Yevmiyeli kutsallık
Gidip gelmeler nihayete ermiş, en
son Söğütlüçeşme’den bindiğim Ada Ekspresi’nin arka vagonunda trenin takur
tukurları sayesinde kimseleri rahatsız etmeyerek hoparlörden İşte Gidiyorum dinliyordum. ‘Ben geldim,
seninle iyi anlaşalım tamam mı,’ diye seslendiğim İstanbul’dan bu şekilde ‘bir şey demeden, arkamı dönmeden, şikâyet
etmeden, hiçbir şey almadan, bir şey vermeden’ ayrılıyordum geçici olarak.
Bu süreçte aileme daha fazla yük olmamak adına, biraz da sınav hazırlığımı
riske atarak başvurdum ücretli öğretmenliğe. Düzgünce vurmuş olacağım ki çok
acımadı kafam, bilakis iyice açılmasına vesile oldu. Teoride çalıştığım
konuların birçoğunu uygulamada görmüş oldum. (Ağabeyimin çocuğu üç yaşındaydı,
Gelişim Psikolojisi konularını onun üzerinden doğrulamış veya yanlışlamıştım.
Tuttuğum bir düzine notu yengeme vermiştim sınavdan sonra, çocuğunun o dönemine
derkenar olarak.)
İstidadıma güvenerek ve istifayı düşünmeyerek istidamı
vermek üzere girdiğim odada birisi bazı dosyaları karıştırarak görevliyle
istişare ediyordu. Dilekçe, memurla benim aramda havada asılı beklerken sözlü
olarak da saydığım vasıflarımı duyar duymaz başını kaldırdı, tedirgin bir
sevinçle karışık titreyen gözlerini hızlıca aramızda seyahat ettirdi. İyice
bunalmış olacak ki, şaka mı gerçek mi anlayıp öyle hevesleneyim bari diye
düşünmüştü o kısacık anda. Samimiyetle söze girdi: ‘Sen de nereden çıktın be
kardeşim.’ Doğrularak yanıma geldi, tokalaştık. Bu iş olmuştu.
Meğer
okullarında biri doğum iznine ayrılmış, yerine öğretmen bulabilmek için
müracaatları gözden geçiriyormuş. Emekli sınıf öğretmenlerini aramış, olmayınca
başka branşlara gelmiş sıra. Cevaplar menfiymiş, ikinci dönem olduğu için.
Sonradan öğrendim ki, içeri girdiğim sırada dışarıda bir jeoloji mühendisi
bekliyormuş. Müdür yardımcısı da mesleğe daha uygun birini bulabilmek için son
kez çabalıyormuş. Dakikalarla yetiştiğim için çok şaşırmış. Karnım açtı, yemeği
gelmeden önce yeseydim geç kalmış olacaktım demek ki.
Ânında işlemlere
başlandı. Hemen bankadan hesap açtırdım, yan binada sigortayı başlattık. Mesai
saatini geçirmeyelim diye aceleyle bir yerden çıkıp başka bir yere giriyorduk.
Sadece ihtiyaç olursa aranırım diye gitmiştim oysa. Ertesi gün başlayacak kadar
aranmıyordum. Saatlerdir ellerde dönen kement, kravat şeklinde hemen o an
boynuma geçirilmişti. Bakkaldan peynir almaya benzemiyordu. Kalıcı ve
sorumluluk yükleyici imzalar atıyordum. Birkaç gün sonra vazgeçip ben
gelmiyorum diyemezdim. Memurlar masalarından kalkmadan yetişmeliydi her şey.
Hoca her işlemin başında bekliyor, nefes almadan takip ediyordu. Ne oluyordu, çok
hızlıydı, şaşkınlıkla izliyordum. Bir yandan sabah işbaşı yapmaya zihnen
hazırlıyordum kendimi. Daha okulun yerini bile bilmiyordum. Depremden sonra
Almanlar yaptırmış. Bir eyaletlerinin ismini verdiklerinden adını da
öğrenememiştim o gün. (Şimdi biliyorum tabii, internete bakmadan yazayım hatta;
Rheinland Pfalz.) Ne yapacaktım, ne anlatacaktım. Tamam, stajlarda çok kere
derse girmiştim, sınıfta biz çömezleri ekip sendika işlerine koşturan hocanın
sınıfında iyice pişmiştim, ama bu başkaydı.
Eve haber verdim. Millet de şaşırdı.
Herkese sürpriz oldu. Saç sakal tıraşı oldum, kendime çekidüzen verdim, artık
düzeni çek edebilirdim. Lacileri çektim, duraktakilerin şaşkın bakışlarıyla
selamlaşarak okula gittim. Öğretmen arkadaşların rehberliğinde sınıfımı bulup
dersime girdim, çocuklarla, sınıfla, mesuliyetle ve mürüvvetle tanıştım. İlkokulun
böyle bir yanı vardır diğerlerine nispetle. Kaynaşmak çok kolaydır.
Teneffüste
çay ocağından bir eliyle ağzına kadar doldurup kulpundan tuttuğu duble bardağı
dökmemeye dikkat edip diğer eliyle ceketinin üzerine çıkan kravatı düzeltmekle
meşgul, hızlı adımlarla odasına yönelen müdür yardımcısına durdurucu etkili bir
selâm verdim. İlkin tanıyamayan gözlerle süzdü biraz. (Hakkâri’deki ikinci
günümde Ömer abinin ilk bakışta beni tanıyamayışına buralardan tecrübeli
olduğumdan pek şaşırmamıştım.) Öyle ya, hayatında ilk defa önceki gün
görüşmüştük. Ben dünkü ben değildim, o hâlimden eser yoktu. Âni frenle
bardağından taşan bir küçük çayın sıçramasından kaçınarak bakarken, bir iki
saniyelik bekleyişten sonra kendine geldi. Nasıl yükten kurtulduysa artık, öyle
rahatlamıştı ki hemen kafasından atmış bu işi, başka mühim işlere yönelmişti. Güzel
günlerimiz oldu orada. Dört ay emaneten durduğum görev, ara geçiş vesilesi
olmuştu benim için.
Yorumlar
Yorum Gönder