Artan irtifa, azalan imtina (Hakkâri'de 19 Mevsim-1.3)
Artan irtifa, azalan imtina
Akşam
valizin ayarlarını tamamladık, kilitleyip mühürledik. Son kez çarşıda turladım,
birkaç arkadaşla görüştüm. Eve geldim yattım. Aman ne yatmak, sabahlar olmadı.
Az ama öz bir uykuyla güneşi karşıladım. Anayol kenarında olduğumuzdan sürekli
ses olurdu. Gelenleri ayrıca duymamışız. Balkondan aşağı baktığımda o
kalabalığı görmeliydiniz. Börek salonu olan bir abimiz tepsi tepsi poğaça
getirmiş. Her şeyi başka şeylere evirip çevirmekte pek mahir bir arkadaş, yarım
otobüsündeki 12’lik elektriği 240’a çıkarıp semaverde çay yapmış. Bu kadarını
beklemiyordum, ama ne iyi gelmişti sabah sabah. Milletle birlikte biz de
midemizi kandırdık. Bir curcunaydı ortalık. İnsan böyle zamanlarda anlıyor,
parçalar birleştiğinde fotoğrafın tamamlandığını. Orada kalanlarla vedalaşıp
beş araba yola çıktık. Bu kadarı bile fazlaydı, ne gerek vardı. İki tanesi
İzmit’e kadar eşlik etti. Babamlar dedemler ve bir minibüsle arkadaşlar
havaalanına kadar geldiler. Uçak 12.05’teydi. En geç 10.00’da kapıdan giriş
yapmalıydık. Arkadaş sağ olsun inadına kıyılardan, Sekapark’ın içinden götürdü küçük
konvoyumuzu. Körfezi doya doya göreyim diye. Normalde ‘neye gerek’ olan bu tür
şeyler büyüklerce de hoş karşılanır böyle zamanlarda. Sabiha Gökçen’e
vardığımızda annem babaannem falan iyice duygulandılar. Babaannem sadece içme
suyu değil, kendinden de hatıra gözyaşı ekliyordu montumun yakalarına. İşlemleri
yapmak için sıraya girdik. Valizi tarttırdık, 25 kg. geldi. İstihkak yurtiçi
uçuşlarda 15 kiloymuş. Yeni bilgi, her adımda bambaşka şeylerle
karşılaşıyorduk, şaşırmayı bir kenara bırakmalıydım. 10 kilo için ayrıca ücret
ödeyecekmişiz. Ne kadar? Kg. başı 4 lira. Önceden haber verseymişiz 2 liraymış.
Neyse, büyük abim gitti ödedi. Küçük abim işleri dolayısıyla gelememişti. Onun
cebime koyduğu paranın yarısını daha limanda, daha ilk işlemde yemiş olduk. 70
liralık bilete 40 liralık ek ücret vermek kimsenin hoşuna gitmez. Yanımızda da
8 kg. hakkımız varmış. Ama biz valizi öyle serbest hazırlamıştık ki, içinden bütün
olarak bir şey almak pek mümkün değildi. Olduğu gibi bıraktık tabii. Sonradan
buna hep dikkat ettik, ilk uçuşta acemiliğimize gelmişti. Paket paket
yerleştirirdik eşyalarımızı. Genelde mobilyacıların kullandığı ‘modüler’
kelimesi kenardan hatırlatırdı kendini. Kilo fazlası olunca, denk gelene kadar
sağlam poşetlerle yanımıza alıyorduk bir kısım eşyayı. İmkân bulursak
tartıyorduk bile. İşin komik tarafı, o fazlalığın 2,5 kg.lık kısmını
babaannemin verdiği köy suyu oluşturuyordu. 2,5 litrelik su için 10 lira taşıma
ücreti verdik.[1] Sadece
uçakta değil, havalimanındaki valiz taşıyıcıları için de kilo sınırlaması
varmış: 25 kg. Bizimki en azından ondan kurtardı. Beş sene sonunda o valizin ne
hâle geldiğini görseydiniz, çalışanların mecburiyetten hiç de nazik
davranmadıklarını anlayabilirdiniz. Hadi biraz da biz zarar verdik diyelim.
Yarı yarıya ömrü azalıyor valizlerin uçaklarda, kargolarda.[2]
Son
kapıya gelene kadar herkesle vedalaşarak yavaşça yürüdük. Son adımları atarken
arkadaşlardan biri elime kabarık bir zarf tutuşturdu. Burada detaya
girmeyeceğim. Bunun ne demek olduğunu yaşayan bilir. Deriyle temas etmeyi
beklerken kâğıdı hissettiğinizde anlarsınız. Göz göze gelirsiniz. Başınızı
hafifçe yana eğip, ‘Olmadı ama.’ dercesine yalandan dudak bükersiniz. Eller
geri çekildiğinde daha çok sıkıp kimse görmemiş gibi yan cebinize atarsınız.[3]
Sote bir yere -burası daha çok lavabo olur- geçtiğinizde yoklarsınız. ‘Ulan
pinti herifler, bu muydu len arkadaşlığımızın kıymeti?’ diye yine yalandan bir
laf çakarsınız içinizden. Dışarıdan söyleseniz ne yazar, kimse duyamaz artık
sizi. Daha çok uzun süreler de duymayacaklardır. Tali ve stabilize yoldan otobana
girerkenki tedirginlik ve ihtiyatçılık vardır üzerinizde. Öyle ani gelmiştir ki
otoban girişi, kemerleri bağlamaya bile fırsat bulamamışsınızdır. Başka hisler
de gelir yer eder içerinizde. Kulaklıktan güzel bir şarkı dinleyip etrafı
seyrederken niçin hareket etmiyor diye işkillendiğiniz otobüs, öndeki arabaya
tahliye edilirken son anda kalkıp yetişirsiniz ya kafileye. Güzel yerinizden
olduğunuz yetmemiş gibi gittiğinizde çanağınızı koyacak ufacık bir yer de bulamayınca sövmeye başlarsınız. Bu saçma sapan işin şoförün keyfi kararı
olduğunu sonradan anladığınızda küfürlerin dozajı da yükselir. İşte öyle…
Sağ
kanat üstünde cam kenarına denk gelmişim. O daracık koridorda, sıkış tıkış
koltukları görünce hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Şehirlerarası otobüsten
farklı olmalı değil miydi? 20 saatlik yolculuğun sonundaki 0’ı atıyor olmasa
çekilir çile olmazdı şüphesiz. Evden çıkıp havalimanına gitmem, Van’da inip
Hakkâri’ye ulaşmam toplam on saati bulmuyordu. Gelişler de hemen hemen aynıydı.[4]
İlerleyen
yıllarda uçak yolculuğu beni o kadar zorlamıştı ki dayanılır gibi değildi.
Başım çatlıyordu bir süre sonra. Dur bakayım, nasıl anlatabilirim o hâlleri,
bir deneyeyim. Uçak, taksisini tamamlayıp kalkış için hızlandığında gerilmeler
başlıyordu. Tekerlerin yerden kesilmesi, hemen peşinden düşecekmiş gibi aşağı
doğru bombeli yalpalaması, tırmanışa geçerken süren aşırı zorlanmalar sanki bana
yük oluyormuş gibi baskılıyordu vücudumu. Kafam büyüyor, her şey dönmeye
başlıyordu. Ne yapsam kâr etmiyordu. Engebeli yolda amortisörsüz arabayla
gidiyormuş gibi bütün sarsılmaları ben emiyordum sanki. Otuz üç bin adım
attıktan sonra ancak rahatlayıp gevşiyordu devasa makine, hüccetli canavar. Bir
durulma geliyordu kabul, ama o zamana kadar çektirdiklerinin etkisi gizli
kıymık gibi saplanıp kalıyor, tüm yol boyunca ve hatta sabaha kadar çıkmıyordu.
Ne etrafa bakınabiliyor, ne yanımdakilerin istek ve muhabbetlerine karşılık
verebiliyor ne de bir şeyler okuyup kendimi meşgul edebiliyordum. Rahatlamak
için ilaç almıyordum niyeyse, entel dantel sosyete işleriydi onlar, başımı
yaslayıp gözlerimi kapatıp çabucak vaktin dolmasını bekliyordum çileli bir sabırla.
Uzun aralıklarla kullandığımız için her seferinde bu kez bir şey olmaz deyip
ihmal ediyor, sonra olanlar oluyordu. Korkudan değildi sanırım bunlar. Koskoca
uçağın ufacık titremesi bile bize fazla geliyor, küçük bedenimizi sert
etkiliyordu. Böyle durumlarda, türbülansa girdiğinde hemen hosteslere bakıyor,
onların sakin tavırlarından güven temin ediyor, emniyette olduğumuzu
yerleştirmeye çalışıyordum kafama. Her uçakta bilgilendirme ekranları vardı,
ama bazen açmıyorlardı. Oysa biraz da olsa oyalıyordu onlar. Dönen reklâmları
ezberledikten sonra uçağın takip ettiği rotayı gösteren üç boyutlu bu duygusuz
ve cansız haritalar, burnumuza gelen canımızı diri tutmaya bir nebze yardımcı
oluyordu. Üzerinden geçtiğimiz şehirler ve coğrafî yerler hakkında düşünerek,
hayal ederek, hikâyeler uydurup zihnimi meşgul ederek azaltıyordum ıstırabı.[5]
Hepsi bu şekilde acılar eşliğinde geçmedi elbette, hatta en verimli uçak yolculuğum
olarak saydığım bir tanesinde, ilk profesyonel tashih işim olan Cihan Aktaş’ın Ayak İzlerinde Uğultu kitabının öncesinde
düzeltmelerini zaten tamamladığım çıktılarını yeniden gözden geçiriyordum. İndiğimizde
havaalanında teslim edecektim çünkü. O yolculuğun hafif geçmesine sebep daha
büyük dertlerimiz vardı yanı sıra. Üç gün önce anneannem vefat etmiş, şu malum
bilet işlerinden dolayı cenazesine yetişememiştik.
[1] Yanı sıra
Hakkâri’nin şebeke suyu hiç garip gelmedi bana. Köy suyu iyice bozulmayacak
olsa çok saklardım, birkaç gün içerisinde tükettim onu.
[2] Sonraki yıllarda
gidiş gelişlerimizdeki kargo detaylarını ilerleyen bölümlerde okuyacaksınız.
[3] Düğün yapanlar
çokça tecrübelidirler bu konuda. Etrafı dolanıp aşağı yukarı her seferinde şu
anlattığım acayip hareket ve gittikçe yiten hislerle milletten tek tek toplar,
düşüp ettiğinde kaybolmasın diye haber vermek için peşinde dolaşan bir velet
eşliğinde en az sekiz cebine tıkıştırır, gidip gelin masasının yakınlarında
oturan eşlerinin çantalarına boşaltırlar, önceden dağıttığı ya da sonradan
dağıtacağı, şimdi sıra kendisinde olduğundan mekanikçe role girip yüklendiği
tomar tomar zarfları.
[4] Dönüşte temkin payı bırakıyorum, çünkü bazen pürüz çıkabiliyordu. Unutmazsam ileride detaylı değineceğim bu pürüzlere, ama kısaca listeleyeyim burada da. En kötüsü, olaylar çıktığından dolayı kontak kapatma oluyor ve sabah erkenden şehirden ayrılabilen yolcu arabaları dışında tek bir araç görünmüyordu etrafta. Bir sene bekâr dört arkadaş pikap kiralayıp geceden Van’a gittiler, otelde kalıp oradan geçtiler uçağa. Ben de tanıdıklar vasıtasıyla yazıhaneler arasında dört dönüp işimi garantilemeye çalışıyordum. Otobüs biletimiz, ayrıca basın arabasında da yerimiz hazırdı. Çok net olmasa da bir hususi araçta da yer ayarlamıştık, bir arkadaş vesilesiyle. Eşim ve bebek olduğundan işimiz daha zordu. 8 otobüsüyle yola çıkmıştık. Bizden sonra en son 9’da araçlara müsaade edilmişti. Diğer bir sebep iklim şartları. Özellikle kış aylarında uçuştan altı saat önce çıkıyorduk yola. Van’a varalım da orada bekleriz diyorduk. Sabah 9-10 sularında Van’da bir kahvaltı salonuna atabildiğimizde kendimizi, bizden iyisi olmuyordu.
[5] Özellikle sanayinin 19. yüzyılda hızlı yükselişiyle birçok alanda olduğu gibi havacılıkta da işi artık iyice inada bindirmişti insanlar, devletler. Havadan ağır bir araçla, sürdürülebilirlik ve kontrol edilebilirlik kıstaslarına uyarak bu başarıldı da. Resmî söylem ve kayıtlara göre Wright kardeşlerin 1903’te 12 saniye boyunca havada kalabildikleri 37 m.lik uçuşlarından hemen sonra iyice artan gelişmeler, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini de değiştiren havacılık faaliyetleriyle dünyanın her yerine yayıldı. Rekor denemeleri de peşinden geldi tabii. Bunların en büyüğü ve birçok cana mâl olanı; Atlas Okyanusunu hiç mola vermeden geçebilmekti. Bu denemecilerden biri de Amerikalı pilot Charles Augustus Lindbergh’ti. Wright kardeşlerin deneme yaptığı sırada bir yaşında olan Lindbergh, 1927’de, 25 yaşında New York’tan Paris’e direkt uçuşla başardı bunu. The Spirit of St. Louis adlı, yapımında kendisinin de bizzat çalıştığı uçağıyla çıktı denemeye. Uçakla aynı isimde bir kitapta anılarını kaleme aldı, iki sene içerisinde de filmi çekildi. Bizde Atlantik Fatihi diye çevrilen St. Louis’in Ruhu-The Spirit of St. Louis (Billy Wilder, 1957), şu ana kadar bu konuda yapılan ilk ve tek sinema filmidir. Daha önce bu uçuşu deneyip canlarıyla ödeyenlerin tecrübelerinden yola çıkarak yaklaşık 40 saat üzerine hesap yapıyorlar. Fakat kuyruk rüzgârının da yardımıyla 33,5 saatte tamamlanıyor zorlu yolculuk. İlk başlarda herkes neşeli ve her şey iyiyken; zamanla bilinmezlik, uykusuzluk, yüksek beklentiler ve tabii teknik bazı sıkıntılarla zaten boğuşan pilotun şirazesi uçuşun sonlarına doğru iyice kayıyor. Yorgunluk, sıkışmışlık, hareketsizlik sonucu halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Yanlış kararlar veriyor. Ümidini yitirecek duruma geliyor. Her taraf yakıt depolarıyla sarıldığından daracık kalan kokpitte 1.90’lık boyuyla klostrofobik korkulara kapılıyor. Bazen suya iniş yapıp bir gemiyle karşılaşmayı bile ümitsizce düşünüyor. Peki, onu canlandıran, sonuna kadar ayakta tutan ne oluyor dersiniz? Gölgesi... Evet, aşağıya baktıkça okyanusta gölgesini görüyor ve bu ona yeni bir gündem oluyor. Gölgesinin salınımlarıyla oyalanıyor, meşgul oluyor, zinde kalıyor. Diğeri ise kıyıya yaklaştığını ya da etraftaki balıkçı teknelerini işaret eden martılar, gemiler, kara parçaları ve elbette Lindbergh’in geniş hayal gücü. Benim yolculuklarım onunkiyle kıyas edilemez tabii ama beni de zinde tutan işte bu oyalanmalardı.
Yorumlar
Yorum Gönder