Yozlaşmadan uzlaşıyorum (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.9)

 Yozlaşmadan uzlaşıyorum

Bu kısımdan sonra uzun atlayışlara, sıçramalara hazır olun. Depin’den yukarı vurduğumuzda yaşadığımız kulak pıtlamalarını siz de hissedebilirsiniz âni değişimlerden ötürü. Her şey tekdüze gitmediği gibi anlatım da o şekilde olmaz. Eklemeler ve çıkmalarla ilerleyeceğim. Sanırım yol iyice yordu beni. Artık kendimi Hakkâri’ye attığıma göre serbest çağrışımlarla hareket ettirebilirim parmaklarımı klavyede. Anlatışımla yolun hızını yavaşlattım, şimdi durduğuma göre kalemimi hızlandırmalıyım.

 

Ertesi gün şehri gezmeye çıktığımda kaldırımda uzaktan Ömer abiyi görüp yanına yaklaştım. Cadde kalabalıktı. Birbirimize doğru yürürken bir süre bakıştıktan sonra beni neredeyse tanımayacak sandım. Neden sonra gülümsedi, ben de rahatladım. Şunu anladım o gün, akşam görev bilinciyle misafirini karşılamış, yerine yerleştirmiş, sonra da münasip bir mesafeden irtibatı sürdürmek istemiş. Darlamak, ona bir sürü şeyi ilk günlerden boca etmek yoluna gitmemişti. Benmerkezciliğimin sakinleşmesi için daha çok zamanım vardı, oysa o bu şekilde kim bilir kaç kişiyle daha muhatap oluyordu.

 

Ertesi gün odaya iki günlüğüne biri geldi. Sonra bir iki gün daha tek kaldım. On güne kadar geri kalan günlerde Millî Eğitimde göreve başlarken tanıştığımız Selçuk’la yarenlik ettik. O da DSİ’nin misafirhanesinde kalıyormuş 5 gündür. Sene sonuna kadar hiç ayrılmadı öğretmenevinden. Sonraki sene Veysel’le birlikte köye taşındılar. Evet, bir de Veysel var. Ben geçici olarak görüyordum öğretmenevini. Her şeyiyle kendim uğraşacağımı bilerek yine de eve çıkmak istiyordum. Aynı evde olabilirdi belki, ama aynı odada iki kişi kalmak uymamıştı bana. Selçuk’a eve çıkmayı teklif ettim, istemedi. Bir ara o da ev arayışına girmişti aslında. Sekizinci gün, yine onun arayıp bulduğu bir eve gittik bakmak için. Evde yapamayacağını, kendisi için öğretmenevinin daha rahat olduğunu söyledi yine, evi bana bıraktı. Açıkçası işime geldi benim de. Tam belli değildi ama düğün işleri hafiften çıtlatılmaya başlanmıştı, sonraki sürpriz değişimlerdense şimdiden yerleşip ufaktan hazırlıklara başlayabilirdim. Hemen anlaşıp sonra bir de Ömer abiyle görüştürdüm. O da indirim yaptırdı biraz. Taşınmadan önce birkaç talebimi sağ olsun yerine getirdi ev sahibi. Evin tabanı mutfak hariç safi şaptı. Senelerce o şekilde kullanmışlar. Ben parke yapılsın dedim, minefloda karar kıldık. İki odayı da kaplattık hemen ertesi gün.[1] İki gün içerisinde birkaç parça eşya toparladım ikinci elcilerden. Oysa duvarlardaki, direklerdeki ilânların yönlendirmesiyle ikinci eli birinci elden, sahibinden alabilirdim. Her gün işi bittiği için eskimeden indirilip yenileri asılacak kadar sirkülasyonu olan bu ilânlarla eşyalar parçalanana kadar 8-10 kişinin görevi tamamlanıyordu. Bu meseleye ileride tekrar değineceğim, merak etmeyin unutmam, çünkü canım yandı. Kamyonetle getirdik ilk postayı. Bir kanepe, birkaç halı, bez dolap, ufak tefek komodin ve sehpa, mini buzdolabı, elektrikli soba, elektrikli ocak ve hiç kullanamadığım saçma sapan mini çamaşır makinesinden ibaretti bu eşyalar. Sonrasında neredeyse bir hafta boyunca hep bir şeyler alıp taşıyıp durdum. Çamaşır makinesi, süpürge ve ütü için beyaz eşyacıya gittim. Diğerlerini, ev için her şey satan, şu içleri çalışanlarının kafalarının aksine karmakarışık olan dükkânların birinden aldım. Sonradan öğrendiğime göre sahibi kendini çalışan olarak gösterip durarak, müşteriyle patron algısı arasında tampon vazifesiyle muhtemel indirimden kurtulma yoluna giderdi hep.

 

Valilik kampüsünün arka sokağında dere kenarında bir binada, cadde hizasında birinci, arka bahçeden ikinci kattaydı ev. Adresi de her şeyiyle Hakkâri’yi temsil ediyordu. Üst taraflardan gidince ulaşılan Berçelan yaylasından ismini almıştı mahalle, caddenin adı da bizim balkondan gözükmediği hâlde yandaki odun deposunun bahçesinden yamaç tarafına gittikçe bütün heybetiyle kendini gösteren Sümbül’dü. Normalde 3+1 plan üzerine yapılmıştı bina. Bir oda kadar da geniş bir girişi vardı dairelerin. Ama bizim katın caddeye bakan salonu ve bir odası dükkâna çevrilmişti. Oh ne âlâ, tam bana göre. Salon bakkal, oda manavdı. Üç kardeşe ait beş katlı binanın en üst katında Selahattin, dördüncü katta Hasan, ikinci katta Fazıl oturuyordu, bir ve ikinci katlarda da kiracılar. Dükkânı Hasan işletiyordu, manavı Fazıl. Benim kaldığım kısım Selahattin’indi. Fazladan alt kat da Hasan’ındı. Orada da Hakkârili bir anne kız kalıyordu. Selahattin Türk Telekom’da fiber optik teknisyeniydi. Dedeyle babaanne Hasan’laydı. Selahattin’in iki, Hasan’ın dört, Fazıl’ın iki çocuğu vardı biz oradayken. Bina sobalıydı. O kışı kalınca iki battaniye ve yandan üstten ısı veren küçümen bir elektrikli sobayla idare ettim. Üstünde bütün kış su kaynadı. Çay orada demlendi, yemek orada ısındı. Üstüne ancak bir tencerenin sığabildiği, döküm malzeme içinde tellerin dolaşmasıyla çalışan küçük ocakla işlerimi görüyordum. Birbirimizi idare ediyorduk. Arka odayı ardiye yaptım, arkamdan ağlamasınlar diye ara sıra ziyaret ediyordum. Bez dolap, kurutma askısı, valizler, koliler, eşya ambalajları çoğu atılı vaziyette hep oradaydı. Tek yaşayanların böyle bir odaları illaki oluyor ne kadar titiz olsa da. Banyo genişti, ama sıcak su tesisatı olmadığı gibi şofben de yoktu. 130 litrelik ısıtıcılı (rezistanslı) mavi varillerden aldım. Herkes bunlardan kullanıyormuş evlerde. Sobacılar sokağına gittiğimde hemen tedarik edebilmiştim. Sacayak üzerinde prize yakın köşeye yerleştirdim. Düğmesi üç kademeliydi. En yüksek ısıda bir saate ısınabiliyordu tam doluyken. Zaten yarısı hayli hayli yetiyordu bir kişiye.[2]

 

Bir dakika, mahalledeki, şehirdeki su sistemini anlatmam lâzım. Havasını yolunu anlattık, suyuna da gidelim, eksik kalmasın. Mahalle mahalle, sokak sokak kademeli geliyordu su. Bizim sokakta mesela 36 saat olmuyor, sonraki gece 12 saat oluyordu. Herkesin evi şişelerle, bidonlarla, varillerle doluydu. Akşam 5’te gelir, sabah 5’te gider. Bir gece susuz geçer ve diğer gece yine gelirdi. Bu düzen kör de olsa hiç şaşmıyordu ama, hakkını teslim etmek lâzım belediyenin. Yaylaları müthiş su kaynaklarıyla dolu Hakkâri, maalesef buna mecbur ve mahkûmdu. Şebeke bir türlü yapılamamıştı. Bazı arkadaşların oturdukları evde iki günde ancak birkaç saat geliyordu su. Karı koca çalıştıkları için merkezde çalışan eşi, izin alıp eve kapları doldurmaya gidiyordu. Çamaşırları da o sırada atıyormuş makineye, ne zordu alışmamış biri için. Bütün gece çamaşır makineleri susmak bilmezdi bizde de. İki günde bir bulaşık yıkıyordum. Zaten çok çıkmıyordu. Mutfağa 20 litrelik çeşmeli bidon almıştım. Tuvalette de biri büyük biri küçük iki kova sürekli dolu duruyordu. Yani anlayacağınız ‘suyu muhafaza ve müdafaa’ sürekli gündemimizdeydi. Üst komşularımız çeşmeli bidon kullanmaz, suyu pet şişeden dökerek yıkarlardı bulaşıkları.[3]

 

Evin arka tarafı açıktı bize, ön taraf duvardı, caddeyle irtibatımız yoktu, yanlarda da bitişik nizamdı binalar. Arkası küçük bir vadi gibiydi, aşağı tarafta, özellikle kışın coşan dere akıyordu. Boğazın karşısında, 200 m. ötemizde, enlemesine arazi içinde İl Jandarma Komutanlığı vardı. Voleybol sahalarını, içtima yerlerini görebiliyorduk. Topluca bağırdıkları zaman gür ve tok sesleri evin içinden, ahşap çerçevede tek cam olduğu için kolaylıkla duyuluyordu. Balkondan bakınca valilik binasının arka kısımları gözüküyordu. Dereyle aramızda iki bina, diğer yanında yakacağımızı temin ettiğimiz odun deposu vardı. Balkonda depoladığımız için ihtiyacımız kadar alıyor, bittikçe yine sipariş edebiliyorduk. El arabasıyla getiriyorlardı.



[1] Girişe de fayans yaptırmıştık iki sene sonra. Sonraki senelerde özellikle bizim de evde olmadığımız yaz mevsiminde kalorifer tesisatı döşenirken hep delik deşik ettiler o minefloları. Oysa parke döşenseydi hem evladiyelik olurdu, hem zaten çok da fiyat farkı yoktu aralarında.

[2] Sonraki senelerde suyu tüpte ısıtmak uzun sürdüğü için mutfakta ketıl sürekli çalışırdı. Sobada da kapak yerinde güğüm dururdu. Banyoda el yüz yıkamaya giden güğümü de götürür, varildeki bilerek az bırakılmış suya ekleyip ılıtarak işini görürdü. Üçüncü senemizde binaya kaloriferle birlikte su deposu da yapıldıktan sonra sürekli suyumuz olduğu için varili yine hepten dolu tutmuyorduk, yarı belinden aşağılarda duruyordu. Su deposu geldiğinde de şofbene geçmedik, köy dâhil hep o varili kullandık banyo için. Önünde kovası vardı, kovada bir maşrapa, bir de oturak, tam hamam gibi. Beş sene paklanmamıza yardımcı oldu sağ olsun. Sadece bir kere rezistansı bozulmuştu o kadar.

[3] 2012 yazında kalorifer döşendi apartmana. Biz Ulaşlı’daydık, evin anahtarını postayla gönderdik. Artık anahtarı beklediler mi, yoksa başka yollarla mı girdiler bilemiyorum, ama her yol mubahtı, keşke olsaydı. Baca ve diğer ek işlemler biz geldikten sonraya kalmıştı. İşler bitince deneme için su verdiler şebekeye. Eşim ve oğlum bayramda gelmek üzere memleketteydiler. Evde tektim. Acı acı kapı çalındı, açtım. Bizim yatak odasından alt kata su sızıyormuş. Haber vermeden açarsanız nereden bilebilirdim. Hemen gelip kaçağı tespit ettiler. Borulardaki suyu komple boşaltıp kaynattılar delik kısmı, bütün hat sağlamca tamamlanmış oldu. Kaynak yaparken bir baktım ki hiçbir şey sermedikleri için kıvılcımlar hep minefloya düşüyordu. Gözümüzün önünde böyle çalışan ustalar biz yokken kim bilir ne kadar özensizdiler. Zemindeki delik ve kesiklerden petekleri yumuşak malzeme üzerinde hoyratça sürükledikleri anlaşılıyordu zaten. Biz sonraki sene köye taşındığımızdan bir kış kullandık kaloriferi. Su deposundan hidroforla tüm binaya su basılabiliyordu artık. Tabii bu sefer su ve ortak elektrik faturası bir miktar artmış oldu. Öte yandan su o kadar ucuzdu ki, aylarca ödemesek, yazın veya ara tatile giderken yılda iki seferde ödediğimiz bile oluyordu. Ya da biz mecburen az kullandığımız için ucuz geliyordu. Su sayacı evin, hatta tuvaletin içindeydi, okumaya geldiklerinde evde yoksak, sonra aklımıza geldiği bir zaman okuyup belediyeye gidip tahakkuk eden miktarı ödüyorduk. Elektrik faturası Selahattin’in üzerineydi. İlk birkaç ay illaki al üzerine demişti. Baktı ki düzenli ödüyorum, sonra ses etmedi bir daha. Bir ara bir dedikodu dolaştı ortalıkta. Elektrik faturalarına yansıtılan kayıp kaçak bedelleri abonelere iade edilecekmiş. İyi bir haberdi. Ama kullanıcı bendim de abone ben değildim. Biz gittikten sonra böyle bir iade olursa Selahattin’e kalacaktı para.

Tabii bunları, tüm bunları şaka gibi okuyorsunuz değil mi? Aynen, ben de öyle inanmadan yazıyorum ki, bilemezsiniz. Hangi yönetici, haksız da olsa önceden tahsil ettiği parayı geri öderdi ki, elbette seçim yatırımıydı bu vaatler. Devlet veya özel sektör, her kimse, dağıtım işini üstlenmiş, hem hizmet veriyor hem kâr ediyor. Bu kâra bizi ortak etmiyor, ama birtakım hokkabazların kaçak kullanmasıyla oluşan zararı, prosedüre uyan, hiç hatası olmayan diğer kullanıcıların sırtına yüklüyordu. Bitmez bu mesele, oynat devam.

(Kaçak elektrik bedelini bize yansıtıyorlardı. Sonrasında yakalarlarsa kaçak kullanan kişiden de ceza parası alınıyor. Hem hiç kusurumuz olmadığı hâlde oluşan zararı bizden tazmin ediyor, hem de tuttuğundan tekrar alıyor; belki de, yok yok illaki de, faiziyle birlikte. Biz de kerizliğimize yanalım.)

İlk sene 220 liraya oturdum orada. Ömer abi 30 lira indirmişti. Yazın tatile giderken bir teklif sunmuştum. İki ay yoktum ya, bir ay benden bir ay senden olsun dedim. Kabul etti Selahattin. Niye böyle bir şey dedim, hâlâ çözmüş değilim, ama daha çok Selahattin’in kabul etmesine şaşarım. Ocaktan ocağa kirayı artırıyorduk. 2011’de 250 yaptık. O sene de eylülde döndüğümde temmuz ağustos için tek kira verdiğimde -gemi azıya almıştım galiba-, sadece ilk sene için yardımlaşma amaçlı öyle yaptığını, bundan sonra düzenli ödemem gerektiğini söyledi. İlk yaz ıskontosu düğün hediyesi gibi olmuştu yani. 2012’de 275 oldu kira. 2013’te 300 yaptık. O ücretten de 9 ay kaldık. 3 yıl 9 ay sonra, 2013 Eylül’ünde köye taşındık. Tekrar 200 liradan başladık. Beytullah adında bir arkadaş bizden önce taşınmış, 150 liraya anlaşmıştı. Onun eve bakınca bizimki daha iyi olduğundan tok satıcılıkta ısrar eden ev sahibini fazla üzmeden anlaşmıştık. Bir tam sene de orada kaldık.

2014'te İstanbul'a geldiğimizde 600'e ev bulabildik. Sonra sırasıyla 650, 700, 800, 900, 900, 950 ve 2022'de 1400 oldu kiramız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1