Uçuş denemeleri (Hakkâri'de 19 Mevsim-2.18)
Uçuş denemeleri
Neyse, bir şekilde vardık Van’a.
Gelirken Ova’da ağzımı buruşturan çay, artık biraz normal geliyordu. (Evet,
bana normal geliyordu, ülkeye gelişi yine kaçaktı.) Üzerindeki bir dolu tortuya
ve bardağın tabakta yüzmesine rağmen içirmişti kendini. Yanında illaki bir
şeyler de kemirmem gerekiyordu, tek başına zordu hâlâ. Havaalanlarına da
alışmıştım.[1]
Yine de bir yerden gelip
kıstırıyordu gözü açıklar. Yazıhanede sabah bir kere selamlaştığımız biri
havaalanına giderken yarenlik etmeyi önermişti. Matematik öğretmeniymiş, bir
yıldır buradaymış. İstanbul aktarmalı Konya’ya gidiyormuş. Yolda pek
konuştuğumuz söylenemez. Bankoya yaklaşırken valizlerinin ağırlığından dem
vurdu. Pek yüküm yoktu, dönüşteki yükler için lâzımdı valiz. Kendi adıma
işlettim onunkilerden bir tanesini, 15 kg.da dengelendik. Vakit vardı,
kafeteryada çay içmeye davet etti. Herhâlde bir küçük teşekkürdür, kabul ettim.
Tost da ısmarladı. Yedik içtik, birer çay daha söyledi. Havaalanlarında
fiyatların havaya girdiğini, havalandığını, uçuk olduğunu (üç kere vurguladım)
biliyordum, ama misafir olduğumdan ses etmedim bizimkine. Hesap geldiğinde o da
şaşırdı. Çay 4, tost 8 liraydı. Bana sarmayıp valizler için kilo başı 4 lira
verseydi, bu kadar tutmayacaktı. Ama o parayla pahalı da olsa hem yemek yemiş,
hem de sohbet etmiştik.
Önceden tedbir almadıysanız her
taraftan kıstıracak güçlü aparatları olan havaalanı gibi yerlerde masrafı sorun
etmezsiniz bazen. Niyeti farklıymış haspamın. Matematik öğretmeni olduğu
konusunda şüphelerim arttığı gibi, misafirperverliği hakkında da kararımı
vermiştim. Ödemeyi bölüşüp uçağa doğru yollandık. Koltuklarımız uzaktı,
ayrılırken İstanbul’da yükleri ne yapacağını sordum. Aynı aymazlıkla ‘Orada da
bulurum birini,’ dedi. ‘Birini’ ifadesi ‘enayi’ ile eşdeğerdeydi. Camda alnıma
baktım, bir şey göremedim, o görmüştü demek ki. Bozuldum bu üslûba, üslûpsuzluğa;
ama yapacak bir şey yoktu. Bazı tecrübeleri erkenden edinmek zorunda kalmak
lükstü aslında. Atom altı parçacıklarının bize bir hediyesi sayılmalıydı.
Başlarda değindiğim, Hakkâri’deki ilk günümde yediğim, sonrasında kustuğum 38’lik
kazık uyarmıştı beni. Bu tür salaklıklara karşı aşılanmıştım. Ne yani, ne gerek
vardı sanki. İnsan gibi rica ettin, işini gördürdün, sıvamaya lüzûm var mıydı? Bak,
adını sanını bilmememe rağmen buralarda da kötü anılıyorsun. Aktarma için 6
saat bekleyecekti havaalanında, beni bir küçük görüşmeyle ‘kafalamıştı’, o
kadar saatte neler yapılmazdı değil mi?
Cihazlara girip çıkıp uçağa
bindim. Olanları unutmaya çalışıp (bakın ki unutmamışım) etrafı izleyerek
İstanbul’a vasıl oldum. Sabiha Gökçen’den hareketle İzmit-Adapazarı ve Bursa’ya
giden bir firma faaliyete geçmişti o sene. İzmit’te aktarmayla tam da bizim
evin önünden geçiyordu. Çok iyiydi. Orada doğup büyüdüğüm hâlde yollardan
geçerken bambaşka bir yerde olduğumu hissediyordum. Sadece ben değil, dedemin dedesinin dedesinden beri
buraya uyum sağlamıştı genlerimiz. Yine de bu hissi her gelişimde tekrar tekrar
yaşadım. Bir sene hiç gelmediğimiz dönem daha yoğundu. Üç haftalık Hakkâri macerası
yetmişti yabancılaşmayı güncelleyen reset’e.
[1] İnsanın bir şeyi bir kere tecrübe etmesiyle hiç etmemesi arasında devasa farklar vardır. Askeriyeye teslim olduğumuzda, sadece yarım saat önce gelenler bize rehberlik etmişlerdi. Veysel’in bizden iki gün önce geldiği hâlde şehri tanıtmaya başlaması gibi.
Yorumlar
Yorum Gönder