Yaklaşıyor yaklaşmakta olan (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.6)

Yaklaşıyor yaklaşmakta olan

Ben o kadar yol gelmişim, Güneş biraz daha sabredip varacağım yere teslim edip öyle gidebilirdi geldiğim yere.

 

Ay ışığı da olmayınca zifiri karanlık olan etrafı araç ışıkları aydınlatır sadece. Onlar da önünüzdeki en son virajda ancak görünür. Bazı açıklıklardan görülen uzak mezraların cansız ve titrek ışıkları dikkat çeker belki, o kadar.

Hakkâri il sınırından geçmiştik. Tabelayı görmeseniz bile değişikliği ânında fark edersiniz. Kavuşmayı bekleyerek uzaktan birbirimize el ettiğimiz dağlar iyice yükselir ve yaklaşır, yaklaştıkça yükselir, yükseldikçe kapatır üst tarafları. Şşişşştt, n’aber len, öncelikle yüksek dağların diyarı Doğu bölgesi Hakkâri’ye hoş geldin, ama ilk elde uyaralım seni, buralarda hükümferma biziz artık tamam mı, ona göre ayağını denk al, derler. Özellikle gece yolculuğunda bazı minibüslerin tavan camlarından baktığınızda dağ siluetlerinin kara gökte gezinen bulut parçalarıyla oynaştığını görebilirsiniz. Tepelerin ve bulutların perdelemesinden kurtulduğu nadir anlarda her zaman bize bakan cephesiyle aşağı göz kırpan ay, geride bıraktığım memleketimden havadisler vermeye çabalıyordu yalnız ikimizin bildiği göksel bir alfabeyle. Bir ara ‘yarılma hadisesi’ni sordum. Alaycılığını saklayamayan bir tebessümle oyaladı beni. Hiç yarılmadım, ama bu dediğine gülmekten yarılabilirim diye de ekledi. Saklanması aysar[1] olmayalım diyeydi besbelli.[2]

 

Hakkâri demek biraz da ufuksuzluk demektir. ‘Ne yana baksan dağ’ görürsün. Haritada özel ismiyle anılan dağ pek azdır, tümden Hakkâri Dağları diye geçer. ‘Bir dağın sırtında dağ’ vardır her yerde. Bencileyin garip, Samanlıları bir yükselti zannederdim. Tek bir günde birkaç tepesini aşmaya yayan bir insanın kudreti yetiyordu oysa.  Ama Hakkâri sıradağlarını görünce, Samanlıların ne kadar sıradan olduğunu anladım. Dağ ne kadar yüksek olsa da yol üstünden gider denir, bunlar öylesi değildi, boyun eğip kıyısından gidiliyordu.

Biz böylece yol alırken, yol bizi bizden alırken; dağlarla sohbeti ilerletmeye çalışırken, onların kendi aralarında yüzyıllardır ettikleri sohbet sırasında oluşturduğu çukurlar ve kıvrımlarda şarıldayan bir aktör, yeni bir fenomen daha bu kısımdan sonra eşlik eder yolculara; Zap Suyu. Bir yanda dağlar akar, öbür yanda Zap. Dağların birbirine el ederek ilerlettikleri sohbetin aksine, Zap kıskanç olsa gerek hep benimle konuşulsun diye çırpınır durur, aşağılarda unutmayın beni diyerek dikkat çekmeye çalışır. Zinhar ona kavuşmak da istemez insan, dağların kendisine kavuşmasını da. Ürkütücüdür yani yol.

 

Gide gide vardık bir yere. Yeniköprü, zifiri karanlığın içinde bir ışıltı gibi gözükmüştü uzaktan. Gözümü kırpmadan etrafı izlediğim için en ufak bir değişiklik hemen belli ediyordu kendini.[3] Kontrol noktasıymış. Ayrıca Yüksekova, Şemdinli ve İran’a da buradan sapılır. Hakkâri’ye 40 km. vardır artık. Burayı biraz geçtikten sonra Ömer Çatal aradı. Yeniköprü’yü şimdi geçtik deyince, yaklaşık 40 dakikalık bir yol kaldığını ve merkezde beklediğini söyledi.



[1] Aysar: Ay’ın etkisiyle huyunun değiştiği sanılan kimse.

[2] Bir keresinde kamyon kasasında köyden merkeze gitmiştik. Virajlarda iyice kenara yaklaşıldığından refleksle kafamızı eğiyorduk, kırıcı kompresörlerin binlerce tonluk basınçla vura vura yonttuğu sivri kesiklere güya çarpmayalım diye. Zaten yol genişletilirken dağların yanlardan tıraşlandığını göz önüne alırsak çok da garipsememek lâzım bu kaçınmayı.

[3] Aşağıda anlatacağım yolculukta gece uykulu gözlerle Mardin’in gerdanlık olarak tepelerden işmar etmesi de kayda değerdir. Gündüzleri de kendi ışıklarını kapatıp esas ışık kaynağının verdiği canla canlanması gerekirken tersine mezarlığa dönüşür yapılar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1