uzak
İşlerimi bitirip çıktım daireden. Köye gidip göreve başlayacaktım. Selçuk’u aradı gözlerim. Bir dayanak, bir tutamak istiyordu insan her yeni aşamada. Sanırım kendi başına gitmeyi tercih etmişti.
Nasıl gidecektim? Köyün arabası var mıydı?
Vardı, ama akşama giderdi. Şu an saat başı Çukurca minibüsleriyle gidilebilirdi
ancak. Gittim bilet aldım yazıhaneden. Cumartesi akşamı Hakkâri topraklarına
ilk adımımı bastığım, valizimle önünde dikildiğim yerdi burası. O günü anlattığım
fantastik evrenden geçiş çoktan gerçekleşmişti. Şimdi her şey sert gerçekliğiyle
meydanda, herkes kendi işinde gücünde, muavinler müşterilerin ense kökündeydi. Taşbaşı,
Çukurca yolunun yarısındaydı. ‘Seyitlerin köyü orası, herkes öyle bilir genelde.’
Kürtçe adını da söylediler, aklımda tutamadım tabii. Sonradan öğrendim, Gund-e
Seyidan ya da Kelêtan. Yine en arkada yer buldum kendime. Haddime miydi öyle önlerde,
hele şoförün yanında oturmak, yallah arkaya. Şoföre tembih ettim. 19 mevsimin
15’inde her iş günü (yaklaşık 650 kere) tepeceğim o 45 km.yi ilk tecrübe edişim
olacaktı. Arka dörtlüyü paylaştığımız, ben yaşlarda kara kuru bir oğlan daha
oturuyordu yanda. Uzun süre konuşmadık. Etrafı izlemekle meşguldüm. Zifiri
karanlık geldiğim yolları şimdi ilk olarak aydınlıkta geri iniyordum. Kaçırmak istemediğim
bu tecrübe, etrafımdan soyutluyordu beni. Biz indikçe karşımızda gitgide
büyüyen Sümbül’e hayran kaldım bir daha. Su kenarında, tâ aşağılarda
insancıklar dolaşıyordu, onlar da bizim gibi olmaya başladılar yakınlaştıkça.
Ne demişler, ‘yürürsen yakındır, bakarsan uzak.’[2]
Depin’e indik, polis kontrolünden geçtik. İki gün önce kestiğim yolculuğun ucuna
eklemeye başladım metreleri, Sümbül’ü solumuza katarak, Şırnak istikametine
doğru. İl tabelasını gördüğüm andan itibaren başlayan sarp dağlık coğrafya
kaldığı yerden devam ediyordu. Merkez dağdaydı ya, dağdan inmiştik, etrafımızı sarıyorlardı
heybetleriyle, yüksekliklerine mahkûm olduklarım.
Neden
sonra yandaki arkadaş muhabbete girdi. Adı Veysel’di, soyadı Aruk. “Faruk’tan
f’yi çıkar, kalan benim soyadım.” Diyarbakırlıydı. ‘Sen ne kadar yabancıysan
ben de o kadar tanımıyorum buraları.’ Rahatladım mı, tabii ki hayır. O gün pek
inanmamıştım bu dediğine. Bir kısım kelimeler farklı olsa da en azından Kürtçe
biliyordu, yeter de artardı bu. Varlığın evine kolayca dâhil olabilirdi. Müteakip
aylar ve yıllar boyunca, özellikle Diyarbakır’ı da gördükten sonra hak
vermiştim kendisine. Hatta o sene birlikte Diyarbakır’a gittiğimizde şehre
girerken “Hani Veysel, türküde ‘aşkına güven’ dediği dağlar nerede?” diye soracağım
kadar düzayak gelmişti şehir gözüme. O dağlar merkezde değildi ve Hakkâri kadar
olmasa da dağlık arazisi çoktu oranın da. Birbirimizi tanıdık, peş peşe
köylerde görevli olduğumuz anlaşıldı. Cumadan başlamış göreve. Selçuk’la benden
3 gün kıdemli yani. Tayin zamanları geldiğinde, tercihleri yaparken bu durumdan
ötürü bizi rakip olarak görmüyordu şakayla karışık. Şine Dağını tanıttı bana,
yanından geçerken. İki günde hemen nereden duyduysa, hakkında bir iki bilgi
verdi. Şine’den sonra onun köyü, Doğanlı gelir, ondan 5 km. sonra Taşbaşı.
Doğanlı küçük bir yol üstü köyüdür. Bizim mıntıkadakilerin en küçüğüdür.[3]
Hakkında
az buçuk bilgi sahibi olduğum köye yaklaşmıştım iyice. Dar boğazlardan sonra
biraz açıklık başlamıştı. Açıklık dediğim, dağlar hepten üzerinize gelmiyordu,
o kadar. Sadece bir miktar uzakta, ama yine işte tam orada duruyorlardı. Derken
bir tabela ilişti gözüme. Hızlıca geçtik yanından; Taşbaşı. Baktım şoförün
duracağı yok, telaşla seslenerek kalktım yerimden, unutmuş beni. Köprüyü biraz
geçince durabildi neyse ki.[4]
[1]
Valilik binasının koridorları kahverengi bir loşluk olarak kazındı zihnime.
Apaçık güneşli bir yaz günü bile olsa içeri girdikten sonra gözünüzün alışması
uzun zaman alıyordu. Özellikle koyu karanlık kış günlerinde her odanın
kapısının kapalı olduğu vakitler bu daha çok hissedilir. Elinde dosyalarla bir
odadan seğirten memur ışık huzmeleri arasından gelen dünya dışı bir varlık gibi
algılanır ilk elde. Şehirdeki en büyük devlet dairesinin bu şekildeki ışık
durumu, devlet işlerinin kendisi için de ipucu verir aslında. Başlarda
fazlasıyla acemilik çekersiniz. Kimsenin elinizden tutup yol göstermeye pek
niyeti, vakti ve yetkisi yoktur; el yordamıyla kendiniz bulmak zorundasınızdır.
Bıyık altından gülen de olur, hâlinize acıyan da. Ama işin raconu budur. Başka
türlü öğrenilemez. Devlet binalarına daire denmesinin bir göstergesi de budur
zaten. Yuvarlak odada köşe bulana kadar dolaşır durursunuz. Bulamayacağınızın
muhakkak olduğunu anlayınca kendinize bir köşe yaratırsınız.
[2]
Devamında da ‘kirli bir işleyişin kıyısından yuvarlanıyoruz’ diyordu Tenekeci,
Zap’a ne kadar da uymuştu.
[3] Zap Vadisi’ndeki
köy dediğimiz yerler, zorunlu toplaşmalardır aslında. Olayların daha yoğun
olduğu 90’ların başlarındaki malum boşaltmalarla daracık vadiye tam anlamıyla
sıkıştırılmış, gidecek başka yerleri olmayan insanların ilkel yapılara
sığınarak el yordamıyla tutundukları, bazen Zap’tan bazen dağlardan pay alarak
çoğaltmaya çalıştıkları bir avuç toprak parçası. Hatırlayın; uydu
haritalarından baktığımda karşıma çıkan kayalıkları gördüğümde uyduda bile
belli olmayan on on beş evden oluşan bir mezra olarak tasavvur etmiştim
Taşbaşı’nı. Meğerse orası eski köymüş. Ferit Edgü’nün Hakkâri’de Bir Mevsim kitabından uyarlanan aynı adlı filmdeki gibi
yolları 3-4 ay kapalı, atla katırla ulaşılan bir yer hayal etmiştim. Böylesi
daha maceralı olduğundan işime de gelirdi aslında ilk elde.
[4] Zap Vadisi’nde
bizim köye gelene kadar dört köprü geçilir. Biri merkezden inince Depin’dir.
İkincisi Üzümcü, üçüncüsü de Olgunlar köprüsüdür. Bunlardan, yoldan çıkmadan
Zap üzerinde taraf değiştirmek için geçilir. Yol o şekilde açılabilmiştir
çünkü. Dördüncüsü (Taşbaşı) aslında yol üstünde değildir. Depin’den geçince
Zap’ı sağınıza alırsınız, sonra sola, sonra yine sağa alıp devam ederken bizim
köprüde inip içeri girersiniz. Yol Çukurca Şırnak istikametinde devam eder.
Bizden sonra merkeze bağlı bir köy daha vardır, Geçimli. Taşbaşı’yla birlikte o
da Çukurca’ya bağlıymış aslında, 1993’te merkeze eklenmişler. Geçimli’de 50-60
öğrenci vardır ilkokul düzeyinde. Bizde ise 350 civarı. Ortaokullarla birlikte
500’e yaklaşır. Merkeze hem bu kadar uzak olup hem mevcudu bu kadar kalabalık
bir köy olmasıyla her sene yepyeni sürprizlerle beni ne kadar uğraştıracaktı, sormayın
gitsin. Ya da, sordunuz mu, tamam tamam, ileride anlatacağım, çok sabır.
Yorumlar
Yorum Gönder